Sait Faik’le Hep Yeniden…

GörselYürek kamaştıran yıldız kaymaları gibi ansızın belirip kaybolan kıvılcımlı sürprizleri kendinden uzaklaştırdığın hayatını sündürmekten yorulmadın mı? Biliyorum sen de pek çoğumuz gibi güvenli anlaşmaların, tehlikesiz konforun, huzurlu bir mutsuzluğun esirisin. Poyrazlı, lodoslu, karayelli hülyaların dindikten sonra kendini de unutup dingin bir umarsızlıkla seyre daldın dünyayı. Ne kalabalıklardaki tenhalığı ne de yalnızlığının mahcubiyetini görebiliyorsun artık. Hislerine inatçı bir deniz hayvanı gibi yapışan kayıtsızlık ruhunu epeydir kemiriyor. Eskiden sokaklarda utanmadan yüksek sesle konuşurdun. Kendinle konuşurken aslında şeftali kokulu kadınlara, zeytin dalı gibi bükülen zarif erkeklere, yatsıdan çıkan kambur ihtiyarlara, dost köpeklere, nadir bulunan mavi çiçeklere, nazlı vapurlara eşlik eden deniz kuşlarına da seslenirdin, hatırlıyor musun? Hem o vakitler insanın belini büken sıradan kötülüklerle, basit ama incelikli zevkleriyle mukabele eden bir garip insanlar yaşardı değil mi?

Hâlâ var onlar. Bildiğin hayattan biraz müsaade almak için biriktirdiğin şu planlı tatil günlerini heybenden çıkar at önce. Boş ver, tavandaki çatlakları, camlardan süzülen damlaları, aynadaki kırışıklıkları da itinayla sayma bu defa. Yabancı sokaklarda, kalabalık meydanlarda, kedilerin topal masa altlarına kıvrılıp uyukladığı kır kahvelerinde, düşünceli kargaların dolaştığı parklarda avareliğin tadını çıkar. Sakın acele etme… Onu daha evvel tanışmamış olman veya hikâyelerini defalarca okuman arasında pek bir fark yok. Her dem taze kalabilen dili, insanı tabiatla birlikte her şeyin üzerinde tutan tavrı her okuyuşunda “ilk sevdaların” diriliğini hissettirecek zaten sana.

Aheste adımlarla yürürken cebinde şıkırdayan bozuk paraların sesine kulak ver. O demir parçalarıyla içini başka şeylerle kolayına dolduramayacağın küçük-dev bir dünya alabilirsin. Hem yeniden doğanSon Kuşlar’ın ve diğerlerinin kapaklarını öyle güzel yapmışlar ki bir görsen… Hele bir de kendini unutup yaşamanın buruk heveslerini hatırlatan ışıltılı hikâyelerin içinden geçebilsen…

Kitaba ismini veren ilk hikâyede güz mevsiminde birdenbire canavar kesilen bir tüccarın kuşları “pilavlık” yapmak için nasıl avladığını anlatıyor. İki yüz elli gram bile et vermeyen sakaların, serçelerin yenmesi evet merhamet duygunu incitecek ama sakin ol n’olur. Biraz sonra sana iyilikle yıkanmış hayatın resmini sade anlatımıyla çiziverecek: “Hâlbuki sonbahar koca yemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşili ile kuşlarla beraber olunca, insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, hırssız bir dünya düşündürüyor. Her memlekette kıra çıkan her insan, kuş sesleriyle böyle düşünecektir.”

Aynen dediği gibi olacaktır; insanın özündeki safiyet görebildiğinin çok daha derininde saklıdır çünkü.Sait Faik, sevdiği balıkçılar gibi ağını attığı denizden çıkardıklarını, gerçeklik duygumuzu hırpalamadan şiirinin tabiata öykünen pastel renkleriyle gösterir. Bir mektubunda “Hikâyelerimde şiir kokusu var dediler, bir iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ikisi arası acayip bir şeyim, ne yapalım beni de böyle kabul edin” demiş. O öyle bir yazardır işte; hikâyelerini kendiliğinden oluşuyla kabul edebilenlere, hayatı tabii bükülüşleriyle sevebilenlere yazar sanki.

Bir hikâyesini okuyup vapurda başını azıcık ısınmış ılık küpeşteye yaslarken, yorgun insanların deniz havasını derin derin içine çektiklerini gördüğünde güzün kelimelerle güzelleştiğini fark edeceksin. Başka bir hikâyesini bir sahil kahvesinde okuduğunda, paralı konuşmaların yerini balıkçıların küfürlü bağırışları, parmakları kızarmış yoksul çocukların bayram sevinci, uyuz kedilerin mırıltıları, martıların kederli çığlıkları alacak. Kasalara yığılmış istavritler, sardalyeler ışık oyunlarıyla kadınların ellerinde renk değiştiren gümüş yüzükler gibi parlayacak. O vakit yazdan kalan denizin üzeri son ışıklarla tüterken, hâlâ kulaç atmaya çalışan sıska çocukların heyecanına bak ve montunun içine doğru onun gibi fısılda: “İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok.”

Sonra bir de gür sesinle şeffaf pamuk şekerleri gibi dizilmiş bulutlara doğru haykır, tekrar “yok” de. Çarkıfeleklerin yüzdüğü boyacı sandığını yapan ustayı, süt mavisi gözleriyle dokunduğu her şeyi güzelleştiren duvarcıyı, kırlangıç yuvasındaki hayalî kadını, “çilek kokulu bedenleriyle” masalarda uyuyakalan dondurmacı çıraklarını, hayatın mucizesini hatırlayabilmek için bir de onun hikâyeleriyle gör.

Gör ki, insanın en saf hâlini anlatma tutkusu ömrüne ömür katsın: “Niyetim yazı yazmak bile değildi. Balığa çıkacaktım. On kuruşa kahve, yirmi kuruşa köyle cigarası içecektim. Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, iyiliği, safveti, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak; belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim… Yazmayacaktım.”

Sait Faik ölümü beklerken insanı anlatmak, bazen acımasızlığına rağmen onu güzelleştirmek için sürekli yazdı. Şimdi başını kaldırıp kırmızının şahikasına varmayı bekleyen o ürkek yaprağa bir bak. Biraz sonra nereye gideceğini bilmeyen mahzun bir gezgin gibi usulca toprağa düşecek. Hikâyenin tılsımı da, hikâyeci de orada, hayatının tam üstünde kendi mütevazı serüvenini çoğaltmak için öylece durup sana bakıyor işte.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under HİKÂYE, YAZAR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s