Aşk Coğrafya Tanımaz

Görsel

Nerede okuduğumu tam hatırlayamıyorum ama hayatla edebiyatı ironik bir önermeyle ayırıyordu; “Hayatımızda sekizinci bölüm bittiği zaman sayfaya dokuzuncu bölüm yazacak kimse yoktur.” Bunu söyleyen yazarın muradı, hikâyenin ileriye doğru sürüklendiği ancak hayat gibi geriye doğru anladığımız gerçeğini hatırlatmaktı sanırım. Belki bu noktada durup önce şunu sormalıyız; romanlardaki bölümler arasındaki geçişler gerçekten hayattaki kadar keskin veya muğlak olabilir mi ya da çok katmanlı, uzun bir zamana yayılmış ‘hayat hikâyeleri’ içeren romanların  ‘gerçekliği’ okurun edebiyat algısına nasıl yansır?

Kahire’li yazar Ahdaf Souef’in yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Aşkın Coğrafyası’nı okurken zihnim buna benzer sorularla meşguldü. Roman esas itibarıyla 1900’lü yılların başında İngiltere’den Mısır’a giden Lady Anna Winterbourne’la neredeyse yüzyıl sonra gazeteci Isabel Parkman adında bir gazetecinin ‘yollarının’ bir sandıkla kesişmesinin hikayesi. Sandıkta keşfettiği günlükler, defterler, mektuplar daha sonra çağdaşı olan ve Kahire’de yaşayan başka bir kadına götürecektir onu. Evet, kabaca böyle özetlenebilir ancak ben böyle ‘çok katmanlı’ romanların bu türden özetlerle anlatılmasını çok doğru bulmuyorum. Yazarın okuru daima bilinmez ve sürprizli bir geleceğe davet eden heyecanlı çağrısını da biraz perdeliyor sanki. Ve hikaye tam da özetin bittiği yerde başlıyor aslında.

Kitabın kapak tanıtımında, bu romanın biçim itibarıyla tanınmış Latin Amerikalı yazarlardan Marquez ve Allende’i hatırlattığı yazıyor. Kısmen doğru ancak Soueif’in daha ilk sayfadan itibaren kullandığı dil ve kurduğu atmosfer onlardan epey farklı. Bu roman, içinde bulunduğumuz yüzyıla kimi güçlü yazarlarla damgasını vuracak olan ‘neoklasik’ türün iyi örneklerinden biri olarak kalacak bana kalırsa. Kitabın hemen başına konmuş yüzyıllık aile soyağacı şeması, bize aşina olduğumuz klasik eserleri veya Marquez’in romanlarını hatırlatıyor belki ama anlatım teknikleri, üslubu ve tarihe ‘devrimci’ bakışı itibarıyla onlardan ayrılıyor.

Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var; roman isminin çağrıştırdığı gibi sadece aynı yüzyılın başında ve sonunda başlayan aşk hikayelerinin buluşmasından ibaret değil. Daha çok farklı dönemlerin siyasi çalkantılarının, bilinmeyen gerçeklerin, muhteşem coğrafya tasvirlerinin, puslu hayallerin, toplumlun kadim geleneği anlatan satırların, tarihi dokunun, duyguları gün ışığına çıkaran içseslerin arasında makul ve sağlam bir yerde duruyor. Bu dengeli kurguda yazarın İngiltere’de edebiyat okumasının, doktorasını dilbilim üzerine yapmasının, hali hazırda The Guardian’da güncel politika ve kültür yazıları yazmasının da katkısı vardır mutlaka diye düşünüyorum.

Beni romana çeken bu saydığım unsurlardan çok sadeliğiyle derinleşen anlatımı oldu. Hikayenin anlatıcısı Kahireli Emel, Isabel’in kendisine getirdiği mektup ve günlükleri bir romanda anlatmaya karar verdiği andan itibaren şahit olduğu gerçekliği yeniden kurgulamaya karar veriyor. Bir anlamda kendi gerçekliğini edebiyatın imkanlarıyla yeniden üreten bugünkü roman anlayışına zarif bir selam da gönderiyor.

imagesBütün hayatı önünde duran bir kadını anlatmak için yazdıklarını düzenleyen, değer verdiği nesnelere dokunan anlatıcı-yazar, onu her daim yanı başında hissediyor. Anna’nın etrafından gizlediği keder bulutlarına, küçük sevinçlerine, düşlerine, çaresizliğine, bazen kötücül düşüncelerine şahit oluyor ve bu esnada kendi benliğiyle buluşuyor. Anna’yı penceresinden dışarı bakarken görüyor. “Vakit gece, gece olduğunda ısrar ediyorum. Kalenin ışıkları ile kentin ışıkları arasında siyah, boş bir alan uzanıyor önünde. Fırçalanmış yumuşak saçları boynuna ve omuzlarına doğru iniyor”. Böyle anlatıyor anlatıcı romanın içindeki roman kahramanını. Onu ve bir asırlık hikayenin içinde dolaşan herkesi görüyor, onlarla konuşuyor, anlattıklarını kendi çağının ve hayatının diline tercüme ediyor.

Siyasi, kültürel tarihin, hakikatin farklı veçheleri arasında dolaşırken, yeni Mısır’ın devraldığı arkeolojik mirası, camileri, kiliseleri, kutsal tapınakları değişen özellikleriyle tarif ettiği, farklı inançlara sahip bir toplumun birbirlerine inançla sarılmasını, yabancılaşmasını anlattığı bölümlerde, roman sanatını sadece diliyle değil, hikayeye iyi yedirilmiş, sıkmayan bilgilerle zenginleştirdiğini de fark ettim ve doğrusu hoşuma gitti. ‘İnsanı’ bütün duygularıyla sıkmadan anlatan ve bunu toplumun panoramasını incelikle çizerek yapabilen fazla yazar kalmadı korkarım.

Üst üste yığılmış hikayelerle ve farklı roman teknikleriyle inşa edilmiş romanı anlatmak için bu alan yetmez, yazıyı çarpıcı bölümlerden biriyle bitirelim. Anna’nın hikayesini yazan Emel, kendisine sandığı getiren Isabel’e Arapça kelimeleri ve dilin yapısını anlatıyordu: “Kalb: Kalp, çarpan kalp, şeylerin merkezindeki kalp. Tamam mı?…Sonra her kökün alabileceği belirli sayıda biçim vardır, neredeyse bir şablon gibi. Bu durumda ‘kalb’ köküyle ‘kalab’ yapabilirsin; Yenileme, yıkılma, baş aşağı olma, zıttın yapma; buradan ‘maklab’..Baş aşağı; ‘Mutakallib’: Değişebilir ve ‘inkilap’; devrim..Yani her şeyin kalbinde yenilgilerin başlangıcı var; kalbe ne kadar yakınsanız yenilgiye o kadar yakınsınız. Aşağıdan başka gidecek yer yoktur: Öze ulaştığınızda mahvolursunuz”.

Edebiyat  bir anlamda aynı kökten gelen bütün kelimelerin ‘uzaktan kardeş’ olması gibi… Kökü her zaman iyi anlatılmış hikayeler ve ‘insanla’ besleniyor.

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s