Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel

 

ResimBen insan denen karmaşık varlığın bilinçli gevezeliğinden, yüzeyde parlayan çiğ ‘çıplaklığından’ ziyade kırılma anlarını, ruhundaki yarılmaları, hayalinde yaşattığı yasak arzuları gölgeleyen karanlığını, kendisinden bile sakladığı zaaflarını merak ederim. Sevdiklerinin gerçekte kim olduğunu, kendi iç sesini samimiyetle bilmek isteyen ve hayatın hakikatine dokunmaktan ürkmeyen herkesin biraz benim gibi hissettiğini sanıyorum. Ama böyle hissetmekle, o hissi dile getirmek, sorgulayabilmek arasında derin bir uçurum var ve onun ucundan aşağıya bakmaktan ödümüz kopuyor aslında.

Bir iç dünyamız yokmuş, sanki sadece, görünenden, dile gelenden, miras aldığımız davranış kalıplarından ibaretmişiz gibi o siyah uçurumun üzerindeki tekinsiz asma köprüden geçip, karşı kıyının dikenli çalıları arasında dolaşamıyoruz. Yeryüzünün bu düz, tehlikesiz kıyısında, toplumun koyduğu kurallarla, ölçülerle, ahlaki değerlerle sürdürülen güvenli bir hayatın içinde rahat ediyoruz maalesef. Uğultulu ‘sosyal hayat’ karmaşasının ardında gizlenen ‘öteki hayatları’ merak etmenin tehlikesini içgüdülerimizle sezdiğimiz için kendimize bile soru sormuyoruz çoğu zaman. İnsan kendi aczini kabullenerek hayatını sürdürebilen tuhaf bir yaratık çünkü. “Hayır, ben onlardan birisi değilim” diyen çığırtkanların yüzüne bakın. Bazen en çok korkanların, gizlenenlerin onlar olduğunu görürsünüz.

Malum, geçtiğimiz hafta ‘istifa, komplo, namus, edep, aile, ahlak’ diye bağıran büyük koroyu hep beraber izledik. Onları seyrederken seviyesiz bir aptallığın kocaman adamları ne hale getirdiğini gördüm ve biraz üzüldüm hakikaten. Siyasi liderlerin gücü kötüye kullanmaması gerektiğinden bahseden, gücünü kötüye kullanmakla meşhur bazı yöneticiler, ‘özel hayat’ mefhumunun anlamsızlığından bahsediyordu. Tartışmaları ürpertiyle izlerken o insanları bu kadar nobran ve fütursuz yapanın ne olduğunu düşündüm. İki yüzlülük, siyasi hesaplar, menfaat ilişkileri, iktidar kavgası gibi sıradan kavramlar bu ‘yabancılaşmayı’ izah etmeye yetmez. Daha kesif bir çaresizlik vardı o konuşmalarda. Başkalarını ayıplar gibi yaparken aynada karşılaştıkları kendi görüntülerinden de ürküyorlardı aynı zamanda. Üstelik onların ‘öteki hayatları’ henüz teşhir edilmemişti. Biliyorsunuz değil mi, öfkeyi büyüten en güçlü dürtü korkudur aslında.

 

Resim 

Konusu, kadının şehvetli sapıklığı değil…

Öteki hayatların karşı konulmaz cazibesini en iyi anlatan romanlardan birisi bence Joseph Kessel’in, “Bu kitap kadar sevdiğim bir kitap yoktur yazdıklarımın arasında” dediği Gündüz Güzeli’dir. Buñuel de çok sevmiş olacak ki, 1928’de yayımlanan romanı 1967’de sinemaya uyarladı. Catherine Deneueve’in başrolünü oynadığı bu film, onun bir yazar olarak daha fazla tanınmasını da sağladı.

Benim sevdiğim ismiyle Gündüz Safası, yakışıklı, başarılı ve merhametli kocasıyla sıradan bir evlilik hayatı sürdüren bir kadının, hakkında kışkırtıcı hikâyeler duyduğu lüks bir randevuevine gidip, daha evvel bildiği hiçbir duyguya ve duruma benzemeyen değişik hazlarıyla acı veren bir hayata teslim olmasının hikâyesi. Kessel, önsözde bu romanı şehvetin klişeleşen çekiciliğini tekrar etmek için değil, şefkatli bir sevgiyle tutkunun dindirilemez istekleri arasındaki farkı göstermek için yazdığını söylüyor: “Bu çatışmayı, tek tük istisnalar dışında, uzun zamandır seven her erkek, kadın taşır benliğinde. İşlene işlene bayatlamış bir çatışmadır bu. Fakat bu çatışmayı, içgüdülerin var gücüyle ortaya çıkarabileceği bir şiddete eriştirmek için, müstesna bir durum şarttır bence. Çekici yanı için değil, bu yürekler acısı tohumu saklayan her ruhun dibine daha keskin bir neşter vurmanın tek çaresi olduğu için tasarladım onları. Gündüz Safası’nın konusu, Severine’in şehvetli sapıklığı değildir. Kocası Pierre’e karşı duyduğu ve bu sapıklıkla hiç ilgisi olmayan aşk ve bu aşkın trajedisidir.” Ben de Kessel gibi izahlı önsöz sevmem ama teslim etmek lazım; yanlış yorumlanmaya açık böylesine değişken mizaçlı bir romanın sadece şehvetin vahşetine, hoyratlığına, büyüsüne takılıp kalmadığını da kimse yazarın kendisinden daha iyi anlatamazdı.

 

O kutsal kasılma…

Gündüz Safası, Severine’in başka bir kişiliğe büründüğü vakit, evde çalışanların ve müşterilerin kendisine taktığı isim. O isimle yaşamaya başladığı saatlerde kocasına, bildiği hayatın alışkanlıklarına, değerlerine, ‘sıkıcı’ insanlara büsbütün yabancılaşır ve bundan garip bir zevk almaya başlar. Uykuyla uyanıklık arasındaki mahmurluğa benzer düşsel bir anda ortaya çıkan kişilik savaşını unutulmaz cümlelerle tasvir eden yazarın başarısı, romanı cinselliğin gücüne hapsetmemesinde saklı bence.

Daha önce varlığından bile haberdar olmadığı, ‘farklı tenle yaratılmış’ o kaba adamların otuz frank karşılığında kendisine sahip olması gerçeğiyle kim olduğunu unutan –ya da hatırlayan- Severine, yazarın söylediği gibi gerçekten kocasına âşıktır aslında. O evde tanıştığı, ilerde kendisine tutulacak, öğleden sonraları tutkuyla beslenen dipsiz bir şehvet açlığıyla seviştiği serseri Marcel bile engel değildir kocasına olan bağlılığına. O kabuklu duyguların çelişkisini basitçe anlatıyor Kessel: “Madam Anais’in evinden içeri girer girmez Pierre’in hayali siliniveriyordu. Pierre’e karşı duyduğu sevginin en sarsılmaz göstergesiydi bu. İçini dayanılmaz acıyla burkan bu sevgi, Severine’i artık Madam Anais’e haftada üç değil, her Allahın günü sürüklemeye başladı.” Kitabı hatırlamak için tekrar okurken finali bile tahmin edilemez böyle ‘absürd’ bir hikâyeyi inandırıcı kılmanın ne kadar zor olduğunu da düşündüm. Bir de “ilkbaharda yeryüzünü ıslak bir ürperişle sarsan o kutsal kasılmayı, her hayvan gibi tanımak kendisinin de hakkıydı” diye anlatılan kurgu bir karakterin her toplumda, her dönemde, her coğrafyada kınanmasının ne kadar anlamsız olduğunu… İnsanlar ayıpladıkları, küçümsedikleri gerçek veya kurgu karakterlerin ‘edepsizliklerini’ neden önlenemez bir merak duygusuyla okuyor, iştahla onlardan bahsediyor ve hiç unutmuyor sizce?

 

Resim 

 

Yaşama taklidi yapmak…

Bu sorunun makul ve pek makul olmayan muhtelif cevapları vardır herhalde. Ben yine Kessler’in harikulade anlatımıyla cevap vermeye çalışayım: “Orada her gün geçirdiği iki saat, günün öbür saatlerinden ayrı, kendi içine gömülü bir süre oluşturuyordu. O demlerde Severine kendi kendisini bile unutuyordu. Kısa bir süre için açılıp el dokunulmamış hallerine hemen dönüveren o garip çiçekler gibi, vücudu kendi sırrıyla baş başa kalıyordu o zaman.”

Ben sadece Kessel’in sözünü ettiği ‘vücudun’ değil ruhun da kontrolsüz bir arzuyla kendi sırlarıyla yüzleşebileceği kirlenmemiş bir mahremiyet kumaşına ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Hiçbir zaman tek bir hayatımız olduğunu düşünmedim. Tam da bu yüzden sırları ifşa olanların hikâyelerine ‘sefilce’ düşkünüz. Orada kendi hayatlarımızdan tanıdık izler buluyoruz çünkü.

Sabahları sevdiğiniz veya sever gibi yaptığınızla vedalaştıktan sonra elinizi yatakta bıraktığı ılık boşluğa koyup aslında onun ‘kim olduğunu’ soruyor musunuz bazen kendinize? Eğer yaşama taklidi yapmıyorsanız, o tehlikeli çukura düşmek pahasına bu yakıcı soruyu sorabilmeniz gerekiyor bazen. Hayır, öyle gündelik hayatın içinde gülünç duran felsefi bir sorudan bahsetmiyorum. Asla tam olarak vakıf olamayacağımız bu basit sorunun cevabı da insanın kıvrımsız, sade hikâyelerinin arkasındaki sırlarında saklı.

Uzakta geçirilen saatlerin melankolisini, şehvetini, suçluluğunu, isterisini, ‘günahını’ taşıyan yakınlarımız, onların yakınları olan bizler, gündüzün mahrem izlerini vücudumuzdan, yüzümüzden, ruhumuzdan nasıl öyle kolayca silebiliyoruz. Silebiliyor muyuz gerçekten? Bahsettiğim ‘gizliliğin’ mutlaka şehvetli bir ihanete ihtiyacı yok. Bazen toplantı masasının üzerine düşen umutsuz bir bakış, buğulu hayaller hediye eden küçük bir not, mahcup bakışlarıyla akılda kalan bir yabancı, çok uzun zaman bekletilen bir mektup, ürpertici, kısacık bir dokunuş, onunla dünyanın en ucuna kadar yürüyebilme hülyası bile ‘öteki hayatların’ tedirginliğini hissettirmiyor mu? Yaşanamamış hikâyelerin acısı, özlemi insanları birbirine bağlar. Peki, o ‘yakınlık’ günah değil mi?

Kessel, “Zevksizliğe nasıl dudak bükülüyorsa, sahte utancı da hor görmeyi bilmeliyiz. Toplum düzeniyle ilgili şikâyetlere aldırmam ama ruh hakkında yanılmak üzüntü verir bana” diyor. Size vermiyor mu?

 

Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel

Ben insan denen karmaşık varlığın bilinçli gevezeliğinden, yüzeyde parlayan çiğ ‘çıplaklığından’ ziyade kırılma anlarını, ruhundaki yarılmaları, hayalinde yaşattığı yasak arzuları gölgeleyen karanlığını, kendisinden bile sakladığı zaaflarını, yakıcı çelişkilerini merak ederim. Sevdiklerinin gerçekte kim olduğunu, kendi iç sesini samimiyetle bilmek isteyen ve hayatın hakikatine dokunmaktan ürkmeyen herkesin biraz benim gibi hissettiğini sanıyorum. Ama böyle hissetmekle, o hissi dile getirmek, sorgulayabilmek arasında derin bir uçurum var ve onun ucundan aşağıya bakmaktan ödümüz kopuyor aslında.

Bir iç dünyamız yokmuş, sanki sadece, görünenden, dile gelenden, miras aldığımız davranış kalıplarından ibaretmişiz gibi o siyah uçurumun üzerindeki tekinsiz asma köprüden geçip, karşı kıyının dikenli çalıları arasında dolaşamıyoruz. Yeryüzünün bu düz, tehlikesiz kıyısında, toplumun koyduğu kurallarla, ölçülerle, ahlaki değerlerle sürdürülen güvenli bir hayatın içinde rahat ediyoruz maalesef. Uğultulu ‘sosyal hayat’ karmaşasının ardında gizlenen ‘öteki hayatları’ merak etmenin tehlikesini içgüdülerimizle sezdiğimiz için kendimize bile soru sormuyoruz çoğu zaman. İnsan kendi aczini kabullenerek hayatını sürdürebilen tuhaf bir yaratık çünkü. “Hayır, ben onlardan birisi değilim” diyen çığırtkanların yüzüne bakın. Bazen en çok korkanların, gizlenenlerin onlar olduğunu görürsünüz.

Malum, geçtiğimiz hafta ‘istifa, komplo, namus, edep, aile, ahlak’ diye bağıran büyük koroyu hep beraber izledik. Onları seyrederken seviyesiz bir aptallığın kocaman adamları ne hale getirdiğini gördüm ve biraz üzüldüm hakikaten. Siyasi liderlerin gücü kötüye kullanmaması gerektiğinden bahseden, gücünü kötüye kullanmakla meşhur bazı yöneticiler, ‘özel hayat’ mefhumunun anlamsızlığından bahsediyordu. Tartışmaları ürpertiyle izlerken o insanları bu kadar nobran ve fütursuz yapanın ne olduğunu düşündüm. İki yüzlülük, siyasi hesaplar, menfaat ilişkileri, iktidar kavgası gibi sıradan kavramlar bu ‘yabancılaşmayı’ izah etmeye yetmez. Daha kesif bir çaresizlik vardı o konuşmalarda. Başkalarını ayıplar gibi yaparken aynada karşılaştıkları kendi görüntülerinden de ürküyorlardı aynı zamanda. Üstelik onların ‘öteki hayatları’ henüz teşhir edilmemişti. Biliyorsunuz değil mi, öfkeyi büyüten en güçlü dürtü korkudur aslında.

 

Konusu, kadının şehvetli sapıklığı değil…

Öteki hayatların karşı konulmaz cazibesini en iyi anlatan romanlardan birisi bence Joseph Kessel’in, “Bu kitap kadar sevdiğim bir kitap yoktur yazdıklarımın arasında” dediği Gündüz Güzeli’dir. Buñuel de çok sevmiş olacak ki, 1928’de yayımlanan romanı 1967’de sinemaya uyarladı. Catherine Deneueve’in başrolünü oynadığı bu film, onun bir yazar olarak daha fazla tanınmasını da sağladı.

Benim sevdiğim ismiyle Gündüz Safası, yakışıklı, başarılı ve merhametli kocasıyla sıradan bir evlilik hayatı sürdüren bir kadının, hakkında kışkırtıcı hikâyeler duyduğu lüks bir randevuevine gidip, daha evvel bildiği hiçbir duyguya ve duruma benzemeyen değişik hazlarıyla acı veren bir hayata teslim olmasının hikâyesi. Kessel, önsözde bu romanı şehvetin klişeleşen çekiciliğini tekrar etmek için değil, şefkatli bir sevgiyle tutkunun dindirilemez istekleri arasındaki farkı göstermek için yazdığını söylüyor: “Bu çatışmayı, tek tük istisnalar dışında, uzun zamandır seven her erkek, kadın taşır benliğinde. İşlene işlene bayatlamış bir çatışmadır bu. Fakat bu çatışmayı, içgüdülerin var gücüyle ortaya çıkarabileceği bir şiddete eriştirmek için, müstesna bir durum şarttır bence. Çekici yanı için değil, bu yürekler acısı tohumu saklayan her ruhun dibine daha keskin bir neşter vurmanın tek çaresi olduğu için tasarladım onları. Gündüz Safası’nın konusu, Severine’in şehvetli sapıklığı değildir. Kocası Pierre’e karşı duyduğu ve bu sapıklıkla hiç ilgisi olmayan aşk ve bu aşkın trajedisidir.” Ben de Kessel gibi izahlı önsöz sevmem ama teslim etmek lazım; yanlış yorumlanmaya açık böylesine değişken mizaçlı bir romanın sadece şehvetin vahşetine, hoyratlığına, büyüsüne takılıp kalmadığını da kimse yazarın kendisinden daha iyi anlatamazdı.

 

O kutsal kasılma…

Gündüz Safası, Severine’in başka bir kişiliğe büründüğü vakit, evde çalışanların ve müşterilerin kendisine taktığı isim. O isimle yaşamaya başladığı saatlerde kocasına, bildiği hayatın alışkanlıklarına, değerlerine, ‘sıkıcı’ insanlara büsbütün yabancılaşır ve bundan garip bir zevk almaya başlar. Uykuyla uyanıklık arasındaki mahmurluğa benzer düşsel bir anda ortaya çıkan kişilik savaşını unutulmaz cümlelerle tasvir eden yazarın başarısı, romanı cinselliğin gücüne hapsetmemesinde saklı bence.

Daha önce varlığından bile haberdar olmadığı, ‘farklı tenle yaratılmış’ o kaba adamların otuz frank karşılığında kendisine sahip olması gerçeğiyle kim olduğunu unutan –ya da hatırlayan- Severine, yazarın söylediği gibi gerçekten kocasına âşıktır aslında. O evde tanıştığı, ilerde kendisine tutulacak, öğleden sonraları tutkuyla beslenen dipsiz bir şehvet açlığıyla seviştiği serseri Marcel bile engel değildir kocasına olan bağlılığına. O kabuklu duyguların çelişkisini basitçe anlatıyor Kessel: “Madam Anais’in evinden içeri girer girmez Pierre’in hayali siliniveriyordu. Pierre’e karşı duyduğu sevginin en sarsılmaz göstergesiydi bu. İçini dayanılmaz acıyla burkan bu sevgi, Severine’i artık Madam Anais’e haftada üç değil, her Allahın günü sürüklemeye başladı.” Kitabı hatırlamak için tekrar okurken finali bile tahmin edilemez böyle ‘absürd’ bir hikâyeyi inandırıcı kılmanın ne kadar zor olduğunu da düşündüm. Bir de “ilkbaharda yeryüzünü ıslak bir ürperişle sarsan o kutsal kasılmayı, her hayvan gibi tanımak kendisinin de hakkıydı” diye anlatılan kurgu bir karakterin her toplumda, her dönemde, her coğrafyada kınanmasının ne kadar anlamsız olduğunu… İnsanlar ayıpladıkları, küçümsedikleri gerçek veya kurgu karakterlerin ‘edepsizliklerini’ neden önlenemez bir merak duygusuyla okuyor, iştahla onlardan bahsediyor ve hiç unutmuyor sizce?

 

Yaşama taklidi yapmak…

Bu sorunun makul ve pek makul olmayan muhtelif cevapları vardır herhalde. Ben yine Kessler’in harikulade anlatımıyla cevap vermeye çalışayım: “Orada her gün geçirdiği iki saat, günün öbür saatlerinden ayrı, kendi içine gömülü bir süre oluşturuyordu. O demlerde Severine kendi kendisini bile unutuyordu. Kısa bir süre için açılıp el dokunulmamış hallerine hemen dönüveren o garip çiçekler gibi, vücudu kendi sırrıyla baş başa kalıyordu o zaman.”

Ben sadece Kessel’in sözünü ettiği ‘vücudun’ değil ruhun da kontrolsüz bir arzuyla kendi sırlarıyla yüzleşebileceği kirlenmemiş bir mahremiyet kumaşına ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Hiçbir zaman tek bir hayatımız olduğunu düşünmedim. Tam da bu yüzden sırları ifşa olanların hikâyelerine ‘sefilce’ düşkünüz. Orada kendi hayatlarımızdan tanıdık izler buluyoruz çünkü.

Sabahları sevdiğiniz veya sever gibi yaptığınızla vedalaştıktan sonra elinizi yatakta bıraktığı ılık boşluğa koyup aslında onun ‘kim olduğunu’ soruyor musunuz bazen kendinize? Eğer yaşama taklidi yapmıyorsanız, o tehlikeli çukura düşmek pahasına bu yakıcı soruyu sorabilmeniz gerekiyor bazen. Hayır, öyle gündelik hayatın içinde gülünç duran felsefi bir sorudan bahsetmiyorum. Asla tam olarak vakıf olamayacağımız bu basit sorunun cevabı da insanın kıvrımsız, sade hikâyelerinin arkasındaki sırlarında saklı.

Uzakta geçirilen saatlerin melankolisini, şehvetini, suçluluğunu, isterisini, ‘günahını’ taşıyan yakınlarımız, onların yakınları olan bizler, gündüzün mahrem izlerini vücudumuzdan, yüzümüzden, ruhumuzdan nasıl öyle kolayca silebiliyoruz. Silebiliyor muyuz gerçekten? Bahsettiğim ‘gizliliğin’ mutlaka şehvetli bir ihanete ihtiyacı yok. Bazen toplantı masasının üzerine düşen umutsuz bir bakış, buğulu hayaller hediye eden küçük bir not, mahcup bakışlarıyla akılda kalan bir yabancı, çok uzun zaman bekletilen bir mektup, ürpertici, kısacık bir dokunuş, onunla dünyanın en ucuna kadar yürüyebilme hülyası bile ‘öteki hayatların’ tedirginliğini hissettirmiyor mu? Yaşanamamış hikâyelerin acısı, özlemi insanları birbirine bağlar. Peki, o ‘yakınlık’ günah değil mi?

Kessel, “Zevksizliğe nasıl dudak bükülüyorsa, sahte utancı da hor görmeyi bilmeliyiz. Toplum düzeniyle ilgili şikâyetlere aldırmam ama ruh hakkında yanılmak üzüntü verir bana” diyor. Size vermiyor mu?

 

İlgili not: Can Yayınları, bu harika kitabı yendien yayımladı…

 

Resim

 

 

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s