Tag Archives: HİKAYE

Sait Faik ve yanık pijaması

GörselKenarları hafifçe kızarmış kayısı renkli bulutların, başıboş serseri çocuklar gibi gökyüzünde dolaştığı bir güz ikindisinde, kuşlarla, balıkçılarla, vapurlarla, ağaçlarla, adasıyla vedalaştığı o hayalet evi görmeye gittim. Zaman o hülyalı günü var gücüyle silmeye çalıştıkça, onun pek güzel anlattığı sıradan anlara dair kısacık şimşek görüntüleriyle aydınlanan hafızamda kalan resimlerden en berrak olanı yatağın üzerine itinayla katlanarak yerleştirilmiş pijamasıydı. Kitapları, el yazmaları, mektupları, çalışma odası, küçük döner kütüphanesi, balıkçıların oltalarına takılan sessiz deniz bakışlı fotoğrafları değil, muhtemelen ütülemeye çalışırken yaktığı mahcup pijamasıydı.

Tedirgin bir dokunuşla hemen uykusundan uyanacak gibi duran o ‘yaralı’ pijama, sahibinin gösterişsiz, sakin ama ihtiraslı hayatına ihanet etmekten çekinir gibi öyle sessizce kıvrılıvermişti yatağın ucuna. Kim bilir, belki de sisin denizi yırtılmış soluk bir tül perde gibi örttüğü serin sonbahar seherlerinde, lodoslu çocukluk rüyalarına ve gizli günahlarına eşlik eden yanık pijamasıyla bahçede bir cigara tellendirip, adanın kır kahvesine yürürken topal martılarla söyleşiyordu hikâyelerinde anlattığı gibi.

Öyle sabahlarda zihninden geçenleri değil, gönülden razı olduğu ‘suskun’ hayattan yüreğine neler sızdığını tahayyül etmeye çalışmıştım çocuğu gibi baktığı vakur ada vapuruyla şehre dönerken. Geçmişi onun kadar incelikli ayrıntılarla hatırlayamıyorum ben. Israrla ‘tabiat ve insan sevgisinden’ söz edenlere inat, insanlardan uzak durmayı seçen bir adamın, dudağının kenarındaki kederli bir tebessüm gibi hayatına sinen yalnızlığını anlamaya çalışıyordum. Sonradan Sait Faik’in sağlam ve narin bir kuş yuvası örer gibi kendiliğinden şiirli mısralarla ölümsüzleştirdiği o basit insanlık hallerini, kurgulamaya bile pek ihtiyaç duymadan yazdığı hikâyelerdeki  eksiklik duygusunu, biraz daha olgunlaşınca tecrübeyle sezer gibi oldum.

Görsel


Hayatın özündeki çekirdek…


Artık biliyorum galiba. Bu dünyada insanı en çok eksilten, acıtan, yeterince sevilmediğini, istenmediğini hissetmesi ve nihayetinde bu hakikati kabullenirken mahkûm olduğu çaresizlik. Bu anlatmaya çalıştığım derin sarsıntı, sadece aşk gibi hastalıklı durumlarda yaşanmıyor. Hayatın özünde insana ‘devam edebilme’ gücü veren, tabiatta görebildiğimiz bütün renkleri toplayan gökkuşağı gibi tüm farklı duyguları içinde barındıran çok güçlü bir ‘öz’ var sanki. Hiç kırılmayacağını düşündüğümüz o sağlam çekirdek bir kez çatlayınca, duygular birbirine şiddetle çarpıp parçalanan toplar gibi kontrolsüz bir biçimde ruhumuzun dehlizlerine doğru saçılıveriyor.
 Ve maalesef bu kırılma, bu dünyada yaşayan herkesin en az bir kez başına geliyor. Bu kadar çok insanı birbirinden ayıran, her insanı kendi iç yolculuğunda eşsiz kılan da bu kırılmayla başa çıkarken yaptıkları ve daha ziyade yapamadıkları.

Bazıları hiç öyle bir ‘kırılma’ olmamış gibi davranıyor, bazıları bu acıyı unutmak için kendilerinin bile pek inanmadıkları garip tesellilerle avunuyor. Hakikati olduğu gibi kabullenemeyen bazı ‘meczuplar’ hayatlarını ıssız ve çürütücü bir yalnızlığa adıyor. Bazıları da Sait Faik gibi büsbütün kendisiyle dolu, tabiata sevdalı, dünyaya kızgın, insana merhametli, yazıya tutkun bir hayat sürüyor. “Müşterek kederler, müşterek sevinçler ne kadar azdır” diye tarif ettiği yalnızlığını her seferinde başka türlü anlatabilen yazarın hayatı, tahmin edilebileceği gibi hepten hüzünlü değildi aslında.

İnsanların neden hiç durmadan sevişmediğini bir türlü anlayamayan yazar, hikâyelerinde hep biraz tortularını anlatır aslında, en çıplak haliyle: “Yaşım orta yaşı bulmuştu ama, nihayet asıl yuvama dönmüştüm. Sanki on dört yaşında sarışın bir oğlanken basıp gitmiştim. Bir motor beni alıp büyük şehirlere götürmüştü. Yaşamıştım. Cebim para görmüştü. Kadın görmüştüm. Şehvet tatmıştım. Kumar görmüştüm. Hırsızlık, mahpushane görmüştüm. Kerhane görmüştüm. Yankesicilerle, hırsızlarla arkadaşlık etmiştim. Aç yatmıştım. Sevmiş sevilmemiştim. İşte bitkin, işte yorgun, işte hepsini yitirmiş, gittiğim motorla yine dönmüştüm. 

Bu sonbahar adadaki asırlık ağaçlar, o derin uykuya dalmadan evvel, yazmamak için kendine söz verdiği halde cebinde taşıdığı çakısıyla kalemler yontup koskoca bir hayatın gözü önünde ‘sevip sevilmediğinin’ kaydını tutarak delirmekten kurtulan ölümsüz bir yazar için yine yapraklarını kızartacak mı dersiniz. Hem belki bir mucize olur bu sene; sevdiği eşyalarla her daim konuşmayı özleyen Sait Faik, yazarken sahibini sessizce izleyen yanık pijamasıyla konuşmak için mavi çiçeklerle boyanmış bir sandalla adasına döner, on dört yaşının o toy, bastırılmamış heyecanıyla… Küçük kırmızı ellerini beyaz, denizci pantolonunun delik ceplerine sokup, ‘güneşe yatmış çocuk derisi ağları’ denize fırlatan balıkçı dostlarının oturduğu camları buğulu kahveye doğru yürürken usulca size doğru döner, kamaşan parlak deniz gözleriyle, “Olsun” der, “Yine olsa, yine böyle severdim”.

Görsel

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Sait Faik’le Hep Yeniden…

GörselYürek kamaştıran yıldız kaymaları gibi ansızın belirip kaybolan kıvılcımlı sürprizleri kendinden uzaklaştırdığın hayatını sündürmekten yorulmadın mı? Biliyorum sen de pek çoğumuz gibi güvenli anlaşmaların, tehlikesiz konforun, huzurlu bir mutsuzluğun esirisin. Poyrazlı, lodoslu, karayelli hülyaların dindikten sonra kendini de unutup dingin bir umarsızlıkla seyre daldın dünyayı. Ne kalabalıklardaki tenhalığı ne de yalnızlığının mahcubiyetini görebiliyorsun artık. Hislerine inatçı bir deniz hayvanı gibi yapışan kayıtsızlık ruhunu epeydir kemiriyor. Eskiden sokaklarda utanmadan yüksek sesle konuşurdun. Kendinle konuşurken aslında şeftali kokulu kadınlara, zeytin dalı gibi bükülen zarif erkeklere, yatsıdan çıkan kambur ihtiyarlara, dost köpeklere, nadir bulunan mavi çiçeklere, nazlı vapurlara eşlik eden deniz kuşlarına da seslenirdin, hatırlıyor musun? Hem o vakitler insanın belini büken sıradan kötülüklerle, basit ama incelikli zevkleriyle mukabele eden bir garip insanlar yaşardı değil mi?

Hâlâ var onlar. Bildiğin hayattan biraz müsaade almak için biriktirdiğin şu planlı tatil günlerini heybenden çıkar at önce. Boş ver, tavandaki çatlakları, camlardan süzülen damlaları, aynadaki kırışıklıkları da itinayla sayma bu defa. Yabancı sokaklarda, kalabalık meydanlarda, kedilerin topal masa altlarına kıvrılıp uyukladığı kır kahvelerinde, düşünceli kargaların dolaştığı parklarda avareliğin tadını çıkar. Sakın acele etme… Onu daha evvel tanışmamış olman veya hikâyelerini defalarca okuman arasında pek bir fark yok. Her dem taze kalabilen dili, insanı tabiatla birlikte her şeyin üzerinde tutan tavrı her okuyuşunda “ilk sevdaların” diriliğini hissettirecek zaten sana.

Aheste adımlarla yürürken cebinde şıkırdayan bozuk paraların sesine kulak ver. O demir parçalarıyla içini başka şeylerle kolayına dolduramayacağın küçük-dev bir dünya alabilirsin. Hem yeniden doğanSon Kuşlar’ın ve diğerlerinin kapaklarını öyle güzel yapmışlar ki bir görsen… Hele bir de kendini unutup yaşamanın buruk heveslerini hatırlatan ışıltılı hikâyelerin içinden geçebilsen…

Kitaba ismini veren ilk hikâyede güz mevsiminde birdenbire canavar kesilen bir tüccarın kuşları “pilavlık” yapmak için nasıl avladığını anlatıyor. İki yüz elli gram bile et vermeyen sakaların, serçelerin yenmesi evet merhamet duygunu incitecek ama sakin ol n’olur. Biraz sonra sana iyilikle yıkanmış hayatın resmini sade anlatımıyla çiziverecek: “Hâlbuki sonbahar koca yemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşili ile kuşlarla beraber olunca, insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, hırssız bir dünya düşündürüyor. Her memlekette kıra çıkan her insan, kuş sesleriyle böyle düşünecektir.”

Aynen dediği gibi olacaktır; insanın özündeki safiyet görebildiğinin çok daha derininde saklıdır çünkü.Sait Faik, sevdiği balıkçılar gibi ağını attığı denizden çıkardıklarını, gerçeklik duygumuzu hırpalamadan şiirinin tabiata öykünen pastel renkleriyle gösterir. Bir mektubunda “Hikâyelerimde şiir kokusu var dediler, bir iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ikisi arası acayip bir şeyim, ne yapalım beni de böyle kabul edin” demiş. O öyle bir yazardır işte; hikâyelerini kendiliğinden oluşuyla kabul edebilenlere, hayatı tabii bükülüşleriyle sevebilenlere yazar sanki.

Bir hikâyesini okuyup vapurda başını azıcık ısınmış ılık küpeşteye yaslarken, yorgun insanların deniz havasını derin derin içine çektiklerini gördüğünde güzün kelimelerle güzelleştiğini fark edeceksin. Başka bir hikâyesini bir sahil kahvesinde okuduğunda, paralı konuşmaların yerini balıkçıların küfürlü bağırışları, parmakları kızarmış yoksul çocukların bayram sevinci, uyuz kedilerin mırıltıları, martıların kederli çığlıkları alacak. Kasalara yığılmış istavritler, sardalyeler ışık oyunlarıyla kadınların ellerinde renk değiştiren gümüş yüzükler gibi parlayacak. O vakit yazdan kalan denizin üzeri son ışıklarla tüterken, hâlâ kulaç atmaya çalışan sıska çocukların heyecanına bak ve montunun içine doğru onun gibi fısılda: “İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok.”

Sonra bir de gür sesinle şeffaf pamuk şekerleri gibi dizilmiş bulutlara doğru haykır, tekrar “yok” de. Çarkıfeleklerin yüzdüğü boyacı sandığını yapan ustayı, süt mavisi gözleriyle dokunduğu her şeyi güzelleştiren duvarcıyı, kırlangıç yuvasındaki hayalî kadını, “çilek kokulu bedenleriyle” masalarda uyuyakalan dondurmacı çıraklarını, hayatın mucizesini hatırlayabilmek için bir de onun hikâyeleriyle gör.

Gör ki, insanın en saf hâlini anlatma tutkusu ömrüne ömür katsın: “Niyetim yazı yazmak bile değildi. Balığa çıkacaktım. On kuruşa kahve, yirmi kuruşa köyle cigarası içecektim. Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, iyiliği, safveti, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak; belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim… Yazmayacaktım.”

Sait Faik ölümü beklerken insanı anlatmak, bazen acımasızlığına rağmen onu güzelleştirmek için sürekli yazdı. Şimdi başını kaldırıp kırmızının şahikasına varmayı bekleyen o ürkek yaprağa bir bak. Biraz sonra nereye gideceğini bilmeyen mahzun bir gezgin gibi usulca toprağa düşecek. Hikâyenin tılsımı da, hikâyeci de orada, hayatının tam üstünde kendi mütevazı serüvenini çoğaltmak için öylece durup sana bakıyor işte.

Yorum bırakın

Filed under HİKÂYE, YAZAR

Kelimelerin Kemikleri

KAPAK DERSİMSen de çok iyi biliyorsun büyük hikâyenin evvele dair ve “sonsuz” olduğunu. Hayatın yazılı dili yokken ilk resmin mağara duvarlarına yirmi bin yıl önce çizildiğini. Yazının öyküsünün başlaması için insanlığın on yedi bin yıl daha beklemesi gerektiğini… Efsunlu masallarını kâinatın boşluğuna bırakmak, dünyaya harfleri kazımak için bir milyon yıl bekledin ve sadece altı bin yıldır “yazıyla” başkalarına dokunuyorsun. Ne tuhaf, bunun bilinciyle hayatını hiç yok olamayacakmış gibi sürdürmek seni hem büyütüyor, hem de büsbütün küçücük gösteriyor

İnsansın. Tanrı’nın hediyesi olarak kabul ettiğin yazının sihriyle dünyayı değiştirmek, kendi varlığına anlam katmak, o mananın içinde derinleşmek, kelimelerle çoğalmak istiyorsun. Arzun sadece taşa, kile, papirüse, kâğıda, dokunmatik ekranlara kişisel geçmişini, tarihini kaydetmek değil. Çivilerle oyduğun tabletler, suretleri, tabiatı, nesneleri, desenlerle süslediğin “hiyeroglif” yazılar, şiirinin ilk görünür başlangıcıydı. Sen hayatı güzelleştiren, ona gerçekliğin acısıyla, hazzıyla estetik bir boyut kazandıran “şiiri”, hikâyeyi keşfettin bir kere. Artık onu görmezden gelemeyeceğinin farkındasın. Gerçekliği hayal etmenin mucizevi bir zenginlik olduğunu kalp gözünle idrak ettin. Sanatın, yazının aslında dipten vuran kuvvetli bir dalga gibi içgüdülerin, dürtülerin, ifade etmekte zorlandığın duyguların üzerinde yükseldiğini ve bu yüzden vazgeçilmez olduğunu biliyorsun. Kelimeleri sevdiğin halde onlardan ıslanmaktan korkan bir kedi gibi kaçmanı anlayabiliyorum.

Hem, hayatın her zaman yazının incelikleriyle tarif edildiği gibi zarif, düşsel, cömert olmadığını düşünüyorsun, biliyorum. Bazen etrafında gördüğün her şey, sana “kötülüğün” sıradanlığını, hayatın eksikliğini hatırlatıyor. Böyle zamanlarda hakikatin yazıyla, sanatla tezahür ediyor oluşu, dünyanın sırlı aynasında yansıması da hâliyle pek ilgini çekmiyor. Hâlbuki yaşamın, ölümün, ebediyetin, tabiatın, değişmenin bir yasası olduğu gibi yazı sanatının da görünmez bir yasası var. O kendi kâinatında “hayalî bir gerçeklik” inşa ederek dünyamızı tekrar tekrar yaratıyor. Özgürlüğünün sınırı yok. Rüyalarında, sayıklamalarında, gövdenin kuytusunda saklanan mırıldanmalarında, hayallerinde, kimselere duyurmadığın iç çekişlerinde, dile gelemeyenleri, “kelimelerin” hiç kaybolmayan kemiklerinde görebilirsin. Tapınakların, kiliselerin, camilerin, duvarlarında, mezar taşlarında, kutsal kitaplarda, anıtlarda, yaldızlı el yazmalarında, gördüğün “işaretler” sadece “tanrısal” oldukları için büyülemiyor seni. Binlerce yıldır birbirleri üzerine yığılan uygarlıkların, kültürlerin farklı seslerini de taşıyor sana. O bükümlü harflerde, gürül gürül tersine akan kelimeler nehrinde, geleceğe açılan o çok geniş edebiyat vadisinde, masalların, efsanelerin, aşk şarkılarının, hükümdarlarla, tanrılara yazılmış ilahilerin, destansı şiirlerin biriktiğini görüyorsun. İşte sen o uzun hikâyenin minicik bir parçasının. Ne başlangıçsın, ne de “son”.

 Hafıza tazelemek için edebiyat

Şimdi başını kaldırıp doğup büyüdüğün coğrafyanın yüzüne bir bak. İhtiyar bir kadın yüzü misali derinleşen kıvrımlı acı haritasına korkmadan bak. Hikâyeleriyle, şiiriyle okurunu büyüleyen “söz kuyumcusu” Murathan Mungan, senin de hayatına bir şekilde dahil olmuş “Dersim Hikâyesi”ni, kadim bir kültürle, yazı geleneğiyle beslenen yazarların diliyle gösterecek. Ama önce onu dinle: “Onca uygarlığın kurulduğu, dağıldığı, el değiştirdiği; onca dilin, dinin, inancın, kültürün yaşadığı, çatıştığı, iç içe geçtiği zorlu bir coğrafya burası. Ve her geçen gün biraz daha öğreniyoruz bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli bir toplu mezarın yattığını… Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü.” İçinde olmadığı halde, kendisine değip gitmeden yaşayanların bile bir “Dersim hikâyesi” olduğuna inanan şair, sezgisine, kelimelerinin gücüne inandığı yazarlardan bir hikâye yazmalarını istemiş. Kalanlar da toprağa gömülmesin diye, acılara şifa olacak mektuplar misali onları bekleyenlere göndermiş. Hem ne diyor bak: “Edebiyat, kin tazelemek için değil, hafıza tazelemek için yapılır.”

Hadi sen de yazıyla, sana iyi gelecek kelimelerle dağıt hafızanın kuytusunda biriken tortuyu. Daha ilk hikâyede bir taş konuşacak seninle. Ansızın bastıran bahar yağmurlarına eşlik eden dalgın bakışlarda, ağlamayı aklından geçirip de ağlayamayanlarda, tabiatın buruk sesini işiteceksin. Ahmet Büke’nin masalı taşın diliyle başlıyor: “Yerimde ağırım. Çok oldu kalkamadım. Çok oldu bile diyemem. O zaman ‘zaman’ yoktu daha. Zamanın zıddı vardı. Bir çukur gelsin, aklınıza. Çok derin. O çukur kazılırken atılan, üst üste yığılan toprak var ya: İşte o toprak büyüdükçe önce kuzgun bir tepe oldu. Ot bürüdü. Mavi donlu çiçekler çıktı. Aya doğru açtılar taçlarını. Gündüz oldu arılar geldiler. Sağrısında Kur’an taşıyan bir at geldi. Sonra kınalı kumrular. Çukur derinleştikçe tepe büyüdü.” O taş, seni, beni, gece dualarıyla çocuklarını yatıştıran anneleri, ölmüşlere yakılan ağıtları, üzerine konan kırlangıçların sevdalanışını, ozanların yanık türkülerini, onu yalayıp geçen soğuk suların şırıltısını, günün geceye kavuşmasını, hayatın sürekliliğini mucizeleriyle anlatıveriyor birkaç satırda. Yazı böyle çoğalarak şifa oluyor sevenlerine.

 Dile yabancı olmak

Sonra büyük bir yazarlar korosundan, vicdanın, korkuların, karmaşık duyguların, merhametin, yaraların, kimi zaman da “suskunluğun” sesini duyacaksın. Peki, sen ne yapıyorsun? Belki avare dolaşıyorsun sokaklarda. Tenha bahçelerdeki ağaçlar, kıyılardaki yosunlu çakıllar, göklerdeki bulutlar boyunca yürüyorsun. Durmadan düşünüyorsun. Aileni, takıntılarını, yalnızlığını, kayıplarını, sevdiklerini, sevemediklerini… Kendi sessizliğine benzeyen taşlar keşfedip ceplerine dolduruyorsun insanları uzaktan seyrederken. Varlığının trajedisini unutabilmek için eve döndüğünde ılık çukuruyla seni kucaklayan koltuğuna yığılıp kalıyorsun. Bildiğin dünyadan uzaklaşıp sönük hayallerine mi dalmak istiyorsun. Orada kal biraz. Behçet Çelik, bildiğin dünyayla arana giren engelleri, kahramanının sesiyle duyuracak…

Hayatı boyunca geçmişinde kalan bir “sır” yüzünden hiç gülmeyen dedesinin ardından, hayatına gizlice eşlik etmiş bir kadınla konuşurken uzanıp senin de elinden tutacak. “Sesinde bir tını vardı. Aynı dili konuşuyorduk; kelimeler yakın anlamlar taşıyordu birbirimize; ama ne olduğunu bilemediğim bir engel, bir engebe, aşamadığımız bir yabancılık seziyordum, cümlelerin birbirine bağlanmasını zorlaştıran bir pütür. (…) Dar odalarda, cılız ışıkta, kalın tozlu sözlüklerde kalmış bodur kelimeler onun ağzından masal diyarlarının geniş, bitimsiz ufuklarını kuşanarak çıkıyordu. Ama ben uykuya hazırlanırken masal dinleyen bir çocuğun hafiflemesini değil, bilmediği bir dünyaya düşmüş masal kahramanının tedirginliğini duyuyordum.Böyle olmaz mı zaten? Bu tekinsiz dünyada kendi hikâyelerimizin ıssızlığıyla kaybolup, başka dillerin yabancısı oluruz.

Sadece kendi dilinin ağusuyla kavrulma diye değil, sana ait olmadığını sandığın hayatlara dokunarak başkasının acısıyla buluşarak derinleşebilmen için okumanı isterim bu hikâyeleri. Akşamları mağaralarda saklananların, fazla kurşun harcanmasın diye meşe kütükleriyle dövülen insanların, büyük bir toz bulutunun içinde parçalanan vücutlarını seyretmek zorunda kalan kadın pilotun, masallarla korunan kambur bir çocuğun, “ışık ağaçlarının”, toprağın hikâyeleriyle zehirlendiği için büyüyemeyen ağaçların şahidi olacaksın. Korkma, sen de o kahramanlar gibi elbet bir gün, ıssız bir anda işe yarar umuduyla hikâyelere aklınla değil kalbinle tutunacaksın.

 Görsel

Unutulmaz bir film çeker gibi…

Rüzgârlı vadilerde sazın teline ağır ağır vuran kör Ozan’la birlikte ait olduğun, hep özlediğin toprağa sığınmayı isteyeceksin muhtemelen. Dersim’de dünyaya gelen Haydar Karataş, vaktiyle bütün köyü ateşe verip konağı yakmayan ama resimlerin üzerini sıvayla kapatanların vahşetini edebiyatın gücüyle gösterecek. Sürgünden sonra konağa yerleşen kadın kahramanının köyün çocuklarını 38’de öldürülen hangi çocuklara benzettiğini anlattığı satırlarda başın dönecek. Yutkunamayacaksın belki. Azıcık soluklan, sadece şiddeti değil, biraz sonra hakikatin üstünü zalim bir bencillikle örtenle, göremediği duvar resmini tahayyül ederek yaşayabilen “insanın” umudunu birlikte anlatacak sana. Vazgeçmeden beklemenin kıymetini gösterecek. Dokuz yaşında bir kız çocuğunu ölmüş annesinin bileğinden kurtarıp onu ormana saldıktan sonra ömrünün sonuna kadar dönmesini bekleyen bir adamın çaresizliğiyle parçalanacaksın, kendi acılarından uzaklaşacaksın ama “yalnız değilim, o da var işte, o da yaşadı, gelip geçti benim gibi buralardan” diyeceksin.

İçinde büyüklerinden kederini miras alanların, çocuk yaşta sevdiğini kaybedenlerin yaşadığı hayalkırıklığının, sürgünlerin yüzdüğü hikâyeler seni yıldırmasın. Edebiyat onlara bakarak iyileşebileceğimizi de söylüyor. O hikâyeler, neredeyse bir asırdır “susanların” üzerindeki kalın örtüyü, kelimelerin büyüsüyle kaldırıyor. Onları müthiş bir özenle, unutulmaz bir film çeker gibi buluşturan usta bir şair, Murathan Mungan, nihayetinde yazının hakikatini hepimize hatırlatıyor: “Bilirsiniz. İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler.”

Gün gelir okunurlar. Her okunuşta başka bir bakışla yeniden doğarlar. Şiirlerle, ağıtlarla, masallarla, kelimelerle çoğalıp başka hikâyelere karışırlar. Yazarların “tanrısal” nefesleriyle uzak diyarlara kanatlanıp yeni hayatlarına kavuşurlar. Perdeler kalkar, sırlar usulca aydınlanır. Toprak dirilir, bereketiyle yeşerir. Kelimelerden taşan acı, edebiyatın şifasıyla uykuya yatar sonra ansızın uyanır. Gün gelir, susanlar konuşur, konuşanlar susar. Ve o “büyük çember” başladığı yerde ucunu bulur, kendi üstüne kapanır.

Yorum bırakın

Filed under HİKÂYE

Bangır bangır yazı çalıyor evde…

GörselZor bir gece… Nereye dönsem yakıp yıkılan şehirler, kendi dalgınlıklarında kaybolmuş yalnızlar, karanlığa tünemiş kuşlar, ıssız ölümler görüyorum. Yüz haritasına doğuştan yerleşmiş mahzun bakışlarıyla hatırladığım bir dostumun sokakta yürürken bir çukura düşüp ölebildiği bu ülkede, insanların birbirlerini kıyasıya öldürmekten vazgeçmediği bir dünyada yazmanın sihrine inancımı kaybetmiş gibiyim.

Pencereyi açıp yıldızsız göğe bakıyorum. Tanrı’nın işaretlerini, hikâyeyi, mucizeyi, kelimelerin arasına sıkışan boşluklarda bulamadığımdan belki öyle duruyorum bir süre. Gırtlağında dağ rüzgârlarının uğultusunu taşıyan bozacının sesi, umudunu kaybetmiş aksak bir ayakkabı tıkırtısı, yokuştan aşağıya yuvarlanan kimsesiz bir şişe oluyorum birden. Sonra olduğum yere çöküp akmayan zamanın duygularla birlikte kelimeleri tutuşturmasını bekliyorum. Hiçbir şey olmuyor. Hayat loş bir çile odası sessizliğinde. Temenni, arzu, mana, özlem, gelecek, geçmiş yok. Sadece unutulmuş bir yaranın tanıdık sızısı…

İşte böyle bir anda, kitabını arayan “kayıp roman kahramanı” huzursuzluğuyla düşünürken hatırladım o yazarı. Edebiyatın mucizesini bilgiç cümlelerden ziyade şeffaf duruşuyla anlatırdı. Yazının ne işe yaradığından bahsederken, bana kelimelerden ürkememek gerektiğini, onlara zehirli otları sıkıca avuçlar gibi başkalarını çok da umursamadan cesaretle sarılmanın “yazarını” daha güçlü ve sahici kıldığını eğlenceli hikâyelerle anlatmıştı. İddiasıyla, kibriyle, direnci ve her şeye rağmen taşıdığı korkularıyla gerçek olan o konuşmaların hayatımdaki karşılığını daha sonra ancak kendi tecrübelerimle kavrayabildim. Yazı sihrinin geçerken dokundurmayla değil doğrudan söyleyerek kalbe nüfuz edebildiğini, insana ait titreşimlerin harf dediğimiz işaretlerle çoğaldığını, mananın kelimelerle kök saldığını anlayıp ürktüğümde bir ağaç kıpırtısızlığıyla durup yazıdan, yazarlardan uzaklaştım bazen. Kolay ifade edilemeyen inceliklerin, bağırmaya ihtiyaç duymayan soyluluğun, kimilerinin sıklıkla tuzağına düştüğü nobranlığın, tesellinin yazıdaki hakiki yansımalarını görebilmek için geriye ne kadar kaldığını bilemediğim bir ömür tükettim.

Kendimi avare bir dağ keçisi misali “kaybolmuş” hissettiğimde, yazmak istemediğim hâlde incecik jilet kesikleriyle umudu hatırlatan bir yazardan bahsetmeyi istemem bundandır muhtemelen. İsmi Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde olan, başlığıyla bile riskli ama epey kışkırtıcı bir kitabı günlerdir boşuna taşımıyorum çantamda. Sebebi müphem yazı sezgisi, biraz “yazı kardeşliği” biraz da sertliğine rağmen merhametli tınlayabilen sesi galiba onu bana çeken. Ne yazarsak yazalım hikâye, mektup, makale fark etmez, dille kurulan ilişkinin esas olduğuna inanlardanım. Farklı dillerden çeviri de yapan Mahir Ünsal Eriş’in daha ilk hikâyesini (Çok Sıkılır Arkadaşı Ölen Çocuklar) okurken hissettiğim, kederi ironiyle buluşturabilen kekik kokan anlatımının acımsı rayihasıydı. Hikâyedeki çocuk ölen arkadaşını anıyordu: “Ekinlere gidiyoruz koşmaya, koşmak demiyoruz biz ama. Yüzmek diyoruz, deniz yeşil bize. İçinden düdük yapabileceğimiz bir deniz. Yorulana kadar koşuyoruz, sonra yorulduğumuz yerde atıyoruz kendimizi sırtüstü. Kollar başların altında yastık, göğe bakarak sonsuz meraklara dalıyoruz (…) İncirin yanındaki patikadan eve doğru yürüyüşünü görüyorum en son. Yanı sıra yürüdüğü ekinlerden bile kısa. Hava yorgun alacalanıyor, bal gibi ağırlaşıyor. Üstündeki kirli penyenin grisiyle havanın kararışına karışıyor sanki Serkan, patika boyunca.

Eriş’in daha önce yazıp da gün ışığına çıkarmadığı başka hikâyeleri var mı bilmiyorum ama anlatımındaki ışıltı, pus, gölgeler, derinlik kaderinin çaresiz yazmak olduğunu düşündürdü bana. Şehirlerin, sokakların, şarkıların ismini taammüden söyleyerek hikâyelerini sınırlı bir coğrafyaya, belli bir döneme hapsetme arzusunda bugünü önemseyen “genç sesi” de işittim. Bilmem farkında mı, “ilk kırılıp dökülme anlarımızı” esneterek incelikle gösterdiğinde çocukluğunu özlemle seyreden kalabalıkları da zamansız bir şefkatle kucaklıyor aslında.

Evet, bu hikâyeleri okurken “taşrasında” yaşadıklarını kurguladığını yaramaz bir çocuk edasıyla hissettiriyor ve bu çok önemli değil. Anlatmayı şehvetle seven bir yazarın hikâyeleri kadar nasıl anlattığı da kışkırtıyor beni çünkü. “Kafasının içi öğlen uykusu gibi güzel” bir gencin, çocukluğundan beri sevmeyi sevdiği için hor görülen bir kadının, yazlıkçılara kalmayacak çiçeklerini birbirlerine ziynetlerini gösteren kadınlar gibi yollara döken kirazların, yaşı kaç olursa olsun bütün kadınların ağlamasında kendi annesinin ağlayışını gören oğlanların, “acaba ölünce de âşık olacak mıyız” diye dertlenen çocukların dolaştığı hikâyeleri paylaşmak beni kısmen iyileştirdi.

Biraz da “yazı ne işe yarar” sorusunun o çok geniş, sırlı cevabını eksik de kalsa verebilmeyi istediğim için yazdım bu defa. “Kadınlar hep olmadık zamanlarda gitmeyi severler” cümlesiyle açılan hikâyenin kahramanı, kirpiklerine kadar esmer bir kadını sevişini anlatıyordu: “Babam ölünce büyüdüm sanmıştım ben, terk edilince büyümüşüm meğer. Annem öldüğünde ise ölmüştüm. Onu sevene kadar, onu sevip de gizlendiği yerden kışlar sonra fışkırıveren tohumlar gibi filizlenene kadar. Ölümden büyüğü de varmış, onunla yeniden doğduktan sonra anladım.

Ölüme, savaşa, yoksulluğa, adaletsizliğe rağmen devam etme gücü veren sadece “aşk” değil elbette. Aşkı ve insana ait olan bütün kusurları, güzellikleri böyle sahici bir “aşkla” yazabilme sezgisi, yeteneği ve cesareti.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP