Kafka Alçakgönüllülük Öğretir

 

GörselHayat bitince hikâyesi de biter mi? Bu basit sorunun cevabı kişinin zaman, mekân, inanç ve varoluş algısıyla ilgili olarak değişebilir. Ben iyi anlatılmış hikâyelerle hayatın çoğalıp zenginleştiğini düşünenlerdenim. Biyografi okumayı sevmemin tek nedeni bu değil elbette ama ‘hayat hikâyeleri’nin edebiyata olan sarsılmaz inancımı güçlendirdiğini söylemeliyim.

    Dikkatli, tutkulu ve meraklı biyografi okuru, az çok bildiğimiz yaşamların kronolojik akışından, teknik ayrıntılarından ziyade ‘hikâye’nin nasıl aktarıldığıyla ilgilenir. Sona erdiği sanılan bir ömrün ‘henüz sonu bilinmeyen yarım kalmış bir roman’ misali farklı yorumlara, maceralara, henüz vâkıf olunamamış sırlara, sürprizlere açık olduğunu bilir çünkü. Ve eğer söylendiği gibi hayat hikâyeleri edebiyattan ayırt edilemezse, onun düşünsel ve estetik boyutu da kuşkusuz içeriği kadar önemlidir. Ustalıkla yazılmış biyografilerin bazen yazarların eserlerinden daha uzun yaşadığını da hatırlatmaya lüzum var mı?

Hayatını Kafka’ya adadı

Hayatını Kafka’yı anlamaya, anlatmaya adamış Reiner Stach’ın yaklaşık 1400 sayfalık, iki ciltlik biyografisini okumaya başladığımda biraz ürktüm. Sadece kitapların hacmi değil, bir bilim adamının neredeyse kırk yılını, sadece 41 yıl yaşayabilmiş bir yazara vakfetmesi, onu edebiyat tarihine hakkıyla miras bırakmak için yaptığı derin kazı da beni ürpertti doğrusu. Bizde hiç olmadığı içindir belki.

    Bu çalışmanın Stach’ta vazgeçilmez bir tutkuya dönüşme sebebini, en az biyografi kadar çekici ve zihin açıcı giriş yazısında buldum. Bugüne kadar Kafka ve eserleri hakkında yazılmış yüzlerce akademik çalışmanın neden yetersiz kaldığını ve okurun merakını dindiremediğini şu cümlelerden anlamak mümkün: “Kafka’nın yaşamında öyle anlar vardır ki, onlar hakkında hiçbir belgeye sahip değilizdir, rivayetler akıntısı üzerine gece düşer. Romansal fantezilerle bu eksiklikleri aşmanın ya da üstünü örtmenin ne gibi bir anlamı olabilirdi? Öte yandan öyle günler var ki, biz onun yaşamını neredeyse saat başı yeniden yapılandırabiliyoruz. Geriye kalanların yoğunluğu hiç değilse sahnesel bir yeniden kurgulamanın taslağını olanaklı kıldığında, bunlar biyografik çalışmanın en neşe verici anı oluyorlar. Dedektiflik başarısının verdiği bir zevk. Buna rağmen nedir ki bu, yaşamı ‘derinde’, bu derece ezici bir içsel yoğunlukla dolu bir insan için?”

    Stach’ın bahsettiği ‘ezici içsel yoğunluk’, Kafka’nın üniversite, aile, aşk, memurluk dönemlerinin ilginç ayrıntılarıyla anlatılabilir mi? Eserleri, 3400 sayfadan oluşan günlükleri, mektupları, bitmemiş romanları, vasiyetine rağmen dostu Brod’un yakmadığı el yazmaları onun iç dünyasını yansıtabilir mi? Ya da arzularıyla hayat pratikleri arasındaki uyumsuzluk, kendinden uzaklaşarak yarattığı ‘edebi yaşamı’ için feda ettikleri, dünyaya, insana kayıtsızlığını anlatan cümleleri, babasıyla yaşadığı çatışmanın, başarısız evlilik girişimlerinin belgeleri onun ‘gündüz düşlerini’ anlamlandırmaya yeter mi? Bütün bunlar yazarı daha yakından görmemizi sağlar belki ama ya o ‘içsel derinlik’? Yani Kafka’yı Kafka yapan hikâyelerin kendi bilincini, dolayısıyla ondan etkilenen milyonlarca okurun bilincini nasıl etkilediğini anlatmanın daha farklı bir yolu olabilir miydi? Stach’ın da hatırlattığı gibi, “anın renginin, çağrışımlarının, saklı korku ve zevklerin, mimiklerin, jestlerin, seslerin, gürültülerin, kokuların” ve görünmesi imkânsız bütün o “görüntülerin” hayal gücünün desteğiyle aktarılması tarihi, edebiyatı, bilimi ve gerçekleri kaçınılmaz olarak gölgeler ama aynı zamanda onu büyülü ve “sonsuz” kılar. Dolayısıyla ‘empati’ belki bilmemenin acısını büsbütün yok etmiyor ama okurun zihninde estetik bir açıklık yaratıyor hakikaten.

    Sanırım Kafka hakkında ‘büyük’ bir biyografi yazmaya cesaret edemeyenler tam da bu noktada vazgeçtiler. Onlara hak vermek lazım. Bir hayat hikâyesinde bilardo topları gibi birbirine çarpıp dağılan olaylar arasında tarihsel, psikolojik, felsefi bağlar kurarken edebi bir eser yaratmayı arzulayarak bir ömür heba etmek öyle herkesin cesaret edebileceği bir iş değil. Stach’ın farkı bu işte. Yaşadığı sürece ve hatta ölümünden yıllar sonra bile kim olduğu tam anlaşılamamış, “her şeyi gören ve hiçbir şeyi unutmayan bir dehanın”, yazıyı hayatının “tek gerçek eylemi” haline dönüştüren bir yazarın, dilini sıkıntısıyla örten bir dil ustasının hayatına sızabilme becerisi.  

    Stach, Kafka’nın çok bilinen eserlerinden Dönüşüm’ün onun bilincine nasıl yerleştiğini gerçeklerden yola çıkarak anlatıyor. 17 Kasım 1912, günlerden Pazar. Kafka yataktan kalkmak istemiyor. Sevdiği kadın (Felice) ona ilk kez ‘sen’ diye hitap etmiş, buna rağmen o günden beri beklediği cevap gelmemiş. Stach bu tür bilgileri aktardıktan sonra, o sabahı hayal ediyor: “Kafka yatakta yatıyor, bakışlarını odanın tavanında ve duvarlarda gezdiriyordu. Soğuktu, dışarıda günlerden beri olduğu üzere puslu, gri bir kasım ışığı içeriye vuruyordu. Pencereden eriyen buzlar damlıyordu. Brod tarafından terk edilmişti. Felice tarafından terk edilmişti”.

Kafka-Milena mektupları

İki koca ciltlik biyografiye hâkim olan anlatım bu değil elbette. Bilginin hayal gücüyle nasıl buluştuğunu gösteren bu tür ifadelerin yanı sıra 19. yüzyılda mektubun kültürel özelliğinin ilişkilerdeki rolüne bakışı da bu biyografiyi farklı kılmış mesela. Dolayısıyla okur, Kafka-Milena mektuplaşmalarının bilinmeyen yönlerini öğrenirken, mektubun o dönemin entelektüel ortamında ‘ilişkileri’ nasıl yeniden biçimlendirdiğine dair bilgiler de edinebiliyor.

    İyi niyetle, özen ve şefkatle hazırlanmış biyografiler size olandan ziyade ‘Nasıl olabilirdi, neden başka türlü olmadı?’ gibi zor soruları da düşündürebilir. İkinci ciltte Kafka-Milena mektuplaşmalarına dair uzun bölümünün sonunda onlardan bir alıntı yapıyor Stach: “Milena iki saatlik bir yaşam diye özetliyor soğuk bir biçimde, iki saatlik bir yazıdan daha fazladır. ‘Yazı daha fakirdir’ diye cevaplıyor Kafka, ‘ama daha berraktır’. Böylece ikisinin de özlemini duyduğu barışın aynı şey olmadığı dile getirilmiş olur.”

Sonunda ben de böylesine kendi üstüne kapanmış, her türlü ayrıntıyı gören ama yine de ustalıkla perdeleyebilen, kederli, huzursuz bir yazarın hayatını okumak ne işimize yarar, diye sordum. Cevabı Stach’ın o basit, ışıltılı cümlesindeydi: “Kafka alçakgönüllülük öğretir”.

Görsel

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s