Erken sonbahar ve Seyhan Erözçelik

GörselArkasına bakmadan giden küstah yaza hiç aldırmadan, tenha bahçelerde dolaşan serseri kedilere, döne döne düşen kuru yaprakların sessizliğine, kırık banklarda oturan ihtiyarların durgunluğuna eşlik ederken hayallerimle avunuyordum. Erken sonbaharı müjdeleyen rüzgârlarla yelkenliler misali şişen perdeler yazma arzumu kışkırtmıştı. Yeni mevsimi iştiyakla karşılayan ışıklar, onun önünde secde eder gibi usulca eğilecek, sular hafiften ürperecek, akşamüstleri boğazın laciverdi suları bakır rengine bürünüp güzelliğine inananı mest edecek, diyordum.


Geçmiş sonbaharlardan kalan hatıralarla yaşama hevesimiz büyüyecekti. Ben insanı huzurlu kılan bayram yazısının rehavetiyle biraz gevşeyecektim. Günlerdir gezdiğim cami avlularında, bakışlarıma değen insanların manevi âlemine açılan ruh halini anlatabilmek için uğraşacaktım.
 Okumak istediğim bir yazının kırık dökük cümleleriyle oyalanmak beni iyileştirecekti belki. Beceremesem de ilahilerin, duaların, teravihinin, zikrin kalbi nasıl yumuşattığını kelamın kudretine sığınarak yazmayı deneyecektim. Acının, bizi insan kıldığını, ‘yaralayanın’ aslında gün gelip bizi iyileştirebildiğini fısıldayacaktım size.


Amak-ı Hayal
 vardı çantamda. Ruh ve madde arasında varlığın hakiki manasını arayan Raci’nin hayali yolculuklarını okuyordum arada. Mezarlıktaki kulübesinde yaşayan Aynalı Baba ile konuşup duran Raci’nin puslu zihni her katmanda biraz daha derinleşip açılıyordu. Karanlık ruhunun önünden bir perde kalkınca diğerine hazırlanıyordu. Onunla birlikte Hiçlik zirvesine, Zerdüşt diyarına, Kaf Dağı’na, kimsenin ayak basmadığı tımarhanelere gidip hem eğleniyor, hem de öğreniyordum. Ramazan’ın uhrevi ahengine, sadeliğine yakışır bir kitap, diyordum içimden. Yine edebiyatın şefkatine sığınarak iyileşecektim.

O hikâyelerle dolaşırken Seyhan aradı. “Naber, nasıl gidiyor, iyi misin, bütün şiir kitapların birer birer tekrar gün ışığına çıkıyor. Ne güzel değil mi” dedim. “Evet, çok seviniyorum ben de” dedi heyecanla. Öyle konuştuk biraz. “Neden acele ediyorsun, ne bu telaş bir durup kendine biraz baksana sen” diye söylendim arada. Homurdandı her zamanki gibi. Manava girdim, taze barbunya arıyordum. “Neyse, sonra konuşalım” dedim. Kısa, yanık ot kokan bir sessizlik oldu. “Tamam, sonra konuşalım” dedi. İki gün sonra sabaha karşı Levent aradı. Ağlıyordu. Sustum. “Sonra konuşalım istersen” dedim. Kapattık. Sessizlik ağır bir taş gibi en dibe çöktü. Dünyanın müziği büsbütün sustu. Telefon yine çaldı. Ortak bir dostumuz daha aradı. Ağlıyordu. Sustum. “Seni sonra ararım” dedi. Kapattık. Yatakta öylece içi boşaltılmış bez bir bebek gibi oturuyordum. Kalkıp çalışma odama gittim. Seyhan’ın hediye ettiği gül ağacından yapılma kutuyu açıp kokladım. Biraz ağladım. “Tamam, Seyhan sonra konuşuruz o halde” dedim. Sustum.

 ‘Çiçeğin açması da bir tür şiir’

Şimdi onun çok sevdiği şair ve söz yazarı Bulat Okucava’nın karnı gıdıklayan harfleri birbirine sürterek söylediği şarkıları dinliyorum. ‘Ah Arbat’ diye iç çekip, sözcükleri yumuşatarak uzatıyor şair. ‘Ah Seyhan, Ah’ duramadın, diyorum. ‘Gül ve Telve’ kitabının’ 16. Falına ek olarak koyduğu Okucava şarkısının sözleri geliyor aklıma. Kitabı fal bakar gibi açıp buluyorum o şiiri: “Geçmiş dönmez, mümkün değil, yas tutulacak bir şey yok bunda./ Her devrin kendine ait bir güzelliği var/ Ama gene de üzülüyorum işte/ Artık yemek yiyemeyeceğiz/ Aleksandr Sergeyeviç’le, Yar Meyhanesi’ne gidemeyeceğiz iki kadehliğine.” Sonra o kaseti kapının önüne bıraktığı günü hatırlıyorum. O zaman birbirine dolanan kaset bantları, saflığıyla şaşırtan ihanetler ve ‘çok acılı’ aşklar vardı. Dünya güzeldi, cep telefonu yoktu. Sokakların sarhoşluğundan sıkılınca birbirimizin evlerine sığınır şiirlerden ve eksik sevdalardan konuşurduk. Gürültülü kavga severdik. Ahizeli telefonların kordonları kavga ettiğimizde balkondan fırlatıp geri çekmeye yarardı. Bulaşık yıkamazdık, icap ettiğinde kirli olanları mutfağın tavernasında kırardık. Net olmak lazımdı! Öyle sever Seyhan.

O günler geçti, tortusu kaldı. Böyle bir günde ne yazacağımı tam bilmiyorum. Kontrolsüz bir yazı olacağı kesin. O ‘kontrollü’ yazılar, yazı sanatını, şiiri, edebiyatı ve her şeyi çok bilen yazarların işi. Ben Seyhan’ın tireli, kesik heceli, tıkırtılı, çıtırtılı, hışırtılı, kimsenin bilmediği dillerde yankılanın şiirinin benzersiz sesini severim. Onun ruh iklimine nüfuz edemeyen okur şiirine önce biraz yabancılaşabilir ama sanıldığı gibi ölçüsüz, hesapsız değildir Seyhan. Hayatta belki ama şiir yazarken asla öylesine sayıklamaz. Kendisin de vaktiyle tane tane izah ettiği gibi şiirlerinin bir bölümü hece ölçüsüyledir. Divan edebiyatını, geleneği, gazeli, uyağı, ölçüyü, tasavvufu, soneleri, maniyi, farklı biçimleri önemser. Onları kendi lisanında, bakışlarının aynadaki suretine değdiği yerde buluşturur. Ahmed Haşim, Yahya Kemal, Asaf Halet Çelebi, Behçet Necatigil, Oktay Rifat, William Butler Yeats ve Mandelstam; Kendisine el veren şairlere ölümüne sadıktır. Vaktiyle Yeats kitabımı denize düşürünce arkasından atlayıp kurtarmışlığı vardır. O kadar!

“Gül ve Telve’deki her fal birer hayattır ve bir hayatın değişik dönemleri” demiş. Onun hiç ezbere kendi şiirini okuduğunu hatırlamıyorum. Bugün onu size duyurabilmek için fal bakıyorum. Ama seçtiğim şiir fallardan biri değil. 24 Gül Yaprağı’nı açıp kendinden yaptığı alıntıyla başlıyorum: “Çünkü ben hayatta sadece zambakların, güllerin,/ manolyalar ve yaseminlerin niye açtıklarını, beni ne/ biçim sevdiklerini ve bende ne bulduklarını biliyorum./ Çiçeğin açması da bir tür şiir belki. Bilmiyorum…”

O şiirin ne olduğunu nasıl doğduğunu, nasıl öldüğünü iyi bilir. İnsanların yok oluşlarına anlam veremez ama şiirin farklı tınılarını yüreğiyle tanır. Kimse onun gibi sesiyle, garip jestleriyle, inadıyla, şımarıklığıyla, takıntısıyla, hüznüyle, neşesiyle daima kendisi kalarak yaşayamaz çünkü. O Bartınca, Çeçence, ‘Sansarca’ en çok da Seyhanca yazmayı, konuşmayı, uzun uzun anlatmayı sever. (Hangisinin ‘son konuşma’ olacağını bilebilir miyiz? Vedalaşmayı sevmediğini biliyorum. Eğer o gün sana barbunya aradığımı söyleseydim, bana eski usul manavları, çoktan unutulmuş cümlelerinle anlatırdın. Olsun, ‘son’ yok ki! Bugün ben senin sesin olup yükseleyim göğe): “Topuğuma kırağı battı/ Ve ben neden ölmedim?/ çünkü kırağı kalbimde/ Ruhum kırağı./ Çocukken topuğuma/ kırağı battı benim./ Annem söyledi,/ topuğuma kırağı batmış benim./ Ve ben o zaman ölmüşüm./ Yani ben bir kez öldüm./ Ben çocukken ölmüşüm./ Annem söyledi./ Bir daha ölmem./ Annem söyledi,/ ben çocukken ölmüşüm./ Bir daha ölmem ben./ (Ölüm, çocukluk hastalığıysa eğer!)

 Görsel


Hatıralar Dükkânı…

 İlk kitabı Yeis ile Tabanca’daki ‘Hatıralar Dükkânına’ giriyorum. Dediği gibi –elbette yağmur yağıyor. Seyhan neden o kitabı yazdığını anlatıyor ama yirmili yaşların henüz kabuklaşmamış ince diliyle: “Satıcıdan işitebildiğim kadarından anladığıma göre, dükkândaki mallar az çok hepimizin bildiği, yaşadığı hatıralardı. Osun! Zaten hepimizi müşterek kılan da, bu sıradan hatıraların bizde yarattığı kırık dökük tesirler değil de nedir?” Kitabı açınca içinden 83 kasımda yazdığı bir şiir düşüyor. İsmi ‘A la Garçon Saçlar’. Ekoseli bir kâğıda binlerce el yazısı arasında seçebileceğim, kendisi bizatihi şiir olan ‘şık’ harflerle yazmış. Bunun müjdesini verdiğimde nasıl sevindiğini hatırlıyorum. Yeniden basılan kitaplara girecekti belki ya da… Arkasında “Bu şiir kitaba hiç girmedi ama o kitabın şiiridir. Artık senin” yazıyor. Umarım bu yazıyla sahibine ulaşır. Aynı kitabın içinde eksik şiirleri de tamamlamış Seyhan. Eksik yazı, düşen harf, kaybolan şiir ve tashih hiç sevmez!


Şehirde Sansar Var
 kitabını elime alıyorum. “Esra, ne tuhaf bu kadar açık konuştum” diye imzalamış. Son sayfada, “Uzun zaman var ki, ithaf ettiğim şiirlerin üzerine, şiirin uyandırdıklarını eğri ya da doğru etkilediklerinden, isim yazmayı bıraktım. Oyun oynamak isteyenlere” yazıyor. “Bu harfler, kime, ne ifade ediyorsa” diye eklemiş. Gülümsüyor ve ürperiyorum“Irmaktan şu denize aktı hilal./ Yarada durdu su. Harf susturuldu./Kana kana içiyorum kendimi,/ Kanaya kanaya akıyorum ben./ Bacaklarından düşüyorum sana./ Üşüyorum. İçimden üşüyorum.

 ‘Yağmur Taşı’yla dua…

Tam da Seyhan’ın sevdiği gibi yaz denizinin pul pul kabardığı aydınlık bir öğle vakti. Çınarların arasından güneşle oynaşan denize baka kalıyorum. Kalabalık bir cami avlusunda cenaze namazı okunurken ben de çok üşüyorum. Üzerine dikilen begonyalar öylesine narin. Rüzgârla salınan tül yaprakları koptu kopacak. Mezarcı çiçekleri itinayla yerleştiriyor. “Güzel” diyorum. “Sırası bozulursa Seyhan çok kızar.” Bin yıl önce bir 13 mart günü tanışmıştık. Doğum gününde. Şimdi bambaşka bir gün işte. (Gelecekte bugün de kadim geçmişin bir parçası olacak.) Üstelik ölüme inat nasıl da taze, ışıl ışıl bir gün! Biraz bacaklarım titriyor. Düşmemek için dayandığım servinin reçinesi parmaklarımı yakıyor. Biliyorum duyuyor bizi, şiiriyle hatırlatıyor kendini: “Bir çocuk geceye Kaf’ını çiziyor-/süren gecenin incir sütü!../ Üstü başı ağaç kokuyor, elleri yapış/ yapış…/ İşte bir çocuk ağaçtan iniyor,/ pabuçlarıyla ve eve gidiyor./ Çünkü her evde eskiden kalma şeyler vaa-ridir!..

Kadir Gecesi, Süleymaniye Camii’nin avlusunda oturuyoruz. Kuru yapraklara dolanan şeffaf naylonlar rüzgârla ak güvercinler gibi kanatlanıyor. İçerdeki kalabalık dua ediyor. Hepimiz sessizce dua ediyoruz. “Esra, bak iyi dinle” diyor Seyhan: Gök kubbenin rahmet balkonuna oturmuş, kucağında Yağmur Taşı, dua eder gibi okuyor: “Aksakal, anlatıyordu. Bir arkadaşın ölecek,/ yüreği yarık, dedi./ Öldü./ İki insan var, dedi, biriyle rastlaşacaksın. Bir aşkın sonunda. O, sana bir taş verecek, dedi. Ötekine, sen taş vereceksin, dedi./ …../ O taş, onun elinde kalacak, dedi./ Kaldı./ Bir taş göreceksin, bir adada, havada durduğuna şaşma, dedi. O taş bütün insanlar için kutsaldır, onu gör, dedi./ …/ Bir ağaç olduğumu düşündüm, Ağladığımı düşündüm. Gözyaşlarımın denize döküldüğünü ve or’da kuruduğunu düşündüm. / Düşündüm mü, rüyada mıyım?/ Sonra bir ses geldi. Bildiğim bir ses. Hepimiz Biriz, diyordu, Birden Geldik./ …./ Çölde, kumlar arasında bir kumdum. Taş oldum. Kendimin bir rüyası…. Bir güle döndüm. Kırıldım. Toz oldum…”

Böyle işte… Eve dönünce tülleri havalandıran rüzgâra karşı oturdum biraz. Kucağımda ‘taş’ gibi şiirler, avucumda “yine en iyisini kaptın” diye verdiği gül ağacından yapılma kutum. Seyhan veda sevmez. Biteni, batanı sevmez. Üzerine doğan güneşi sever.

Göğün çatlamış nar misali yarıldığı bir seher vakti arayıp “İstanbul kan ağlıyor, uyansana” diyor. “Daha iyi bir fikrim var. Sen uyusana artık” diyorum. Ama şimdi ona ne diyeceğimi, ne yazacağımı bilemiyorum.

Seyhan, taşı, yağmuru, rüzgârı, denizi, sert içkileri, kadınları, acayip müzikleri, tuhaf konuşmaları, dostlarını, net olmayı, en çok da şiiri sever. Öyleyse yine onun diliyle söyleyelim. “Taşındım./ Göğdeyim./ Ruhum, göğde./ Ruhum, gövde./ Kardeşimden ayırdılar./ Göğdeyim./ Göğden aşağı./ Yerden yukarı.

Reklamlar

1 Yorum

Filed under KİTAP

One response to “Erken sonbahar ve Seyhan Erözçelik

  1. çetin örnek

    ..saf ve yalındı hem sahici,teklenip düzleşiyordu dünya ikirciği E.Yalazan kalemiyle..teşekkürler tebrikler saygılar…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s