‘Hayat denen o berbat şey’ anlam kazanınca…

Görsel

İnsan kim olduğunu anlamak için okur, derler. Edebiyatı tarif edenlerin sık kullandığı bir cümledir bu ama resmin bütününü yansıtmaz. İnsan kendini anlamak için yazar ve okuyanlar benliklerinin gölgeli kıvrımlarında ilk kez dolaşıyormuşçasına bilinmeyenlerini keşfeder. Okur ‘şimdiki an’ın içinde yaşarken hikâyenin kurgusuyla, olay örgüsünün nasıl gelişeceği ve sonuçlanacağıyla pek ilgilenmez ancak kurgusal bir metin yazarken kendini en rahat bırakan yazar bile o maceranın nereye doğru akacağını hiç değilse sezgisel olarak hesaplar. Hayat da hikâye gibi durağan değildir elbet; kabarır, derinleşir, yoğunlaşır, eksilir, çoğalır, çelişkilerle karmaşık hale gelir ama biz yaşarken bunu bütünlüklü bir bakışla kavrayamayız. Hayat gözümüzün önünde usul usul akmaktadır ama bizim engel olamayacağımız türden garip, kaotik bir ruhu vardır. İşte roman sanatı, kimi zaman bu doğal ‘savrukluğu’ okuyarak görmeyi de öğretir bize. Böylece edebiyatın sadece her gün tanık olduğumuz olaylarla insanı nasıl değiştirdiğini izlemeyiz, onların ‘iç hikâyesiyle’ birlikte tecrübelerimizi dönüştürecek zengin bir kaynak da bulmuş oluruz.

Kristalize olmuş duygular

Alman modernizminin en önemli temsilcilerinden Alfred Döblin’in başyapıtı kabul edilen, eski bir hükümlünün hikâyesinin anlatıldığı Berlin-Aleksander Meydanı modern yapısı ve sürprizli anlatımının yanı sıra okura böyle geniş bir imkân da sağlıyor. Romanın ‘çok sesli’ kahramanı Franz Biberkopf, hapisten çıktığında 1920’lerin Berlin’iyle karşılaşıyor. Orada gördüğü sadece insanın ürkütücü yüzü, yoksulluk, işsizlik, dünyayı bilinmeyen bir karanlığa sürükleyen ‘nasyonel sosyalizm’ değil. Okur, ne olacağını henüz bilmeyen bir roman kahramanının sancılarını, yazarın akan, tıkanan, savrulan, dibe vurup tekrar yükselen cümleleriyle takip ediyor. Gün ışığına henüz çıkmamış, ruhun kuytusunda kristalize olmuş duyguların kâinatın büyük boşluğunda çarpıp parçalanan sesi, belki de en sarsıcı yanı romanın.

Yazar romanın başında, bu çok parçalı yapıyı basitçe özetlemek ve onlarca hikâyeyi neden tek bir insanın etrafında toplamak istediğini açıklamak istercesine okura sesleniyor: “Şimdi Berlin’de yaşamak ve iyi bir insan olmak istemektedir… Hiç beklenmedik bir anda gelen ve alınyazısını andıran bir şeyle savaşmaya başlar… Fakat her defasında kendini toparlar, ayağa kalkar ve güç bulur. Sonra bir darbe daha yer. Alçaklıkla dolu. Ve günün birinde yumruğu yer suratının ortasına. Çok vahşice vurulmuştur… Sonunun geldiğine inanmaktadır. Bu sonu kendi eliyle hazırlamak isterken, şimdi anlatamayacağım bir şekilde, gözü açılıverir. Her şeyin nedenini görür ve kavrar. Bu neden kendisidir. Bomboş yaşamıdır. Onu birden anlamaya başlar. Yaşam denilen o berbat şey anlam kazanır. Franz Biberkopf zorla kişiliğini bulmuştur… Bu adamın başından geçenleri, onun gibilerin görmesinde ve işitmesinde fayda var.”

Modern Alman edebiyatının öncüleri arasında sayılan Alfred Döblin’in toplumsal gerçekçi eserlerinin yanı sıra bu romanda olduğu gibi bilinç akışı tekniğini kullandığı ve James Joyce’un etkisinde kaldığı söylenir. Doğrusu, kitabı okumaya başladığımda edindiğim ilk izlenim özellikle dili itibarıyla kendisine bambaşka bir yer açtığı oldu. Bu ‘farklılaşmayı’ bilerek oluşturduğu söylenemez, zira üslup bilinçle belirlenen bir özellik değildir yazı sanatında. Zorlama olanlar hemen hissedilir, okur yazarın bunu neden ve nasıl yaptığını satır aralarında yakalar.

Psikanaliz merakı

Döblin’in hayatının ve eserlerinin konu edildiği metinlerde, sıkça kullandığı kolaj tekniğinden bahsedilir. Evet, bilhassa bu romanda borsa raporları, reklamlar, hukuk metinleri, şarkılar, hikâyeler, fıkralar, masallar gibi farklı türleri bir araya getiriyor Döblin ama bence Berlin- Aleksander Meydanı kült bir roman olabilmesini, yazarın insana daha derinlikli bakabilen psikanaliz merakına da borçlu. Öğrencilik yıllarında nöroloji ve psikoloji de okuyan Döblin, 1903’te yazdığı Siyah Perde’de, birbirinden bağımsız olayların oluşturduğu kaderin gücünün tesadüflerle belirlendiğini savunmuş. Bu romanda aynı düşünceyi destekler bir anlatımı var. Birbirini takip eden dokuz bölümde, bağımsız gibi görünen yüzlerce hikâyenin anlatıcısıyla; iç seslerin, hayallerin, sayıklamaların, monologların yer değiştirişiyle ortaya çıkan katmanlı anlatım, edebiyat tarihinde bir ilk değil kuşkusuz ama toplum içinde varoluş mücadelesi veren bireyin kendisiyle ve dünyayla çatışmasını çarpıcı, sinematografik görüntülerle anlatabilen gücü itibarı ile benzersiz.

Berlin-Aleksander Meydanı’nı okumak, geleneksel roman kurgusunu tercih edenler için pek kolay değil. Yaklaşık 500 sayfa boyunca yazar kahramanından yükselen çığlıklarla dünyaya, sisteme, hayatın eksik kalan sayfalarına itiraz ediyor, okuru çaresizliğiyle yüzleştiriyor, zihnine o ana kadar tanımadığı düşünce/duygu kırıntılarının tohumlarını usulca bırakıyor. Daha ne olsun dedirtecek türden ‘zor’ bir roman mı, evet ama iz bırakacağı kesin.

Görsel

Fassbinder televizyona uyarladı

Yüzyılın en önemli sinemacılarından Rainer Werner Fassbinder’in Berlin-Aleksander Meydanı’nı televizyon için 16 saatlik bir filme (diziye) dönüştürme çabasını romanı okuyanlar daha iyi anlayacaktır. Bu romanı bir kent kitabı olduğu, yeraltı dünyasını iyi anlattığı, sokak insanının dilini argo deyişlerle de aktarabildiği veya Avrupa’da yükselen faşizme direnen ruhu itibarıyla mı tercih etmişti? Muhtemelen bütün bu unsurlar yönetmeni cezbetmişti. İşte bunlar okuru da aynı nedenlerle çarpacaktır. Üstelik hiç tükenmeyen merak dürtüsünü sürekli diri tutarak. Dördüncü kitabın başında bakın anlatıcı ne diyor: “Franz Biberkopf’un başına gelenler bahtsızlığından değil. Okur olup bitenlere şaşırıp sorabilir: Ne var bunda? Fakat Franz Biberkopf okur değil ki! O ilkesinde bir hata yaptığının farkında. Ancak nerede bilemiyor. Ve çok üzülüyor. ”

Döblin, okura her şeye rağmen çarenin insanda olduğunu edebiyatın hakikatiyle hatırlatırken ruha jilet çizikleri atmayı ihmal etmiyor.

* Everest Yayınları

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s