Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler

AMahlerBu yazıya başlamadan birkaç saat evvel, Japon bir ressamın paletinden dünyaya rastgele savurduğu kan rengiyle halelenen kızıl bir gökyüzünün altında, küçük bir adacığa doğru hiç acele etmeden yüzerken hoyrat tabiatın karşısında ne kadar aciz olduğumuzu düşünüyordum. Başımı sudan her çıkardığımda kuyruğuyla köpükler saçan neşeli yunusları da görüyordum açıklarda. Büyük bir depremle karadan kopan adada, iki bin yıl evvel yapılmış küçük bir kilisenin kalıntılarını bulmak için çalışan arkeologların sessiz siluetleri kıpırdıyordu.

Dibi görünen yeşilimsi bir suyla çevrili yosunlu taşlara ulaştığımda yoğun bir ıssızlık hissiyle ürperdim. Sorumsuz bir ‘sarı yaz’ gününde felaketlerin neden olduğu koyu acılarla yüzleşmek istemediğim için biraz suçluluk duyuyordum galiba. Kayaların üzerine öylece ıslak vücudumla uzanıp bildiğimiz dünyanın zamanından uzaklaştım. Geçmişi çağıran, tanıdık, acı bir turunç kokusu vardı havada. Vaktiyle o kilisede dua edenlerin hayattan beklediklerini hissedebilmeyi istedim. Sonra yüz yıl evvel yaşamış olan Alma Mahler’in sevilme saplantısıyla yeteneğini nasıl çürüttüğünü düşündüm.Başkalarının içinde yaşarken sezemediği, ömür dediğimiz o ‘muammadan’ süzülen hakikat parçacıkları, zamana yazılan sözcüklerle hiç beklemediğimiz anlarda hayatımıza sızıveriyordu. Âşıklarından tanrılar yaratan bir kadının hırslarını, mutsuzluklarını, pişmanlıklarını ıssız bir adada yazının gücüyle hatırlamak tuhaftı.Şimdi o anki karmaşık ve dingin hislerimden çok uzakta, şehirdeki karanlık çalışma odamda, Mahler’in ruhu tedirgin eden huzursuz senfonilerini dinlerken bu yazıyı yazmaya çalışıyorum. 

Alma’nın kare ası…

Ben yeteneğiyle keskin zekâsını buluşturabilenlere duyulan çaresiz hayranlığı, ‘ışıltıya’ saplanmanın tutkulu bir esarete dönüşmesini anlarım. O pırıltıya sahip olanı bazen doğal olarak kuşatan bencilliğin, küstahlığın ve kibrin kalın örtüsünden soyup çıplak yaralarıyla kabullenebilmek, onu olduğu gibi sevebilmek ve yaratılan o ‘eser’ kadar sevilmeyi ümit etmek, bunun hiç olmayacağını bilerek kenarda beklemek sıradan insanların becerebileceği bir iş değildir çünkü. Ama o ulaşılmaz gücün yörüngesine girip aslında olmadıkları bir kişiliğe bürünenlerin samimiyetsiz oyunlarından da pek hoşlanmam. Bunu genellikle ‘onun’ için hayatını feda ettiğini türlü numaralarla ima eden ‘yırtıcı’ kadınlar yapar. Hayatı boyunca yetenekleri seven, onları alanlarında en iyi yapmak için uğraşan, vazgeçmeyi göze alabilen tercihlerden korkan Alma Schindler Mahler de biraz böyle bir kadındı anladığım kadarıyla.

Doğal bir müzik yeteneğine sahip, 20 yaşında yüzden fazla lied besteleyen Alma, 1900’lü yılların estetik Viyana’sında ressam olan üvey babasının en yakın dostu ressam Klimt ve müzik hocası Zemlinsky’le başlamış çalkantılı aşk hayatına. Daha sonra besteci ve orkestra yöneticisi olan Gustav Mahler’in karısı, ressam ve oyun yazarı Oscar Kokoschka’nın metresi, modern mimarinin öncülerinden Walter Gropius’un ve edebiyatçı Franz Werfel’in karısı olmuş. Bunlar onun mimari, resim, müzik ve edebiyattaki kare ası. Bu şahane portreyi dönemin dedikoduları, kültürel dokusu ve siyasi arka planıyla yazan Giroud, onun arada başka ‘yaratıcılara’ da destek olduğunu söylüyor. Yazara göre Mahler muhtemelen karısını fazla sevmekten ölmüş, Kokoschka onu kaybetmeyi hiç kabullenememiş, Gropius tamamen oyuncağı olmuş, Werfel sonunda onun bir büyücü olduğunu kabul etmiş.

Görsel

Tanrılarla oynamayı seviyordu

Alma, yaşlandığında bile etrafındaki erkeklere ‘beni fethetmenin sonu yoktur’ hissini ne türden bir üstünlük duygusuyla veriyordu acaba? Ve eğer âşıklarını yüceltme enerjisini beste yapmak için harcasaydı sanat bundan ne kazanırdı? Belki de o kadar yetenekli olduğunu düşünmüyordu. Mahler, kendisinden yirmi yaş küçük olan genç karısına müziği yasaklamış. Evlendiklerinde “Bundan böyle tek bir mesleğin var, o da beni mutlu etmek” diyormuş. İronik bir şekilde dehasını hiç anlayamadığı, müziğini pek sevemediği bu huysuz adamın kölesi olmayı kabullenmeyecek kadar güçlü olan, başka ‘yetenek’ seçenekleri de olduğu anlaşılan Alma, neden onu terk etmedi? Kocası öldükten sonra onun iktidarsız olduğunu kendisine dokunmadığını iddia etmiş. Peki, neden onunla yıllarca evli kalmıştı? Müzikte hayatının hikâyesini yazan hüzünlü bir adamın yanında kalarak kendi hikâyesini yaratmak istiyordu belki. Ya da babasının küçükken ona söylediği gibi sadece ‘Tanrılarla oynamayı’ sevmişti. Bu soruların gerçek cevabını bilemeyiz. Anı defterine yazdığı cümleler önce kendini birisine teslim etmeye sonra onu acımasızca bırakmaya meyilli kadınların sıkıştığı yeri net bir biçimde gösteriyor bence: “Kendini bütün benliğiyle bana adamazsa, sinirlerim bundan çok zarar görür, ama kendini tam anlamıyla bana adarsa, sonuçları can sıkıcı olacaktır. Her ikisi de aynı ölçüde tehlikeli.” Alma, iki kör nokta arasında uçan bir trapezci gibi hayatına giren bütün erkeklerle ilgili daima buna benzer boğucu bir tedirginlik hissetti sanırım. 

Sanatçı yapabilecek tek insan…

Mahler’in Alma’ya ithaf ettiği 5. senfonisinin tekinsiz melodisi, yağmurun ‘zamansız’ ritmine eşlik ederken karısına yazdığı iç burkucu mektupları okuyorum. İkisi de karşımda duruyor sanki. O, neden yaratıyorsunuz sorusuna “Tanrının dünyadaki giysisini dokumak için. Bu da hiç olmazsa bir şeydir” diye cevap vermiş. Alma onun gibi inançlı biri değil ama bir kadın olarak doğuştan sahip olduğu koruma içgüdüsünü kendi ‘yaratıcılarının’ giysisini dokumak için kullanmış. Sanatlarıyla iz bırakan bu adamlar neden Alma’ya ihtiyaç duymuşlardı tam bilemiyorum ama o yazdığı gibi ‘tanrılar’ tarafından yüceltildiğinde aşağılık duygusundan ve muhtemelen bir ‘hiç’ olarak ölme korkusundan da kurtuluyordu.

Dünyanın merkezi olduğuna inanan bu kibirli ve güçlü kadın, âşıklarına ötekilerle ilgili pek yalan söylememiş. Hayatını yazan Giroud, onun âşıklarına “beni her zaman sevecek misin” diye soran kadınlardan olmadığını söylüyor. Onun bundan hiç şüphesi olmamış çünkü. Peki, erkeklere hükmedebilen, onlar tarafından sevilmeyi sanat haline dönüştürebilen bir kadın neden kendi yeteneğini ezip başkalarının esiri olur?

Sanırım bu müphem sorunun cevabını da biraz olsun son kocası Werfel verebiliyor: “Alma, güçlü önsezileri olan, içgüdüyle hareket eden bir dahi.Yaşayan çok az sayıdaki büyücülerden. Alma’nın bakışı benim üzerimde sabitleniyor.Tereddüt ekmeksizin her şeyi net görüyor, beni benden daha iyi tanıyor. Onun önünde kendimi saydam hissediyorum, esrarengiz bir enerji gücüne sahipWertel ona evlenme teklif ederken, “beni sanatçı yapabilecek tek bir insan varsa, o sensin” demiş. Sanırım onun hayatına giren herkes biraz böyle hissetmişti.

Mahler’in ürkütücü müziğini dinlerken hâlâ düşünüyorum; herkes öldükten sonra 83 yaşındaki Alma, yetenekli erkek yığınından kalan resimlerle, kitaplarla, heykellerle, mektuplarla dolu odasında anılarını yazarken, bazılarını bilerek yok ederken ne hissediyordu? Yakıcı bir pişmanlık mı yoksa onca ‘tanrı’ yaratmanın derin iç huzurunu mu?

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s