Tag Archives: TARAF

Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler

AMahlerBu yazıya başlamadan birkaç saat evvel, Japon bir ressamın paletinden dünyaya rastgele savurduğu kan rengiyle halelenen kızıl bir gökyüzünün altında, küçük bir adacığa doğru hiç acele etmeden yüzerken hoyrat tabiatın karşısında ne kadar aciz olduğumuzu düşünüyordum. Başımı sudan her çıkardığımda kuyruğuyla köpükler saçan neşeli yunusları da görüyordum açıklarda. Büyük bir depremle karadan kopan adada, iki bin yıl evvel yapılmış küçük bir kilisenin kalıntılarını bulmak için çalışan arkeologların sessiz siluetleri kıpırdıyordu.

Dibi görünen yeşilimsi bir suyla çevrili yosunlu taşlara ulaştığımda yoğun bir ıssızlık hissiyle ürperdim. Sorumsuz bir ‘sarı yaz’ gününde felaketlerin neden olduğu koyu acılarla yüzleşmek istemediğim için biraz suçluluk duyuyordum galiba. Kayaların üzerine öylece ıslak vücudumla uzanıp bildiğimiz dünyanın zamanından uzaklaştım. Geçmişi çağıran, tanıdık, acı bir turunç kokusu vardı havada. Vaktiyle o kilisede dua edenlerin hayattan beklediklerini hissedebilmeyi istedim. Sonra yüz yıl evvel yaşamış olan Alma Mahler’in sevilme saplantısıyla yeteneğini nasıl çürüttüğünü düşündüm.Başkalarının içinde yaşarken sezemediği, ömür dediğimiz o ‘muammadan’ süzülen hakikat parçacıkları, zamana yazılan sözcüklerle hiç beklemediğimiz anlarda hayatımıza sızıveriyordu. Âşıklarından tanrılar yaratan bir kadının hırslarını, mutsuzluklarını, pişmanlıklarını ıssız bir adada yazının gücüyle hatırlamak tuhaftı.Şimdi o anki karmaşık ve dingin hislerimden çok uzakta, şehirdeki karanlık çalışma odamda, Mahler’in ruhu tedirgin eden huzursuz senfonilerini dinlerken bu yazıyı yazmaya çalışıyorum. 

Alma’nın kare ası…

Ben yeteneğiyle keskin zekâsını buluşturabilenlere duyulan çaresiz hayranlığı, ‘ışıltıya’ saplanmanın tutkulu bir esarete dönüşmesini anlarım. O pırıltıya sahip olanı bazen doğal olarak kuşatan bencilliğin, küstahlığın ve kibrin kalın örtüsünden soyup çıplak yaralarıyla kabullenebilmek, onu olduğu gibi sevebilmek ve yaratılan o ‘eser’ kadar sevilmeyi ümit etmek, bunun hiç olmayacağını bilerek kenarda beklemek sıradan insanların becerebileceği bir iş değildir çünkü. Ama o ulaşılmaz gücün yörüngesine girip aslında olmadıkları bir kişiliğe bürünenlerin samimiyetsiz oyunlarından da pek hoşlanmam. Bunu genellikle ‘onun’ için hayatını feda ettiğini türlü numaralarla ima eden ‘yırtıcı’ kadınlar yapar. Hayatı boyunca yetenekleri seven, onları alanlarında en iyi yapmak için uğraşan, vazgeçmeyi göze alabilen tercihlerden korkan Alma Schindler Mahler de biraz böyle bir kadındı anladığım kadarıyla.

Doğal bir müzik yeteneğine sahip, 20 yaşında yüzden fazla lied besteleyen Alma, 1900’lü yılların estetik Viyana’sında ressam olan üvey babasının en yakın dostu ressam Klimt ve müzik hocası Zemlinsky’le başlamış çalkantılı aşk hayatına. Daha sonra besteci ve orkestra yöneticisi olan Gustav Mahler’in karısı, ressam ve oyun yazarı Oscar Kokoschka’nın metresi, modern mimarinin öncülerinden Walter Gropius’un ve edebiyatçı Franz Werfel’in karısı olmuş. Bunlar onun mimari, resim, müzik ve edebiyattaki kare ası. Bu şahane portreyi dönemin dedikoduları, kültürel dokusu ve siyasi arka planıyla yazan Giroud, onun arada başka ‘yaratıcılara’ da destek olduğunu söylüyor. Yazara göre Mahler muhtemelen karısını fazla sevmekten ölmüş, Kokoschka onu kaybetmeyi hiç kabullenememiş, Gropius tamamen oyuncağı olmuş, Werfel sonunda onun bir büyücü olduğunu kabul etmiş.

Görsel

Tanrılarla oynamayı seviyordu

Alma, yaşlandığında bile etrafındaki erkeklere ‘beni fethetmenin sonu yoktur’ hissini ne türden bir üstünlük duygusuyla veriyordu acaba? Ve eğer âşıklarını yüceltme enerjisini beste yapmak için harcasaydı sanat bundan ne kazanırdı? Belki de o kadar yetenekli olduğunu düşünmüyordu. Mahler, kendisinden yirmi yaş küçük olan genç karısına müziği yasaklamış. Evlendiklerinde “Bundan böyle tek bir mesleğin var, o da beni mutlu etmek” diyormuş. İronik bir şekilde dehasını hiç anlayamadığı, müziğini pek sevemediği bu huysuz adamın kölesi olmayı kabullenmeyecek kadar güçlü olan, başka ‘yetenek’ seçenekleri de olduğu anlaşılan Alma, neden onu terk etmedi? Kocası öldükten sonra onun iktidarsız olduğunu kendisine dokunmadığını iddia etmiş. Peki, neden onunla yıllarca evli kalmıştı? Müzikte hayatının hikâyesini yazan hüzünlü bir adamın yanında kalarak kendi hikâyesini yaratmak istiyordu belki. Ya da babasının küçükken ona söylediği gibi sadece ‘Tanrılarla oynamayı’ sevmişti. Bu soruların gerçek cevabını bilemeyiz. Anı defterine yazdığı cümleler önce kendini birisine teslim etmeye sonra onu acımasızca bırakmaya meyilli kadınların sıkıştığı yeri net bir biçimde gösteriyor bence: “Kendini bütün benliğiyle bana adamazsa, sinirlerim bundan çok zarar görür, ama kendini tam anlamıyla bana adarsa, sonuçları can sıkıcı olacaktır. Her ikisi de aynı ölçüde tehlikeli.” Alma, iki kör nokta arasında uçan bir trapezci gibi hayatına giren bütün erkeklerle ilgili daima buna benzer boğucu bir tedirginlik hissetti sanırım. 

Sanatçı yapabilecek tek insan…

Mahler’in Alma’ya ithaf ettiği 5. senfonisinin tekinsiz melodisi, yağmurun ‘zamansız’ ritmine eşlik ederken karısına yazdığı iç burkucu mektupları okuyorum. İkisi de karşımda duruyor sanki. O, neden yaratıyorsunuz sorusuna “Tanrının dünyadaki giysisini dokumak için. Bu da hiç olmazsa bir şeydir” diye cevap vermiş. Alma onun gibi inançlı biri değil ama bir kadın olarak doğuştan sahip olduğu koruma içgüdüsünü kendi ‘yaratıcılarının’ giysisini dokumak için kullanmış. Sanatlarıyla iz bırakan bu adamlar neden Alma’ya ihtiyaç duymuşlardı tam bilemiyorum ama o yazdığı gibi ‘tanrılar’ tarafından yüceltildiğinde aşağılık duygusundan ve muhtemelen bir ‘hiç’ olarak ölme korkusundan da kurtuluyordu.

Dünyanın merkezi olduğuna inanan bu kibirli ve güçlü kadın, âşıklarına ötekilerle ilgili pek yalan söylememiş. Hayatını yazan Giroud, onun âşıklarına “beni her zaman sevecek misin” diye soran kadınlardan olmadığını söylüyor. Onun bundan hiç şüphesi olmamış çünkü. Peki, erkeklere hükmedebilen, onlar tarafından sevilmeyi sanat haline dönüştürebilen bir kadın neden kendi yeteneğini ezip başkalarının esiri olur?

Sanırım bu müphem sorunun cevabını da biraz olsun son kocası Werfel verebiliyor: “Alma, güçlü önsezileri olan, içgüdüyle hareket eden bir dahi.Yaşayan çok az sayıdaki büyücülerden. Alma’nın bakışı benim üzerimde sabitleniyor.Tereddüt ekmeksizin her şeyi net görüyor, beni benden daha iyi tanıyor. Onun önünde kendimi saydam hissediyorum, esrarengiz bir enerji gücüne sahipWertel ona evlenme teklif ederken, “beni sanatçı yapabilecek tek bir insan varsa, o sensin” demiş. Sanırım onun hayatına giren herkes biraz böyle hissetmişti.

Mahler’in ürkütücü müziğini dinlerken hâlâ düşünüyorum; herkes öldükten sonra 83 yaşındaki Alma, yetenekli erkek yığınından kalan resimlerle, kitaplarla, heykellerle, mektuplarla dolu odasında anılarını yazarken, bazılarını bilerek yok ederken ne hissediyordu? Yakıcı bir pişmanlık mı yoksa onca ‘tanrı’ yaratmanın derin iç huzurunu mu?

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’

AnneMicHayat istemeden, bazen taammüden gidenlerin bıraktığı yokluğun üzerine kurulmaya mahkûm olduğunda, kunt bir ağacın yarılmasını anımsatan sesi işitirsin. Ve o çatlamayı bir daha hiç unutmazsın.

Bu dünyadaki her şeyin ondan kalanlarla ilişkilidir artık. Kurumuş sonbahar güllerine, seher vakti menevişlenen bulutlara, miskin denize bakıp artık olmayan birine sayıklarsın. Açık kalan pencerelerden içeri sızıp saçlarına konan ak bir kuştüyünü, eve yeni geleni kıskandığı için küsen mandalina ağacının tek mahcup meyvesini, rahim, tohum ve toprak arasındaki sağlam ilişkiyi, arzulamanın en sade halini sadece ona anlatmak istediğini bilirsin. Yokluğun neden olduğu ‘büyük boşluk’ bazen böylesine saf ve çaresizdir. Şu yaşadığımız modern ve vahşi dünyanın tekinsiz çukurunda ‘onu’ neden ve nasıl kaybedeceğini de bilemezsin. Bir bomba, hedefini şaşırmış bir kurşun, ihmal edilmiş bir uyarı ya da zamanı, hatıraları, geleceği aniden paramparça eden bir öfke kıvılcımı…

Onları düşünüyorum bugünlerde. Tanrı’nın çağrısını beklemeden ölü taklidi yapanları. İnsanları O’nu kullanarak ölüme davet eden ‘savaş çığırtkanlarını’, ‘haysiyet’ sayıklamalarını utanmadan dilini bilmedikleri ölü bedenlerin üzerine kusanları, kanla lekelenen hafızalarını kireç taşıyla gömenleri. Acılarını kaybettikleri yerde aramayı unutmuşlar sanki.

Barış gününde bile savaşsız duramayan insanlığın aslında hiç değişmeyen aktörlerine bakınca tanıdık bir bezginlik kuşatıyor uğultulu zihnimi. Yeniye, değişime, ruhu bu kısırdöngünden çıkaracak olan ilahi güce olan umudunu hepten yitiren bir meczup misali yumuşak halımın üzerine yüzükoyun uzanıp eksik kalan yaşamların arzularını tamamlıyorum. Arada bağdaş kurup kimbilir hangi rüzgârların, nehirlerin, okyanusların yonttuğu taşlarımı boyarken kulağıma anlaşılmaz gelen mırıltılar işitiyorum. Ne de olsa başka coğrafyaların diliyle konuşuyorlar. Vaktiyle altını çizdiğim eski cümlelerle, dilin ölüme, savaşa, kötülüğe direnen gücünden bahsediyorum. Çoktan unutulmuş ‘kimsesiz’ şiirler okuyorum onlara. Neruda, usul bir güz ninnisi fısıldıyor kulağımıza; “Saat yedi buçuğuydu güzün/ Ve ben bekliyordum/ Kimi beklediğim önemli değil./ Günler, saatler, dakkalar/ Bıktılar benle olmaktan/ Çekip gittiler azar azar/ Kaldım ortada tek başıma… Kalakaldım tek başıma/ Yalnız bir at gibi/ Otların üstünde ne gece, ne gündüz/ Sadece kışın tuzu.. Öyle kimsesiz kaldım ki/ Öyle bomboş/ yapraklar ağladılar bana/ Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi/ Düştüler son yapraklar…” Şiir çekirdeğinde sakladığı saf hüzne rağmen nasıl da okşayarak iyileştiriyor.

Umutsuzluğu iyileştiren bir kitap

Sonra heyecanla karıştırdığım yeni kitapları bir kenara yığıp vaktiyle çok severek okuduğum bir kitaba uzanıyorum. Anne Michaels de ölümü kutsayanların hainliğini yüzlere çarpacak tek gücün dil olduğuna yürekten inanıyor. O her yazdığı kitabı ödüller ve övgüyle karşılanan, edebiyatı dilin, tarihin, inancın, felsefenin ve insani değerlerin buluştuğu yerde maneviyatıyla yücelten bir yazar. Belki romanlarını bir şair olmanın buruk bilinciyle mısra mısra genişleterek yazabildiği için okuyanın hem kalbine, hem aklına çok derinden nüfuz edebiliyor. John Berger Bölük Pörçük Yaşamlar için, “Mucize gibi yaratılmış, umutsuzluğu iyileştiren bir kitap” diyor.

Bana iyi mi geliyor bilmiyorum. Ne zaman bu kitabın sayfaları arasında hatıralarla seyahat etsem içim tarif edemeyeceğim bir dalgalanmayla kamaşıyor. Sadece içeriği değil, onu paylaştığım bir dostumun sandığım yerde durmadığını idrak etmek gibi basit bir kırılma da canımı yakıyor olabilir. O yaşadığı sürece bana bir şey olmazdı. Öyle demişti bir keresinde. Tıpkı romanın kahramanı güçlü, savaşçı ve bilge Athos gibi korkusuzdu. Titiz bir cerrah misali duyguların içini açıp gösterirdi. Ketum sevgisinin yararsız olmadığını ispat etmek için yalanlarından şiir yapardı bazen. İz bırakan romanlar biraz öyledir. Kitabın kokusu, bir sözcük, bir yer ismi, tek kalmış bir ayakkabı imgesi bazen sarsar insanı. Sadece unutulmayan cümleleri ve kahramanlarıyla değil, size ifade ettikleri zamanın ruhuyla, doldurdukları duygu boşluklarıyla da hatırlanırlar.

Bir ‘Athos’um olsun isterdim…

GörselHayatımın farklı dönemlerinde kalemlerle kanaviçe yapar gibi deldiğim sayfalardan birinde bulduğum cümle, kimseyi, hiçbir ırkı, toplumu sonsuza kadar yeryüzünden kazınamayacağını da söylüyor: “Cinayet, insandan geleceğini çalar. Ölümünü çalar insandan. Ama yaşamını çalmamalıdır.”

Yunanistan’da başlayıp Kanada’ya kadar uzanan çok katmanlı hikâye, İkinci Dünya Savaşı sırasında kurtardığı bir çocuğa şiiri, dilin sihrini, savaşın vahşetini ve her şeye rağmen bu hayatın başka türlü yaşanmasının da mümkün olduğu hakikatini öğreten Athos’un hikâyesi. Adı Jakop olan o çocuk büyüyüp şair oluyor. Bir uğraşı da savaştan kalan yayımlanmamış yazıları çevirmek. Sayısız elyazmasını, günceyi, yok edilen tanıklıkları, hafızada gizlenenleri gün ışığına çıkarmak için bütün bir hayatın feda ediyor. Yazarın giriş notundan bu hikâyenin kurgudan ibaret olmadığını anlıyoruz. Jakop Beers, altmış yaşında Atina’da bir kaza sonucu ölmeden evvel anılarını yazmaya başlamış: “İnsanın savaş deneyimi, savaşla sona ermez asla. İnsanın eseri, tıpkı yaşamı gibi, asla tamamlanmış değildir.”

Roman, sözcükleri tohum gibi geleceğe saçılacak bir destan, savaşa, kayıp aşklara bir ağıt gibi yazılmış. Elli yaşındaki bir dil bilimcinin yedi yaşındaki çocuğa öğrettiklerini hatırlamak beni yoruyor biraz. Bu hayatı terk ettikten sonra parmak uçlarımda bile ‘varlığını’ sarsılmaz bir güven duygusuyla hissedebileceğim bir ‘Athos’um olsun isterdim. Kim istemez? Yeryüzü kadar sürprizli, büyük bir hediye edebilecek birisini arayıp dururuz. Hiç bulamayacağımızı bilsek de aramaktan vazgeçemeyiz. Dünyanın bütün fenalıklarından bizi kurtaracak olan o deruni ‘sevgiyi’ bulma umudu nerede saklanıyor olabilir ki? Zamanın kabuğunu şefkatle soyan, görünmezi görünür kılan bir büyücünün ceplerinde belki…

‘Herkes uyursa dünya yok olur’

Bugünlerde gizli kalmış ve terk edilmiş yerler uzmanı Athos’un peşinde sürüklenmek istiyorum. Savaşı bir hayat tasavvuru olarak kabullenenlere, ölmeye, öldürmeye mecbur bırakılan çaresizlere hiçbir şeyin sonsuza dek gizli kalamayacağı gerçeğini yazarların sesiyle anlatabilsek keşke. Anne Michaels’ın dokunarak iyileştiren şamanlar gibi bu hayatı güzelleştirdiğine inanıyorum. Yazar bir yerlerde birileri uyanık kaldığı için dünyanın yok olmadığını söylüyor; “Eğer kazara herkesin uykuda olduğu bir an olsa, dünya yok olurdu. Bellekten bağımsızlaşan dünya, rüya ya da kâbus burgacında kaybolurdu. Bedenin yalnızca bir ruh üretici, bir özlem fabrikası olduğu bir yere dönüşüp çökerdi.”

İyi ki ‘uyanık’ kalmaya ant içmiş sahici yazarlar var ve ben iyi ki Tanrı’nın bana bahşettiği lütufla onlarla buluşabiliyorum. Okur bir yazarı çok sevdiğinde, hayatta yapamadıklarını eserinde gerçekleştirdiğine inanıyor galiba. Onun yaşamaktan mahrum kalmasında böyle bir teselli buluyor belki, bilmiyorum. Onlarca dile çevrilip birilerinin hafızasına, geleceğine yerleşen, çok satma telaşına düşmeden okuruna kavuşan bir kitabın varlık sebebinde mutlaka keşfedilmeye ihtiyaç duyulan bir mana gizlidir. O kadarını sezebiliyorum.

Bir savaşın acısı neye bedeldir?

Eğer bir yazar size her şeyin bir bütünün parçaları olduğunu şiir gibi cümlelerle anlatıyorsa ona içtenlikle kulak vermek lazım, dinleyin. Bir çocuk yabancı mezarlardan saklanmak zorunda kalan Yahudilerin halk meydanlarında başparmaklarından asıldığından bahsedecek. Savaşta büyük bir dikkatle bir limonu ikiye bölüp, emdikten sonra günlerce kokladığı kabuklarını, denizdeki bezelyeleri ve sümbül taneleriyle nasıl hayatta kaldığını anlatacak. Anlatıcının hayatı kutsayan diliyle savaşta yakınlarını kaybetmiş bir çocuğun ‘içi yanıp kül olmuş ama dış duvarları hâlâ duran bir binaya’ dönüştüğünü göreceksiniz. Arada ‘‘tahtanın büyük sırrı yanmasında değil, su üstünde yüzmesindedir” gibi sakin tek bir cümleyle sizi bildiklerinizden uzaklaştıracak. İnsan hafızasının hava akımlarında, nehir tortusunda milyonlarca yıldır özlemle göz kırpan yıldızlarda olduğunu hatırlayacaksınız.


Gelecekte bu topraklarda toplu mezarları kazmak zorunda kalacakların yüzünde, uyuyan çocuğunu seyreden annenin onu mezara koyarken kasılan yüz ifadesini de göreceksiniz. Bir savaşın acısı kâinatın tüm canlılarını kıvrandırır çünkü.
Öldürerek hayata tutunanların bağışlanmayı dileyen seslerini işitmek hırpalayacak belki ama ancak onlarla yüzleşerek iyileştiğinizi kavrayacaksınız sanırım. Üzüntünün, yasın, hatırlamanın inatçı bir ruh gibi zamana yayıldığını, insanın icat ettiği işaretlerin göstermesi sizi de heyecanlandırmıyor mu?

Dillerin farklı tınıları…

Duvar yazılarındaki tek bir harfin bile ölüm kalım meselesi olduğu zamanları düşünün. Ya da emir komuta zinciri içinde ‘kardeşini’ öldürmek zorunda kalan ‘çocuk askerin’ çaresiz, kavruk ellerini. Sonra onları ait oldukları yere tutsak eden dillerin farklı tınılarını… Bunları iyi bir yazarın hikâyesiyle görmek, işitmek ürperterek sağaltıyor. Athos, çocuk şairiyle onun anlayacağı lisanda konuşuyordu: “Sevgi, bir yeri farklı görmeni sağlar, tıpkı sevdiğin bir insana ait olan bir nesneyi farklı biçimde tuttuğun gibi. Bir manzarayı iyi bilirsen, öteki bütün manzaralara farklı bir gözle bakarsın. Ve bir yeri sevmeyi öğrenirsen, bazen bir başkasını da sevmeyi öğrenebilirsin.”

Ve bir dilin sesini seversen, ötekilerin ormanlar, taşlar, sevdalar üzerine yazdığı şiirleri de seversin. İncil ilk kez başka bir dilde okunduğunda çıkan ayaklanma yüzünden insanların neden öldüğünü idrak edersen, bugün ‘kaybettiklerini’ daha iyi anlarsın. Eksik kalan bir hayatı tahayyül etmeye çalıştığında henüz bir kitap okuyamamış bir kız çocuğunun kopuk bedenini görürsen ölümden, savaştan beslenenleri neyin beklediğini hücrelerinle hissedersin.

Athos’a gerçek yürek ne büyüklüktedir diye sorulduğunda, “Bir avuç toprağın büyüklüğünü ve ağırlığını düşün” diyor. Ben düşünüyorum ve galiba hissediyorum.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Sessiz Vedaların Kışı ve Anne Michaels

annemichaelsKıpırtısız bir gölün kıyısında, boyunlarını çok hafif bir rüzgârla eğen sazlıkların arasındaki sarı nilüferlere bakarken kökleriyle yuvalarına tutundukları ilk ânı hayal ettim. İnsandan çok daha uzun yaşayabildiği söylenen o mahcup bitkiler için zaman yoktu. Tohumlarını tabiata savuranları tanımıyor, bildikleri hayatla hiç vedalaşmayacakmış gibi sessizce salınıp duruyorlardı. Eğer insanın bitkilerle ilişkisi hakkındaki çok eski gerçekleri bilip, ‘başlangıç ve bitiş’ tasavvuruna sahip olabilselerdi, sert tecrübelerle yaşlandıkça bizim kadar rahatlayabilirler miydi?

Sonbaharın son cılız ışıklarıyla bulutlanan gölün üzerindeki tahta iskelede oturmuş, yeşil, minik kadifemsi başlarını hayvanlara özgü o bilinçsiz neşeyle suyun içine daldırıp çıkaran ördekleri izlerken, geleceği tutkuyla merak eden insanın başlangıçlara karşı böylesine hoyrat olabilmesinin gerçek sebeplerini merak ediyordum. Bir gece evvel yabancı bir otel odasında okumaya başladığım kitabın ‘âşıklarıyla’ sonunu sezemediğim uzun bir seyahate çıkmıştım. Onlara can veren yazar, başlangıç ânına adım attıkları efsunlu anları, birbirlerinin içinde nasıl kaybolduklarını, anılarla bedenlerinin eksikliklerini tamamlayan hikâyelerini o kadar çarpıcı cümlelerle anlatıyordu ki sonlarını hiç bilmek istemiyordum. Baktığım her nesnede, insan yüzlerinin gizli haritasında onları görmek, iç dünyalarını görünmez bağlarla ören mucizevî keşiflerine tanık olmayı arzuluyordum sadece.

Avery ve Jean’ın güçlü sevgisi, şiddetli bir akıntıyla sürüklenip şekillenen taşlar gibi yavaşça zihnimde hayat buluyordu. Avery, “hep motellerde buluşalım, yüzyıl beraber olduktan sonra bile” diyordu. Ben huzurla ve hınzırca gülümsüyordum. Günbatımının cılızlaşan ışığıyla önümden geçiyorlardı. Güneş geride bıraktıklarını aydınlatırken Jean o günün hareketsizliğinin sadece onlara ait olduğunu düşünüyordu. Küçük mutfak penceresinin önünde, ağaçların arasından süzülen rüzgârı dinleyip baş başa yemek yerlerken Avery, hayatında ilk kez o basit mutluluğu tattığı için kendisini bu dünyaya ait hissediyordu. Birbirlerine anlattıkları hikâyelerin içinde kendilerini şaşırtan cümleler oluyordu genellikle. Jean, “birini unuttuktan sonra bile mutluluklarının ya da hüzünlerinin sesini hatırlayabiliyorsun. Bedeninde hissedebiliyorsun” diyordu. O vakit içiniz burkuluyordu biraz. Unutmanın sandığınız kadar kolay olmadığını hatırlatıyordu size yazar. Karanlık ormanın içinde trenin tıkırtısı usulca kaybolurken, Jean aşk ânının, ‘tek bir gecede insanın tenine nüfuz edebileceğini, bir dalın ucuna toplanan su damlası gibi birikerek gelmediğini –tüm hayatını başka bir hayata geçirme ânı olmadığını- daha çok arkamızda bıraktıklarımızla tanımlandığını’ söylüyordu. Avery içinse ‘aşk ânı’ daha başkaydı. Uzun zaman önce içinde bir parça kopmuştu ve yıllar boyu sisteminde dolanarak kendisine acı veren bu tehlikeli parçayı sonunda tanımıştı. Artık o ağrıya dönüp şöyle diyebiliyordu: “Ah, demek o sendin.” Sonra yan yana uzanıp, avuçlarının içine Dünya haritasının yumuşak kıvrımlarını çizerek yıldızlı hikâyeler anlatıyorlardı. Avery onun kolunu okşarken, Jean aklına gelen bütün bitki isimlerini sayıyordu. Ve o sırada erkek onunla birlikte yaşlanmanın nasıl olacağını hayal ediyordu. Kadının geçmişi hakkında her şeyi biliyordu ve bu acısını keskinleştiriyordu.

Uyuyan bir çocuk gibi…

Anne Michaels’la Ekim 98’de tanışmışım. Sinemaya da uyarlanan Bölük Pörçük Yaşamlar isimli ilk romanının içine bu tarihi not etmişim. O kitabı çok sevdiğimi bana yazdıklarını telefonda okuyan bir dostuma heyecanla anlattığımı hatırlıyorum. Ürperten satırlarını onunla paylaştığımı da: “Aşkın ilk kez ölüme inanmamızı sağladığı bir an vardır. Kaybını düşünmüş olsan bile, uyuyan bir çocuk gibi sonsuza dek taşıyacağın birini tanırsın.”

Michaels’in şair kimliği iki romanında da etkisini fazlasıyla gösteriyor ama onu bir romancı olarak cazip kılan sadece dili incelikle kullanması değil bence. O anlatmak istediği meselenin etrafındaki bilgi kırıntılarını bir bilim insanı titizliğiyle araştırıyor, yorulmadan biraraya getiriyor ve onları müthiş bir ustalıkla hikâyesini tamamlayan önemli ayrıntılar olarak doğru yerde ve zamanda kullanıyor. Üstelik bunu yaparken kimi modern romancılar gibi anlatımını sıradan cümlelerle basitleştirme tuzağına da düşmüyor. Geçtiğimiz günlerde Türkçede yayımlanan Kış Mezarı’nı okurken herkes tarafından kolay anlaşılma telaşıyla üslubundan ödün vermek istemeyen Michaels’in, yazıyı, insanı, tabiatı, sevmeyi kutsayan zarafetine bir kez daha hayran oldum.

Bu roman sadece birbirlerini arzuyla, tutkuyla, aşkla, içlerine hapsettikleri korkularla, cesaretle keşfedenlerin değişimini sorgulamıyor. Savaşların hiç geçmeyen izlerini, yurtlarından uzaklaştırılan göçmenleri, mülteci kamplarının dramını, insanın yaşadığı sürece kendine ‘yuva’ aramasının çaresizliğini, onu bulabilmek için nelere katlandığını da anlatıyor. Mimarlığın aşkla kesişen çatallı yollarını, çocukların korkularını, kederini, önsezilerimizin tehlikelerini, kaderi, rüyalarımızdaki gizli işaretleri, bağışlayabilmeyi, sevmenin görünmeyen köklerini ve daha pek çok meseleyi savrulmadan, hikâyesinin ana damarlarından uzaklaşmadan, sihirli mısralarıyla hatırlanan uzun bir şiiri fısıldar gibi yazıyor.  

Tensel bilginin sırrı…

“Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır” cümlesini okuduktan sonra dalgın bakışlarım Boğaz’ın karşı kıyısındaki evlerin göz kırpan ışıklarına karıştı. Sonradan hatırlanmadığı için aktarılamayan ne çok basit, sıradan anı var, dedim kendime. Muhtemelen o da kahramanlarının mırıldandığı hikâyelerini dinlerken kendisiyle ilgili daha evvel hiç fark etmediği özelliklerini keşfediyordu. Ve söylediği gibi anılarımız aslında hatırladıklarımızdan çok daha fazlasını barındırıyordu. Acele etmeden usul usul şiirlerini yazan, sadece iki romanla önemli edebiyat ödüllerini kazandığı halde fani olmanın acısı ve hırsıyla sık sık kitap yayımlama hevesine kapılmayan bu kadını neden önemsediğimi tekrar düşündüm. Anne Michaels, sadece bir yazar olarak beslemiyordu beni. Ben onun okura kimi zaman mesafeli ama şefkatli anlatımıyla dokunabilen samimiyetini çok sevdim.

Sessiz vedalardaki mahrem soyluluğu beğenirim. Kış Mezarı’nı içindeki sessizliği gürültüyle, gürültüyü sükûnetle, tevekkülle bastırabilenlerin ‘vedalarını’ anlamaya çalıştığım bir dönemde okudum. Ve doğrusu havada uçuşan duygu ve düşünce parçacıklarımı büsbütün kuşattı. “Bazı sürgünler o kadar derindir ki, dışarıdan sükûnet gibi görünür cümlesiyle” çok sevdiğim kayıp bir dostuma tekrar kavuşmuş gibi oldum. İhtiyaç duyulduğunda yanı başımızda olmayan gerçeğin ‘yıllar sonra gölün bir tarafından dalıp diğer tarafından çıkan su kuşları gibi kafamıza dank ediverdiğini’ hatırlatan incelikli mizah duygusuna bayıldım.

Daha önce belirgin olduğu halde fark etmediklerimizin bir tür hayattan kaçış olduğunu onun cümleleriyle kabullendim. Yazar bir bölümde soğuk kış gecelerinde, sevilen yazarları tekrar tekrar okuma isteğinin sarsılmaz inancından bahsediyordu. Bu romanla onun her yazarın son âna kadar içinde taşıdığı bu iyimser ümidini içtenlikle paylaştım. Üç bin yıl öncesiyle bugünün insanı arasında kurabildiği köprünün sağlamlığına epey şaşırdım. Bizden evvel yaşamış olanların bildiklerini hissedebilmek için gerekli olan bir tür ‘tensel bilgiden’ de bahsediyordu. Zihnin bir şeye inanması için bedenin de inanması gerektiğini hatırlatıyordu bana.

Kaç kişi beklemeye razı olur ki?

kışmez“İnsan kendini affedebilir mi, kendimizle ilgili bildiklerimiz bizi hep huzursuz mu eder, farklı arayışların peşine düşmeli miyiz, başkasının bizi affedebilmesi için sonsuza kadar beklemeli miyiz” sorularının karmaşık cevaplarından ben o acayip hikâyelerin anlatıcısı kadar emin değilim doğrusu. Ama Avery’nin annesi Marina’ın Jean’a söylediklerinin, içimde çok derinlerde bir yerde gizlenen hakikat bilincime fena halde dokunduğunu biliyorum: “Her çocuklukta bir kapı kapanır. Yas içindeki yolculuğumuza devam ederken, sadece gerçek aşk bizi bekler. İnsanlar arasındaki gerçek sadakat işte budur. Bütün destanlarda, kuşaklar boyu dayanan bütün hikâyelerde her zaman aynı gerçek vardır: aşk, yaraların sarılmasını beklemelidir. Birbirimiz için bu bekleyişe katlanmalı, acıma duygusuyla ya da yargılayarak değil, sanki affediş bir randevuymuş gibi beklemeliyiz. Kaç kişi, başka biri için bu şekilde beklemeye razı olur ki? Çok az…”

Kitabın kapağını kapatıp, üzerindeki durgun bir göle yansıyan melankolik katırtırnağı ağacı görüntüsüne bakarken Avery’i, Jean’ı, hatırlayabildiği acılarıyla kendini keşfeden, yabani sevgisiyle bir kadını ve erkeği belki istemeden yakınlaştıran Lujcan’ı ilerde özleyeceğimi fark ettim. Jean’ın çocukluğu, anıları ve farkında olamadan anılarının oluşturduğu ağ, bir zamanlar sadece Avery’e verdiği bir hediye olmuştu. Sonra o hediyeyi başka birine vermişti. Sevginin bütün ayrıcalıkları arasında en etkileyici olanı buydu: “Başka birinde, sezgilerle, mantık dışı bir tercihle ya da masum bir arzuyla, hiçlikten, tarif edilemez bir hasretten çıkan hüzünle göze ilişen ve kelimelerin yetersiz kalacağı kadar derin anılara tanık olmak.”

Ve kadim hayat, her şeyden çok hikâyelerle, anılarla oluşan o mucizevî ‘hediyelerin’ asıldığı dev bir Noel ağacına benziyordu.

(Kış Mezarı, Anne Michaels, Doğan Kitapçılık, 2010, çev: Elif Günay)

3 Yorum

Filed under KİTAP

Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu

Görselİç çeken yorgun bir ihtiyar misali inleyen fırtınayla camları kırbaçlayan yağmurun hiddetli sesini dinlerken, onun gibi gözlerimi kısıp kitaplarının üzerine eğilerek düşüncelerinin şifresini çözmeye çalıştım. Ne çok hatıra, sevda, özlem, kırgınlık, pişmanlık, hayal, umut, biriktirmiş. Birlikte yarattığımız zamansız bir hikâyede kendimi bakışına yerleştirmek istedim. Suretimi ve dünyanın kıvrımlarını, kuytusunda barındırdığı çelişkileri oradan seyretme hevesiyle bir sincap gibi heyecanla zıpladım sayfalar arasında. İç dünyasından taşanların bir parçası olmayı arzuladığımdan belki, korkularına, kibrine, hüznüne eşlik ederken okumanın insanları birbirine akraba kılan kudretini düşündüm. Hem çok yakın hem de büsbütün yabancıydık. Bu medcezirli mesafe tuhaf bir şekilde bizi birbirimize yabancılaştırıp özgürleştiriyordu. Çalışma odasında siyah gözlükleriyle kendi karanlığında gezinen yazarın sigarasından yükselen mavi dumanlarla benimkilerin arasında sağlam bir yer buldum. Okuduğum her cümle –katılmadıklarım bile– bana insanların ‘okuyanlar ve okumayanlar’ gibi keskin bir dönemecin ucunda ikiye ayrıldığını söylüyordu. Klişe gibi görünen bu saf inançla epey eğlendim bir süre.

Hâlbuki insanın ancak bir başkasını anlamaya çaba göstererek hakikatini keşfettiğini öğreneli çok oldu. Bunu kitaplardan mı öğrendim, yaşayarak mı tam bilmiyorum. Bize benzemeyen bir insanın ırmağından akan duyguların, resimlerin, düşüncelerin ne kadarı bizimkiyle buluşabiliyor? Biz o akışın hayatımızı değiştirmesine ne kadar müsaade ediyoruz? Pek etmiyoruz galiba. Tabiatımızın güçlü bir yanı merak duymadan, kuşkulanmadan, endişelenmeden mutlu olamayacağımızı söylüyor. Onu kışkırtan diğer yanımızsa aklımızı kemiren şüphelerden uzak, sükûnete kavuşmuş dingin bir ruha kavuşmamızı tavsiye ediyor. İşte o dikenli yolda yürürken Cemil Meriç’in hayatından damıttığı kelimelerle ‘genişleyip’, her defasında biraz şaşırıyorum. Zihninin ırmağında yüzerken geniş bir anlam ve düşünce atlasında kayboluyorum. Tarif etmekte zorlandığım acı bir zıtlık barındırıyor cümleleri. Şefkatli ve huysuz bir büyükbaba gibi o. Hırçınlığı, huysuzluğu, açık sözlülüğü, tevazuu, derin maneviyatı, çelişkileri, keskin tenkitçiliği ve kendi üzerine kapanan karanlığıyla benzersiz bir ‘söz kuyumcusunun’ dükkânına girmiş gibi hissediyorum.

 

Görsel
Karanlığın içinden…

O dükkânın çalışkan sahibi, bu coğrafyanın kadim kültürü, gelenekleri, dili, sezgileri ve hassasiyetleriyle dünyayı seyre dalıyor. Genç yaşında gözlerinin feri usul usul sönerken, o kendisini hırpalayarak öğrendiklerine anlamlandırmaya ve kayda geçirmeye devam ediyor. Ve henüz kırklı yaşlarının başında dünyasını aydınlatan lambanın düğmesi kapanıveriyor. Simsiyah bir odada yalnız başına bırakılmış bir çocuk gibi titrese de hemen korkularına teslim olmuyor. Karamsarlığın girdabında boğulduğu vakit yazdıkları onunla ilgili meraklarımı kısmen giderdi: “Sessiz, uyuşuk, kendi kendine yeten bir hayat. Ve ebediyete yönelen bir ihtiras, ebediyete ve kâinata. Kelimeler dünyasının sultanı olmak, zindanımda hayır fildişi kulemde, sanatın ve düşüncenin gökdelenlerini inşa etmek… Kader buna imkân vermedi. Nemezis’in parmakları gözlerime uzandı”. (15.10.1966). Yine o yıllarda, yolun sonuna geldiğini kendine has çıplak sesiyle yazmış: “Gözlerimi, yani her şeyimi kaybetmiştim. Tekrar çarka takıldım. Ölümü bir münci olarak arıyordum. Meselelerimi ancak o çözebilirdi, korkak olduğum için intihar edemedim… Beklediğim bir şey yoktu. Yazdıklarım hiçbir yankı uyandırmamıştı. Ne yazacaktım?”.

Bu cümleleri yıllar boyu doldurduğu ‘Jurnal’ine yazan adam, o zor koşullarda üniversitedeki hocalık görevini sonuna kadar sürdürüp, gelecek nesillere her daim iştiyakla, merakla okuyacakları çok önemli bir külliyat bıraktı. Kendisine, “Kimim ben, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” diyen Meriç kimdi sahiden? Çevirmen, eleştirmen, denemeci, araştırmacı, öğrenme merakı dinmeyen iştahlı bir okur, sosyoloji dersleri ve konferansları vermiş bir eğitimci, nihayetinde kelimeleri ustalıkla kullanan bir yazar. Böyle sıradan sıfatlarla anıldığında, hocasını seven bir öğrenci gibi itiraz etmek ve hemen daha fazlası olduğunu söylemek istiyorum. Onun hepimizi yoran hayatı anlama ve anlamlandırma çabasının derinlerindeki mana bu basitliği hak etmiyor çünkü. O kelimelerin taşıdığı anlamları bir elmas yontucusu gibi titizlikle pürüzlerinden arındıran bir ‘söz kuyumsuydu’ sanki. Meriç’in yerinin doldurulmazlığını idrak edebilmek için dünya görüşünü olduğu gibi benimsemek de gerekmiyor. Bu Ülke isimli kitabında toplanan kısa denemelerinde düşünce namusu ve hürriyeti hakkında söyledikleri bunun sebebini net bir şekilde açıklıyor zaten; Sağ-sol, gerici-ilerici, Sloganların ideolojisi, Aydınların dini: İzm’ler başlıklı yazılarında her daim hakikati arıyor. Avrupa eksenli keskin düşüncelerini yazdığı dönemde, Hıristiyan Batı’yı yüceltenlerin tersine Batı’yı epey küçümsediği görüşlerine pek katılmasam da buranın değerlerini Batı’dan bağımsız kavrama çabasını önemsiyorum.

 Zor karar…

Oğlu Mahmut Ali Meriç’in yayına hazırladığı Jurnal’in ikinci cildinde hayatının sonuna kadar dostluğuyla da ona eşlik edecek, Lamia Hanım’a yazdığı mektupların bir kısmı yer alıyor. Yirmi yedi yaşından itibaren her koşulda yanında olan eşi Fevziye Hanım’ın gururun fena halde kırılmasına, isyanına rağmen ve aslında daha ziyade onun zorunlu kabulüyle devam eden ‘vazgeçememe’ hikâyesinin mahremiyetini bir düşünce adamının okurlarıyla paylaşmak, doğrusu zor karar. Ben onun çocuğu olsaydım buna cesaret edebilir miydim, bilmiyorum. Hepsini biraz müstehzi, biraz buruk bir tebessümle okuyup bitirdikten sonra o mektupları yayımlamanın doğru bir tercih olduğuna karar verdim. Sevdiği kadını ölümsüzleştirme hevesi, idealindeki kadını yaratıp ona tapma coşkusu biraz içimi burktu aslında ama ‘ebedileşme’ arzusundaki çatlağı daha iyi hissettim. Edebiyata, siyasete, tarihe, sosyolojiye, farklı kültürlere yaklaşımının ötesinde, ‘şıklığından’ ödün vermeyen bir yazarın ‘yuvasında’ ev kıyafetleriyle nasıl dolaştığına tanık oldum çünkü. Divan edebiyatında romanın olmayışını, bizde hicvin neden eksik olduğunu anlatan bir entelektüelin kendisini her manada tamamlayacağını düşündüğü bir kadına anlattıkları Cemil Meriç’i bütün yönleriyle tanımak isteyenler için kıymetli bir hediye.

Meriç, edebiyatla Balzac sayesinde tanıştığını söylüyor. Düşünce hayatına yön veren yazarların bir kısmını çevirdi ama edebiyatçı değildi. Eğer dünyayı merakla izleyen gözlerine o siyah perde inmeseydi roman, öykü yazar mıydı, bunu gerçekten istiyor muydu acaba? Mektupların arasına kronolojik sırayla yerleştirilen “Quinze Vingt Geceleri” başlıklı roman taslağı istediğini söylüyor. Lamia Hanım’a gönderdiği aşk mektuplarında, bazı denemelerinde bu dünyaya bir edebiyatçı olarak çentik atmak isteyen ‘kayıp bir yazarın’ işaretlerini de fark ettim. Dokuz aylık bir zaman diliminde doğum sancısı çeker gibi yazdığı elli altı mektupta, sevgilisine sadece tılsımlı aşk sözcükleri fısıldamıyor, kendisiyle benzer entelektüel meraklara beğenilere sahip bir kadına Shakespeare’den soneler yazıp, Stendhal’in Aşk’a Dair’indeki fikirlerini kendi duygularıyla bütünleştirerek anlatıyor. Her ne kadar “kitapların yazmadığı bir aşk bu” diyorsa da, kadınını yüceltme, idealleştirme, bazen putlaştırma eyleminde yalnızlığının gölgesiyle birlikte edebiyatçı aşklarının ölümsüzlüğüne heves eden ihtiraslı yanını da gördüm ve o masum kırılganlığı hoşuma gitti.

 


‘Seni acı çektiğin için seviyorum’

Geçtiğimiz hafta doksan beşinci doğum günü kutlanan ‘zamansız yazar’, 22 Aralık 1966 gecesi her kadında seni aradım, seni bulamadığım için gözlerim kapandı diye hitap ettiği sevgilisine sesleniyor:“Seni sen olduğun için seviyorum, acı çektiğin için seviyorum, küçük olduğun için seviyorum… Sana yetmemekten korkuyorum, sana çok gelmekten korkuyorum… Yaşamadığın bütün yılları beraber yaşamak istiyorum. Önce baban olmak istiyorum, beşiğine ümitle eğilmek ve dudaklarının bir tomurcuk gibi açılmasını seyretmek… Kucağıma almak istiyorum seni, sonra ilk sözlerini ruhuma sindirmek istiyorum, sonra kelimeleri öğretmek, okumayı öğretmek… Çocuk olamadım hayatımda ihtiyar doğdum, onun için oyun kardeşliği edemezdim sana ama hikayeler anlatırdım, ekmeğimi bölüşürdüm.”

Cemil Meriç önceleri alev gibi büyüyen bir aşkın taşkınlığıyla yazdığı mektupları genellikle “takdisle, şehvetle, perestişle, canım, Lamiam, karım, çocuğum, okşayarak, öperek, kucaklayarak” gibi ifadelerle bitirmiş. Kör olduğu için mektup yazmak için daima başka birinin yardımına muhtaç olan evli bir yazarın ‘fildişi kulesindeki’ kesif, çürütücü yalnızlığını aydınlatan teselli mektupları günışığına çıkmasaydı ona dair hissiyatımız epey eksik kalırdı. Her hikâye biriciktir ama itiraf etmeliyim ki zor koşullara rağmen sevdiğine sahip çıkan bir adamın cesareti gerçekten anlaşılmaya ve anılmaya değer. Tecrübeyle sabit artık, nadir bulunan bir tür çünkü!

Meriç’ten kalan onlarca kitapla entelektüel dünyalarını zenginleştirmek isteyen gençler, çok yönlü fikir ve yazın dünyasına eşlik ederken, Türk aydınının serüvenini, hümanizmden edebiyat tarihine, İslami çizgiden Marksist düşünceye, Batılılaşmaktan çağdaşlığa akan nehirlerde insanlığın ayak izlerini bütün berraklığıyla görecektir. Önce onun her türden düşünceyi kabullenen duruşunun yanı sıra mızıkçı bir çocuk gibi itiraz eden, sataşan üslûbundan biraz tedirgin olacaklar belki ama sonra onu güvenilir bir hayat arkadaşı gibi benimseyip sevecekler muhtemelen.

O her şeyden evvel bir ‘söz kuyumcusu’ ve her şeyin ötesinde göremediği dünyayı düşünceleriyle, duygularıyla renklendirebilen cesur bir âşık, kendini mağlup hisseden bir eş, huysuz ve bilge bir düşünce adamı. O adam, Bu Ülke’deki yazılardan birinde “Bazen, bütün dikkatini bütün hünerini nazımda tüketiyor sanatçı, mısra ‘haysiyeti’ oluyor, cümle ‘haysiyetsizliği’ olsa da kelam bütünüyle haysiyettir” demişti vaktiyle. Kitaplardan kendine bir liman inşa eden, karanlığını onlarla aydınlatan, kitaptaki insanları sokaktakilerden daha fazla seven yazarın ‘has bahçesiydi’ kitaplar. Onlar için yaşadı, nihayetinde kelimelerden bir türbe yapıp kendine, ebediyete kavuştu.

***Görsel

(Bu ÜlkeJurnal I-IIKırk Ambar I-IIMağaradakilerSosyoloji NotlarıIşık Doğudan gelir ve diğer tüm eserleri / İletişim Yayınları)

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Ah Edip Bey, yine Son/bahar

GörselŞairlerin, yazarların kimsesiz bir kadını sever gibi iştiyakla “güz” şarkıları mırıldandığı bu zamansız mevsimin kıyısından bakıyorum size Edip Bey. Vaktiyle yazılarınızda “Her şey şiirdi, her şey dizeydi, her şey olgunlaşmamış, adını bulmamış şiirimsilikti” diye tarif ettiğiniz iklime eşlik eden mavimsi bir ruh kabarmasıyla okuyorum şiire pek benzemeyen şiirlerinizi. “Yaz kelebeği tadında solumaların” terk edişiyle, ezelden ebede akan uysal bir nehir gibi sükûta kavuşuyoruz sanki eylülde. Hani yıllar içinde sesini, rengini, kokusunu tanıyamayacağınız bir boşlukta, “Bir film, kaç kez görülebilir, bir kitap kaç kez okunabilir” diye sormuşsunuz ya; solmaya durmuş bir yaprağın kendi etrafında dönerek toprağa dökülmesini ilkmişçesine kaç kez aynı merak ve hayranlıkla izliyorsak, o kadar işte. Öyle okuyorum ilk bakışta anlaşılmadığı için emek  isteyen tılsımlı mısralarınızı.

Şimdi karşımda oturup şöyle keyifle bir cigara tellendirseniz, “sonbahar”ın başındaki “son”un, sonun başlangıcıyla ürkek muhabbetini anardık. Belki bu mevsimin, ruhla tenin, gövdeyle yüreğin barıştığı, merhametli bir anne dokunuşuyla hayatlarımızı kuşattığı garip bir aralık olduğunu anlatırdınız bana. Ya da giderken kalmanın, kalırken gitmekle aynı şey olduğunu en çok bu müşfik günlerde hatırladığımızı uzun suskunlukların kenarında konuşurduk. Belki birbirimizden pek bir şey anlamazdık ama bizi güz rüzgârlarıyla savuran kum taneleri, toz zerrecikleri, gökler, yıldızlar, deniz taşları gibi birdenbire yer değiştirirdik. Bir kum tanesi olurduk. Bir rüzgâr. Bazen serseri bir bulut, bazen da usulca o bulutlara yükselen kayıp bir kuş tüyü. Siz olup biteni şiirin çocuk bakışıyla izlerdiniz. Bense utangaç bir genç kız edasıyla bakardım dünyaya. “Büyük kederlerin olduğu kadar büyük umutların da olduğu mevsimdir güz” derdim. Dudaklarım ürperirdi böyle şeyler söylerken.

Siz kırık bir dal gibi boynunu büken eylül ışığıyla bakardınız bana muhtemelen. Biraz mahcup, olabildiğince isyankâr: “Baylar!/ Bin dokuz yüz seksen birdeyiz/ Karşınızda eylülün sesi/ Ağustos çekildi, eylülün sesi/ Birazdan konuşacak/ ‘bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar’ (…) Her şey o kadar dokunaklı ki/ Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen/ Dağınık, renksiz bir mozaik gibiysem/ Üstelik yalnızsam bir de telefonda kuş sesleri/ Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı/ Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar…”

Her defasında şaşkın bir ürpertiyle son olacağını sandığımız “son-baharlarda” bizi ölüm korkusundan koruyan böyle küçük buluşmalar galiba. Orhan Veli için yazdığınız yazıyı, “Şöyle bir bencilliğim var benim: Şairleri başka türlü seviyorum. Kim bilir, belki…bana ölümü unutturuyorlar da ondan” diyerek bitiriyorsunuz. Geçmişin, geleceğin varlığımızın ebedi parçası olduğunu, onu yaşatmak için tabiatla, nesnelerle konuşan bir deli misali sayıkladığımızı hatırlatan mısralarınız, hakikaten ölümsüzlüğün insanda değil, şiirdeki insanda olduğunu fısıldıyor. “Şair ölünce su, bitki, kum da olabilir ama gerçekte yeniden insan olur, durmadan yenileyerek kendini” diyorsunuz ya, ben de her güz vakti, tutkularımızın büyük, dünyanın küçücük göründüğü zamanlardan beri mısralarınızı yeniden, hep yeniden kalp bilgisiyle idrak ederek yenileniyorum.

Bunları size yazarken Chopin tuşlara dokunur gibi çaldığı yumuşak valsleriyle eşlik ediyor bana. Güz başka türlüdür, diyorum. Ne yazın gürültülü hoyratlığına, ne kışın buzul kibrine, ne de baharın tekinsiz kıpırtılarına benzer. Herkesin biraz daha eskidiğini kabullenmesiyle iyiliğin katmer katmer açıldığı bir mevsimdir, desem, kızar mısınız bana? Hem siz şairler bilmez misiniz, kendini bağışlayamayan insanı en çok ılık güz rüzgârları avutur. Uzun kış gecelerinin “kar yangınlarında”, bahar tomurcuklarının rüyasıyla içimizi kamaştıran da o değil midir? Tabiatın solgunluğuna eşlik eden yorgun insana, acı bir geç kalmışlık hissiyle birlikte mağrur bir olgunluk hediye eden de sonbaharın uysal, hışırtılı sesidir. Ölümlü olduğumuzu hatırlatırken, bir gün öleceğimizi unutarak yaşamak için bize güç veren de… Kim bilir belki kelimelerle dünyayı yeniden yaratmayı sevenler, hayatta, ötesinde bir “son” olmadığın ikna olabilmek için “sonbahar” derler ona. Hani bir konuşmanızda “Şiir yapılır, yazılan şeyse yazıdır” demişsiniz ya, bilmeden çocuksu bir şiir yapıvermişler işte.

Hakikatin farklı manalarını bir büyücü gibi değişik veçheleriyle gösteren şair Edip Cansever, elli yaşında kendisini yazının ihtişamlı penceresinden seyrediyor: “Sanki düşünmüyorum da bakıyorum ona. Fatih bulvarında tramvaylara atılan bir çocuk mu? Kitaplara baka baka Cağaloğlu’ndan aşağı vuran bir lise öğrencisi mi? Yoksa Cennet Bahçesi’nde bir köşeye çekilmiş, şiirler okuyan bir genç mi? Hangisi?” Hatırladınız mı geçmiş sonbaharları? Sarı tozların hayaletler gibi etrafımızda dolaştığı güz günlerinde, solgun bahçelerin aynasında kendilerini seyredenler hâlâ bunları soruyor Edip Bey. Ben de her sonbaharda benzersiz mısralarınızla tesellisiz yalnızlıkları, hüzünlü pişmanlıkları, ömrümün geri kalanını itinayla büyütüyorum: “Şiirler yazdım, kitaplar okudum/ Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum/ Derinlerde kaldım böyle bir zaman/ Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış ki mutluluktan/ Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşamsefaları/ Söyleşin benimle bir kere gelmiş bulundum…”

İyi ki gelmişsiniz Edip Bey, iyi ki gelmişsiniz…

Görsel

(Şiiri Şiirle Ölçmek, Edip Cansever, YKY Yayınları, Haz. Devrim Dirlikyapan)

 

1 Yorum

Filed under KİTAP

Ahlar Ağacı’nın Dili

didemBir hayat neye yarar? Uçsuz bucaksız bir soru değil mi? Neresinden tutsan yabani otlar gibi yakar tenini. Bazıları bu soruya cevap verememenin huzursuzluğuyla kavrulur, bazıları da “biricik” olmanın bilinciyle avunur.

Ben soruları cevaplardan daha çok severim. İçinde boğulduğum çatışmalara, zehirli çelişkilere, bağımlısı olduğum takıntılara yenik düştüğümü, bunun o kadar kötü olmadığını sıradan bir ömrün fırtınalı kıyılarında dolaşarak ve epey kayıp vererek öğrendim. Bu “yenilgiler tarihinden” geriye tam ne kaldı bilmiyorum. Görebildiğim, sadece kendime göre eşsiz bir hikâyeler koleksiyonuna sahip olduğum.

Onları anlatabilmek için henüz annemin karnındayken, mırıltılarını, inlemelerini, iç çekişlerini işiterek öğrendiğim buruk melodili bir dilim var. O dille dünyayı kavramaya, kendimi anlamaya, bu dünyadan gelip geçişimi anlamlandırmaya çalışıyorum. Kendimi hikâye ederken, bağırırken, ağlarken, yazarken, kelimelerin tılsımıyla hayatı çoğaltırken Yahya Kemal’in “Dil ağzımda annemin sütüdür” deyişini hatırlıyorum. Bütün bir insanlık için bu böyledir. Bu kadar basittir aslında. Onu, hak bellemek bile bu dünyaya fazladır. İnkârı ayıptır!

Ve dil nihayetinde insanı insana ulaştıran en sağlam köprüdür. Bir gün kendisini küçümseyenlerden intikamını sinsice alır. Geçmişle, gelecekle bağımızı koparmamak için anlattığımız hikâyeler, sahip çıktığımız dil bizi hakiki benliklerimize kavuşturur, hayatı ebedi kılar çünkü. En bozulmamış hâlimiz de, en koyu karanlığımız da hep onun sürprizli oyunlarıyla, musikisiyle, anlam katmanlarıyla görünmez mi?

Hayatında hiç masal, hikâye dinlememiş, şiirin hakikatine henüz kavuşmamış bir insanın bile daha ilk karşılaşmada dilin masumiyetini, vahşetini ürpererek sezebilmesi ne garip, değil mi? Rüyasında sislerin içinden kuru dallar gibi yükselen geyik boynuzlarını, gölgesinde mektup yazdığı salkımsöğüdü, hayalinden çıkmayan soylu ve yorgun bir yüzü, gelmeyeceğini bildiği hâlde beklediği aşkın sonsuzluğunu, toprağa düşen yağmur tıpırtısını, sonrasında tüten kekremsi insan kokusunu, dilini tutkulu bir âşık gibi sevmeden nasıl anlatabilir ki insan?

Peki, siz hiç ahlat ağacı gördünüz mü? O ağacı, yarasını yalayarak okşayan bir kedi gibi tırtıklı diliyle güzelleştiren şairle tanıştınız mı?

Bu dünyaya misafir olduğu kırk sene boyunca çocuk, kelime, anne, harf, şair, dost, bulut, ağaç, mektup, sevgili, kedi, kuş ama belki de en çok “mavi bir kelebek” olan Didem Madak, ah’larını, sevmenin buğusunu, duayı, zamansızlığı anlattığı şiirlerinde insanla dil arasındaki kadim ilişkiyi sadeliğiyle çıplak kılıyor: “…İnsan çıtır ekmeği ısırdığında/ Kırıklar dolar kucağına/ İşte orası umudun tarlasıdır./ Ve orada başaklar ağırlaştığında, / sayısız ah dökülürdü toprağa… İç ses, diye söylendim/ Ve ah dedim sonra/ Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim/ …/ Dallarına salıncak kurardı çocuklar,/ Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar./ Meyveleri tatsızdı/ Eski bir lanetten dolayı/ Herkes dişlerdi acı meyvelerini,/ Ve herkes söverdi ona./ İsmini yazardı herkes onun bağrına./ Ah derdi, o ah!/ …/ Bıçağın ucundaydı insanların hafızası/ “İnsan unutandır/ ve insan unutulmaya mahkûm olandır”/ Tanrı şöyle derdi o zaman: Ah!/ …/ Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının Tanrım,/ Ulaşılmazdı,/ Sen sarılmak istesen ona,/ O sana sarılmazdı./ Ne çok dikenin vardı Tanrım!/ Ne çok isterdim,/ Sana sarılamazdım./ Ve şöyle derdim o zaman: Ah!”

Günlerdir çocuk kalabilmiş bilge bir şairin “Grapon Kâğıtları”ndan şeffaf kayıklar yapıyorum. İroniyle acılaşmış “Pul Biber Mahallesi”nde avarelik etmekten yorulunca “yuvama” dönüyorum. Sonra “Ah’lar ağacının” altına çöküp beni büyüten kederlerim, küçük sevinçlerim, kayıp hayallerim ama en çok da Tanrı’nın bize bağışladığı “dil mucizesi” için şükrediyorum. Tanrım, “Bir şair kaderini, ölümü nasıl çağırır, onu nasıl incelikle yazabilir” diyorum: “Gülümsedim o sıra,/ Bazen sevinirim,/ Sevinmek nedense hep yedi yaşında/ Ve… ah dedim sonra,/ Ah!../ Bazen Ah, diyorum durmadan,/ şimdi ben ahlatın başında,/ otuz iki yaşımda./ Ahlar ağacı gibi./ Rengârenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,/ Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,/ İstedim, hep istedim,/ Sen iste derdim, iste yeter ki/ Vereyim./ Her istediğimi verdim./ Arttım, fazlalaştım,/ Eksikli yaşamaktan./ Ahlar ağacıyım, gibisi fazla./ Başka bir şey istemem/ Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,/ Hesabımı tam vermekten başka./ …/ Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek/ Ve kaybolmak istiyorum o dalgınlıkta.

Ona bu dünyanın yüzüne bakıp “senden korkmuyorum” dedirten, dilini kendiliğinden dikenli, sessiz ve isyankâr kılan loş ruhunun dehlizlerinde gizlice dolaşmak istiyorum. Dilin dibi kurcalanabilirmiş gibi ona “mavi kuşlar, mavi çocuk mezarları” düşleten acılarını düşünüyorum geceleri. Şiirlerinde dilinin zarafetiyle gösterdiği yalnızlığını kazısam altından hepimize benzeyecek “vahşi bir puhu kuşu” çıkacak diye ürküyorum.

Dili böyle “ölesiye” bir tutkuyla okşayamadığımdan belki dönüp yine yalnızlığımın üstüne kapanıp, çaresiz kendimi kâhin dilinin kucağına bırakıyorum: “Güçlü bir el silkeledi beni sonra/ Sanırım Tanrı’nın eliydi,/ Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,/ Çok şey görmüşüm gibi,/ Ve çok şey geçmiş gibi başımdan/ Ah dedim sonra,/ Ah!/ …/ İç ses diye söylendim./ Gel!/ Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla./ …/ Vasiyetimdir: Bin ahımın hakkı toprağa kalsın…

Didem, dilinin buğusuyla ıslanan gamzelerinden serçeler su içiyorlar hâlâ, Ah!

(Ah’lar Ağacı, Didem Madak, Metis Yayınları)

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…

GörselOnu gördüğümde cılız kollarıyla sarıldığı akordeonun körüğünden çıkan hava akımıyla kanatlanıp göğe yükseliyordu. Öylesine meleksi, yumuşak, hafifliğini kendiliğinden belli eden ifadeyle epeydir karşılaşmamıştım. Güneşin altında başaklar misali ışıldayan saçları, bembeyaz dişleri ve yüzünü neşeli bir papatya tarhı gibi gösteren çilli yanaklarıyla kalabalık caddenin köşesinde öylece duruyordu. Yanındaki bebek arabasını birkaç adım sonra fark ettim ve nedense bunun bir davet olduğunu hissedip yanına gittim. Konuşmadık. O körükten yükselen deniz buğulu melodi son notasına kadar havada eridi. Önümüzden geçenlere bakıyorduk ama kimse bizi fark etmiyordu. Yaşamıyorduk, hiç var olmamıştık. Öylesine kesif bir yabancılaşma…Oğlu çıldırtıcı korna seslerine, kalabalığın uğultusuna ve lodosla savrulan toz bulutuna inat derin bir uykuya dalmıştı.

Karşı kaldırımda biriken insanlar tabutu omuzlayarak cenaze arabasına yerleştirdi. Caminin yanındaki çiçekçi bir kadınla pazarlık yapıyordu. Suya koyduğunda gevşeyip kendisi gibi katmerlenecek pembe erengülleri gönülden istediği o kadar belliydi ki. Baharın kalp çarpıntısı çapkın gülümsemesine yansımıştı. Mağazadan çıkan siyah gözlüklü bir kadın zarif bileklerini daha da güzel gösteren ayakkabılarının kirlenmemesine özen göstererek elindeki paketleri şoförüne verip arka koltuğa yerleşti. Köşedeki kafenin önünde eski bir paspas gibi yayılıp burnundaki sineğe bakan iri köpeğin umurunda değildi dünyanın yorgun kıpırtısı. Yalnız bir kumru rengârenk çuha çiçeklerinin güvenli saksısına yerleşiverdi. Küçük, sıradan sahnelerin de pekâlâ sarsıcı olabildiğini söyleyen bir film karesine yanlışlıkla girmiş gibi tedirgindik. Aceleci hayatlar mütemadiyen birbirine teğet geçiyordu. Kimse kimseyi fark etmiyordu. O anda haftalardır yatağımın tam karşısındaki rafta duran kitabın kapağındaki Virgina Woolf’un soluk silueti belirdi. Bulutlar umudunu kaybetmiş bir kadının yüzü gibi aniden karardı ve sonunda hiddetle içini boşalttı. Kalabalık dağılmaya başlayınca içimde bir çıtırtı duydum. Hemen eve dönüp yıllar sonra yeniden Mrs. Dalloway’i okumak istedim.
 

“Romanlarıma inanç duymadım”

Daha evvel yazmıştım, ben öyle çılgın bir Woolf hayranı değilim ama olgunlaştıkça onun kimselere benzemeyen anlatımını –hâlâ garip bir boğulma hissi yaratsa da– daha çok seviyorum. İnsanın kristalleşmiş “iç yaşamını” onun kadar çıplak, müdanasız ve coşkulu anlatabilen az yazar vardır. Dünyaya yabancılaştığı ölçüde insanın toprağın altında kalan köküne yaklaşır o. Hayranları bilir, “gerçekliği” eğip bükerek, duyguların içini boşalttıktan sonra bilincin dağınık parçalarını birleştirme ustasıdır Woolf. Yazar dostlarını küçümseyen, huysuz ve epey hırslı olduğu için arada rol yapan sesi, günlüğüne “Asıl hayat yazmaktır, budur heyecan veren, okunmak değil” dese de, kitaplarının hangi gün ne kadar sattığını kontrol edip defterlerine kaydedecek kadar çok istiyordu okunmayı. Yani kibri, yalnızlığı, koyu bencilliğiyle hakiki bir yazardan bahsediyoruz.

İnsanı birkaç saniye içinde değiştiren küçük anların ne kadar sarsıcı olabileceğini bir kadının tek bir gününe kocaman bir hayatı sığdırarak anlatabildiği ve bunu 1920’li yıllarda Joyce’a, o dönemde sevilen ve okunan Henry James’e, Thomas Hardy’ye ve J. Conrad’a rağmen yapmaya cüret ettiği için seviyorum onu. İncelikli ama bazen yoran anlatımıyla çağıl çağıl akan zihnini gerektiğinde kımıltısız bir ânın üzerinde dondurabilmesine ve o ânı parçalayarak esnetebilmesine hayret ediyorum çünkü. O bilincini kendi kuyusunun dibine çeken zihinsel hastalığına rağmen ne yaptığının farkındaydı ve tutkuyla yazıya sığınan bütün yazarlar gibi onaylanmak ve hatırlanmak istiyordu: “Şimdi galiba ilginç sayılan yazarlardan biri olabilirim –büyük demeyeceğim– ama ilginç sayılan yazarlardan biri miyim? Garip şey, onca kendimi beğenmişliğime rağmen, şimdiye kadar romanlarıma pek inanç duymadım ya da onların benim dışavurumum olduklarını hiç düşünmedim.” (20 Nisan 1925)

İç içe geçen hikâyeler…

Kim bilir belki içtenlikle yazmıştı bu cümleleri ama bunun ne önemi var? C. Dalloway, kâhin-deli şair Septimus, Richard ve toplumun hastalıklı halini anlatmak için kullandığı karakterlerle hatırlanan bu roman, 1925 yılında yayımlandı ve kısa sürede daha çok tanınmasını sağladı. Deliliği, aşkı, yalnızlığı, hayat oyununun dışına çıkarak yaşayanların dünyasında, “Clarissa bile değilim sadece Mrs. Dalloway’im ben” diyerek var oluşunun anlamsızlığını sorgulayan bu kadını nasıl yaratmıştı Woolf? Neden bütün kahramanları bir gece içinde kendilerini hapsettikleri kör tutsaklıktan kurtulmak istiyordu? Sonunda intihar etmesini istediği genç şair Septimus’u yazarken kendi ölümünü planlıyor muydu? Romanı ilk okuduğumda böyle sorular soruyordum.

Cevapların bazılarını günlüklerinde, bazılarını da Cunnigham’ın bu romandan yola çıkarak yazdığı daha sonra sinemaya da uyarlanan filmde bulmuştum. Hatta daha ziyade çarpıcı diyaloglarıyla,Saatler’i de ölümsüz kılan yetenekli oyun yazarı David Hare’in senaryosunda. Cunnigham’ın Virgina Woolf’un hayatı ve üç farklı döneme ait hikâyeleri birleştirerek yazdığı Saatler’in zekice tasarlanmış kurgusunu, önce romanı okuduğum halde filmi izlediğimde çözebilmiştim. Mrs. Dalloway’i yıllar sonra tekrar karıştırırken pişmanlıklarıyla kavrulan kahramanları sayesinde o bölümü hatırladım: “Otuz yılı aşkın bir süre sonra Clarissa’nın zihninde berrak bir biçimde canlılığını koruyan tek şey, ayaklarının altında bir öbek sararmış yaprakla, alacakaranlıkta verilen bir öpücük ve kararmakta olan havada sivrisinekler vızıldarken bir havuzun çevresinde yapılan yürüyüştü. O ânın benzersiz mükemmelliği hâlâ geçerli, mükemmel olmasının bir nedeni de, o zamanlar, daha çok şeyler vaat eder gibi görünmesiydi. Şimdi artık biliyor Clarissa: An tam o andı, tam o an. Başkası da olmamıştı.

Görsel
Eksiklik duygusu

Böyle oluyor galiba; çoğu kez o andan daha iyisinin olmayacağını bildiğimiz halde mutlu olma ihtimalini hep gelecekteki müphem bir rüya için erteliyoruz. Ve sona doğru yaklaşırken zihnimizde yaşattığımız mutluluk vaatleri birer birer silinmeye başlıyor. Arzuladıklarımızın zihnimizde yaşattığımız “eksik bir hayalden” ziyade belki de çoktan geçmişe gömdüğümüz benzersiz bir an olduğunu çok sonra idrak edebiliyoruz. Filmde şair Richard’ı oynayan Ed Harris, Bayan Dalloway diye hitap ettiği gençlik aşkı Clarissa’ya, pencereden atlayarak bütün acılarına son vermeyi isterken sayıklıyordu: “Bir yazar olmak istemiştim, o çiçekleri kollarında taşırken nasıl göründüklerini, elimdeki havlunun nasıl koktuğunu, dokununca nasıl bir his verdiğini, bütün hissettiklerimizi anlatmak istedim. Seni, beni… Bir zamanlar biz olan şeyin hikâyesini, dünyadaki her şeyi, karmaşık olan her şeyi… Ama başaramadım. Neyle başlarsan başla elinde hep daha azı kalıyor, kahrolası saf gurur ve aptallık.” Ben Woolf’un yazı serüveninde de hep buna benzer bir “eksiklik” yarası, kendisinde olmadığına inandığı o “kayıp parçayı” bulmak için bütüne kavuşma arzusu görüyorum. Ama onu yazar yapan biraz da böyle bir “kırbaçlanma” hali değil mi zaten?


Ani bir aydınlanma

Micheal Cunnigham, Saatler’de Woolf’u çalışma odasında, garda, tenha bahçelerde, nehir kenarında, ölü bir kuşun yanında uyurken hayal etti. Onun yazı sancılarını farklı hikâyelerle buluşturup başka bir roman yarattı. David Hare, o senaryoyu yazarken Woolf’u, Dalloway’i muhteşem cümlelerle ebedileştirdi. Milyonlarca insan Mrs. Dalloway’i sinema sanatıyla öğrendi, hatırladı. Ben küçücük, beklenmedik sürprizli bir ânın içinde durup eksik kalmaya mahkûm duygularımla yüzleşince eve dönüp romanın yeni baskısını okumaya başladım.

Okurken varoluşun kıvılcımlarını gölgeli kuytusunda barındırdığı halde ıskaladığımız o anları düşünüp, geçmişlerini avuçlarında kaygan bir nehir taşı gibi taşıyanların iç sesleriyle konuştuğu Mrs. Dalloway’e döndüm. Roman pişmanlıklarımın sesini hem kışkırttı hem de buruk bir mutlulukla yatıştırdı. Hayatını yeni baştan yaşamayı isteyen Clarissa o anlardan birisini seçiyordu Londra sokaklarında yürürken: “Ani bir aydınlanma oluyordu, insanın önce kontrol etmeye çalışıp sonra da, yanaklarına yayıldığını görünce koyuverdiği kızarıklık gibi, hani uzak bir köşeye kaçıp, orada titreyerek dururken, incecik derisini yaran, fışkırıp çatlaklara ve yaralara müthiş bir avutma gücüyle dolan şaşırtıcı bir anlamla, vecd içinde kabaran dünyanın üstüne geldiğini hisseder ya insan! Sonra, o an için, bir aydınlanma görmüştü; çiğdemin içinde yanan bir kibrit; neredeyse dışa vurulan bir iç niyet. Ama yakın olan uzaklaşmış, sert olan yumuşamıştı. Geçmişti o an.”

Vişne rengi bir tenhalık

Virginia Woolf haklıydı; zihnimizi parçalayan, bizi tek bir ânın mutluluğundan alıkoyan benlik çok kararsız bir şey. Taze bir nergis demetinin üzerinde, akordeon çalan kızın gözlerindeki aldırışsızlıkta, geleceğinden habersiz sokak ortasında uykuya dalmış bebeğin ılık uykusunda, unutulmuş bir itirafta, eksik kalan sarılma hayalinde, masmavi bir rüyada, aslında kırık kalan parçalardan oluşan gümüşi bir aydınlanma ânında saklı o an!

Ve geçti sandığınız hiçbir ‘an’ geçmiyor, biliyorsunuz değil mi? Bir gün kalabalık caddenin ortasında akordeon çalan güzel bir kızın yanında durup bir gününüzü, bir ânınızı düşünüyorsunuz. Belki Mrs. Dalloway gibi insanları içgüdülerinizle tanımak istiyorsunuz. Herkes başka bir yöne doğru koşturuyor. Her şeyin içinden “bir bıçak gibi keserek” geçiyorsunuz ama aslında her şeye dışarıdan bakıyorsunuz. Ne gençsiniz, ne de yaşlı. Ne doğru dürüst sevmeyi biliyorsunuz ne de sevilmeyi. İçinizde bazen okşayan bazen de perişan eden vişne rengi bir tenhalık var. Sonra hiç beklemediğiniz bir anda filmdeki o kadın gibi mırıldanıyorsunuz. Ama artık sizi kimse duymuyor… İçimde her şeyin mümkün olabileceği gibi bir his vardı, kendi kendime şöyle dedim, işte mutluluğun başlangıcı bu ve her zaman daha fazlası olacak. Hâlbuki o başlangıç değildi, o mutluluktu, tam o andı işte!

1 Yorum

Filed under FİLM, KİTAP