Category Archives: BİYOGRAFİ

Nazım, Piraye, Vera, Münevver ve mektuplar

 

GörselMektupların da tıpkı insanlar gibi “yazanın” iradesinden bağımsız kaderleri olduğuna inanırım. Kâinatın boşluğunda bir süre sahipsiz uçurtmalar misali kaybolmuş gibi yaparlar ama yıllar sonra hınzır bir çocuk, belki kıskanç, hırslı bir kadın, meraklı bir araştırmacı ya da vefakâr bir yayıncı tarafından gün ışığına çıkarılıp özgürlüklerine kavuşurlar mutlaka.

Sonra büsbütün kimsesiz olanlar vardır. Yazılıp gönderilmeye cesaret edilemedikleri için bir köşede ümitsiz, yorgun bir kedi gibi okşanmayı bekleyenler. Ketum bir sevgilinin suskunluğunda pineklerken hayatı ıskalayanlar… Sonsuz yalnızlığın acısını hayatta bir kez bulunabilecek benzersiz bir sevdaya tercih eden kekeme adamın ağırlığıyla kamburlaşan mektuplar vardır. Yaşarken başkalarını kırmamak adına taammüden saklananlar, “erkek yazar” olmanın rahatlığından payını alamamış kadınların, nakış misali örüp sakladıkları zarif mektuplar da vardır elbet… Onlar kitapların arasında, bavullarda, rutubetli sandıklarda, gizli çekmecelerde, bazen eskiciye verilen bir paltonun cebinde, dingin ama huzursuz bir mutluluk avuntusuyla oyalanıp dururlar. Ben insanın karanlık yanını merak eden yazarlar gibi onların gölgede kalan müphem talihleriyle dost olmak isterim. Orada daha evvel görmediğimiz yanık izleri de saklıdır çünkü. Öyle mektupların henüz harabeye dönmemiş hayallerin kuytusunda tembellik yapmalarını severim. Kâğıtlara sinen mırıltılarda; coşkulu bir nehir gibi çağlayan duyguların, uçması yasak kuşların kederli ötüşünü, bitmeye mahkûm aşkların çıtırtılarını işitirim.

Nâzım Hikmet’in ancak “kelimelerle” birlikte olabildiği Piraye’ye yazdığı yüzlerce mektubu karıştırırken buna benzer düşünceler akıp gidiyordu zihnimden. Hayır, onlar gizemli, romantik, kırılgan, ağdalı, önceden tasarlanmış bir edebiyatın tınısını yansıtan mektuplar değil. Tam tersine gündelik hayatın sıkıntılarını, parasızlığı, çocukların eğitimine dair tavsiyeleri, hapishanede çürüyen bir hayatın buruk izlerini, edebiyata, kendi şiirine, yakın dostu Kemal Tahir’in romanlarına dair tespitlerini içeriyor. Yine de benim için en çarpıcı yanı, her seferinde “Karıcığım” diye başlayan mektuplarda bir erkeğin kendisini kelimelerle, öfkesiyle iyileştiren kadına tutunuşundaki çaresiz sevgiyi kutsayışı oldu.

Görsel

Oğulları Memet Fuat kitabın başında, annesi Piraye Hanım’ın, “Ben öldükten sonra ne isterseniz yapın, yaşarken olmaz” dediğini hatırlatıyor. O bu ricaya sadık kalmış, annesi de çoğu tarihsiz olan beş yüz mektubu oğluna kolaylık olsun diye yıllara göre ayırıp iplerle bağlamış. İşte o sonsuz “hayat ağacı”, Nâzım’ın 1993’ten 1950’ye kadar, on yedi yıl boyunca, muhtelif cezaevlerinden yazdığı mektuplarla yeşermiş, büyümüş, köklerini çok derinlere salmış. Piraye, onları kocasının cezaevinde yonttuğu ceviz ağacından ahşap kokan bir bavulda saklamış.

Acaba bu mektuplar bavuldakilerden mi ibaretti yoksa hâlâ bir yerlerde avarelik yapanlar var mı? Peki, Nâzım o dönemde başka kimlere, hangi dostlarına, kadınlara mektup yazmıştı? Bu sorunun cevabını onun filmlere de konu olan hayatını izleyen herkes az çok tahmin edebilir. Bu mektuplar arasında gülümseyerek, ümitlenerek, çoğu zaman burkularak, dedektifliğe heves eden bir okur gibi sekerken Piraye’nin Nâzım’a yazdığı mektupları da merak ettim. 1940’ta Çankırı Cezaevi’nden yazdığı mektupta sonradan sık sık yapacağı gibi karısının edebiyata, sanata yatkınlığını teslim ediyordu: “Mektubunu hayretle okudum. Sende eskiden beri yazmak kabiliyetinin varlığını bilirdim. Fakat bu bana gönderdiğin mektubu yazabilmek için bütün yazıcılık mazimin yarısını verebilirim.

Bu ve benzeri itirafları okurken doğrusu şairin samimiyetinden hiç şüphe etmedim. Yıllar boyu duvarların, davaların arasına sıkışmış bir adamın başka çaresi var mıydı zaten, diye düşünmedim. “Biz birbirimizi ne güzel, ne derin, ne kadar bahtiyar, ne kadar bedbaht, ne kadar umutlu seviyoruz. Yepyeni ve çok güzel bir dünyanın insanları gibi sevişmesini bildiğimiz kadar, bugünkü bedbaht dünyanın insanları gibi sevişmesini de biliyoruz” dediğinde onun ışıltılı, şeffaf yüreğini gördüm. Nâzım, belli ki en başından beri Piraye’nin kendisini tamamlayan ruhuna inanmış. Bu hususta, “Günün birinde iyi bir şair olursam senin yüzünden olacağım” diye bir cümle yazacak kadar net!

Peki, her gün o mektupları yazan yorgun şairi “Canım Karıcığım, ömrüm seni sevmekle nihayet bulacak” şarkısını terennüm ederken maphusta, “Piraye’m, kızıl saçlı bacım, erkeklik ve dişilik münasebetimizin bitmesiyle açılan yara kapanacak” çizgisine sıçratan ümitsizliğinin sebebi neydi?

Aramaya lüzum yok, tabii ki tekinsizliğiyle şaşırtan hayatın ta kendisi! Ama ben yine de Piraye’nin, bir ara âşık oldum zannettiği Münevver Hanım’ın mektuplarını da okumak isterdim. Çünkü geriye daha çok harflerin tılsımıyla yıkanmış o “saflık” hatta en çok o hakikate sadık duyguların derin izleri kalıyor. Gerisi geçici olmaya mahkûm aşkların şair kalpteki yoğun tezahürü.

kapak(1)Nâzım’ın son karısı Vera Tulyakova Ran, anılarında Nâzım’ın dostlarıyla konuşmalarından bölümler aktarır. Bu itiraf elbette öncekilerin değerini azaltmaz. Sadece paylaşmak istedim: “Sırılsıklam âşık oldum ben… Biliyorsunuz hapiste fazlaca kalmış bir adamım. On yedi yıl boyunca bir kadın imgesi canlandırdım. Böyle avutabiliyordum gönlümü, insan başka ne yapabilir? Durmaksızın hayaller kuruyor ve hep bir kadının görüntüsünü canlandırıyordum ve işte birdenbire karşıma çıktı bu kadın. Ve böylesine gecikmiş olarak.

(Piraye’ye Mektuplar, Nâzım Hikmet, Yapı Kredi Yayınları)

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under BİYOGRAFİ

Aşkın Kuytusunda Tenha Bir Kadın: Clara Schumann

GörselKadın pamukçular gibi dağılmış bahar bulutlarının oyunlarıyla ve tabiatta nadir bulunan mavi bir çiçek hayaliyle geçmişinde kayboluyor. Geleceğin umudu besleyen ve aynı anda kıran oklarından kurtulmuş. Zamanın tozundan arınmış billur bir su gibi akıyor zihni. Kucağındaki kitabın kahramanlarının iç seslerini dinliyor. Yeşil kadife bir kumaş misali önünde uzanan çimlerde yürüyen kara kedinin çağla gözleriyle karşılaşınca ürperiyor. Varlığını ancak başka bir varlıkla hatırlayabilecek kadar yorgun. Sırtını kunt bir ağaca yaslayıp ona bahşedilen “hediye paketlerini” açmaya korkuşunu anlamaya çalışıyor. İçindekilerin beklentilerine yeterince cevap verememesinden ürküyor belki. Rüzgâr, salkımsöğütlerin sarkıttığı saçları okşarken o sevgisini ancak “yaratmanın” önlenemez çekiciliğiyle ifade edebilenlerin koyu yalnızlığını, kalbinin onlara yakın durmasındaki hikmeti düşünüyor. Morsalkım yağmurlarıyla yıkanan toprak ona puslu bir rüyada hikâyeler anlatan bir adamı hatırlatıyor. Yerden toplayıp avucunda ezdiği yaprakları usulca defterinin arasına yerleştiriyor.

Sonra hayalî bir ülkede yaşadığına inandığı “mavi çiçeğin” peşine düşen romantik sanatçılar kadar sevdiği sütmavi şifon elbisesinin etekleriyle örttüğü bacaklarını karnına doğru çekiyor. Sayfaları çoktan eprimiş defterinin arasından yıllar evvel yazıp göndermediği mektubu çıkarıyor. Muhtemelen onu hiç göndermeyecek. Bu hiç kimse için kayıp olmayacak. Güvendiği ve bir zamanlar kendisini sevdiğine inandığı insanlar onun yokluğunu hissetmiyor artık. Uzaklardan hafifliğiyle inciten bir piyano sesiyle kalbi bir gece denizi gibi yakamozlanıyor. Novalis’in “Tabiat, tınılarıyla ruhumuzu okşayan bir rüzgâr arpı gibidir” demesini hatırlıyor. Ruhu kuşatan hakikatin sırrını bir insanda aramanın umudunu çoktan kaybetmiş olsa da onu hayata bağlayanın ancak zarafetle kuşatılmış bir “aşk ve dostluk hikâyesi” olduğunu biliyor. Ve derin titreşimlerle onu anlama ihtimali olana “adanmışlık”, gerçek acılardan daha çok yaralıyor. Tam da o anda göğüs boşluğuna sıkışmış eski bir korku rüzgârlanıp havadaki baygın leylak kokusuna karışıyor…

Birbirine dokunan hayatların trajedisi…

Bu ânı yaşayan kadın Clara Schumann desem, inanırsınız değil mi? Ama bu ben de olabilirim ya da daha dün parkta tanışıp kederli bakışlarını merak ettiğiniz bir kadın…

Geçtiğimiz hafta garip bir telaşın içinde aldığım kısa molalarda Clara Schumann’ın biyografisini okudum. Aydın BükeMozart ve Bach çalışmalarında yaptığı gibi ayrıntılarıyla çizilmiş bir hayat haritasını olayların doğal akışıyla gösteriyordu. Fazla yorum yapmadan yaşananları olduğu gibi anlatmayı tercih etmesi, mesafeli üslubu, biyografiyi hikâye etme yaklaşımından uzaklaştırıyor belki ama gerçeklik duygusunu da epey pekiştiriyor. Kendisinin de söylediği gibi bu hacimli kitap, Clara Schumann’ın hayatındaki iki erkekle birlikte üç ayrı hayat hikâyesini yazmayı hedeflemiyor ama varlıklarının Clara’nın sanatsal ve duygusal yaşamı için vazgeçilmez olduğunu da her bölümde hatırlatıyor. Büke, her üçünün (Kocası Robert Schumann ve Brahms) kaleminden çıkan günlükleri, karşılıklı yazılmış mektupları o yaşamların ardındaki tarihsel, sosyal sürecin detaylarıyla birlikte aktararak okuyanı onlarla birlikte sürprizli bir seyahate çağırıyor sanki.

Bu katmanlı biyografiyi okurken, 19. yüzyıl müzik tarihiyle ilgili öğrendiklerim kadar piyanosuna ve sevdiklerine sonuna kadar zarafetle sadık kalan bir kadının hayatımdaki izdüşümünü de sevdim. Doğrusu biraz içim de burkuldu. Dostluğun güvenli sıcaklığıyla pekiştirilmiş sahih “ilişkilerin” sanıldığı gibi dönemle, koşullarla ilgili olmadığını hatırladım çünkü. “Bu çağda” diye başlayan cümlelerle kendimizi kandırırken artık kavuşamayacağımızı düşündüğümüz için korkup ıskaladığımız hayatlar akıp gitti zihnimden, yüreğimden…

Beethoven, Wagner, Liszt, Rossini, Schubert, Goethe, Paganini, Brahms, Chopin, Mendelssohn, Bruch, Bizet, Saint-Saëns, Cézanne, Zola, Rodin, Monet, Çaykosvski, Mallarmé, Stendhal, Nietzsche, Dumas, Donizetti, Puccini, Mahler, Strauss, Dostoyevski, Stravinski, Marx ve diğerlerinin birer birer parlayıp kaybolduğu kocaman bir hayatlar galerisinde dolaştım ben. Ne tuhaf, eserleriyle yaşadıkları çağı değiştiren isimlerin önemini kavramaya çalışırken birbirlerine tutunan üç hayatın trajedisi, hikâyelerinin incelikli dokusu ve sevgiyi ifade etme biçimlerindeki zarafet beni olayların kendisinden daha çok sarstı. Esas olanın hayatın kaçınılmaz hırçınlığına rağmen “ilişkileri” koruyabilmenin asaletinde gizli olduğunu görmek insanı değiştiriyor, zenginleştiriyor. Böyle hayat hikâyeleriyle başkalarının aynasındaki suretlerde sevdiklerimizin hoyrat, bencil yüzünü görüp bıkıp usanmadan kendimize söylediğimiz yalanları da fark ediyoruz bazen.

Kusurları müzikle tamamlamak

Clara’ın otoriter ve disiplinli babasından piyano dersi alan Robert Schumann, yıllar sonra onu ilk gördüğü ânı yazmış: “Seninle ilgili en eski anılarımdan biri 1828’e dek uzanıyor. Ben Hummel’in konçertosuna çalışırken, sen doğru yazmaya gayret ettiğin harflerle bir şeyler çiziktiriyor ve bana bakıyordun.” Daha sonraki yıllarda Robert Schumann’ın karısı olabilmek için her türlü fedakârlığa katlanan Clara, bu mektubu aldığında kocasının “kuruntulu melankoli” teşhisiyle kapatılacağını, iki kez intihara teşebbüs edeceğini ve her daim duyduğu “ilahi tınılarla” tek başına, bir hastane odasında öleceğini bilmiyordu. O mektubu aldığında ona tutkuyla bağlanan, kendisinden on dört yaş genç Brahms’ı 77 yaşında ölene dek seveceğini, kimi zaman onu delicesine kıskanacağını, onun besteleriyle sarp kayalara inatçı kara yosunlar gibi tutunacağını bilmiyordu.

Kocası ölmeden evvel onunla birlikte sanatına hayran olduğu Brahms’la ilişkisini tam olarak nasıl yaşadığı bilinmese de aralarında notaların, mısraların gücüyle örülmüş ipeksi bir bağımlılık var: Sanatın özündeki yaratma, yorumlama dürtüsüyle sevgiyi, aşkı ifade etmek ve başkalarının kolayca giremeyeceği o sığınakta kusurlarını müzikle tamamlamak. 29 Mart 1859’da Clara’ya yazmış: “Dün Serenat bin iki yüz kişi önünde çalındı ve sen yoktun. Benimle birlikte o zevki tadamadın. Ve ben hâlâ seni uzak ve yalnız hayal etmek zorundayım.” Bu basit not aslında bu ilişkilerin merkezinde duran o görünmez bağı çok iyi anlatıyor. Sanatın sihirli ve bencil gücünü!

Hayat vahşi bir çokseslilik…

Birbirlerinin müzik tutkusuna sahip çıkan üç kişinin kimi zaman hayata bakışlarındaki farklılıklar onları ayırmamış bilakis ölümden sonra da korumuş. Clara’nın “kimsenin anlamayacağı bir dostluk” diye tarif ettiği o buğulu alana kimse girememiş anlaşılan. Clara Brahms’ın kendisine, “Bazen birileri çıksın karşıma, örneğin senin gibi, sana olduğum gibi ilk görüşte âşık olayım” itirafına karşılık her gün disiplinle çalıştırılan bir piyanistin kadınsı temkinliliğiyle cevap vermiş Clara: “Çok haklısın, insanlığın güzel örnekleriyle karşılaşmak güzel olurdu, fakat bir ordu dolusu insana âşık olmaktansa bir ya da iki aşk yaşamış olmayı tercih ederim. İşte bu yüzden beni tekrar görüp ‘yeniden’ âşık olmanı (zaten ancak bir kez olabilirdi) hiçbir şekilde istemezdim. Bunun yerine beni içtenlikle, sadakatle ve sonsuza kadar sevmeni tercih ederdim.

Clara’nın kocasını kaybettikten sonra mektuplar ve uzun aralıklı ziyaretlerle sürdürdüğü bu kırılgan ilişkiye ve çağının en yetenekli kadın piyanistine dair en çarpıcı ve doğru tesbiti yine Brahms yapmış:“Hayat vahşi bir çokseslilik ama senin gibi bir kadın, hemen her zaman akortsuz sesleri hassas ayarlamalarla düzeltebilir.”

Clara’nın ayarlamaları hep hassas mıydı, kimbilir? Kocasını, çocuklarını kaybettiğinde, tek başına Avrupa’da dolaşıp konser verirken onaylanmadığında, büyük müzisyenlerin gölgesinde beste yapamadığında, genç bir adamı tutkuyla severken onu kıskandığını bile söyleyemediğinde tam olarak nasıl bir acıyla kavrulduğunu biyografi yazarlarının kelimelerle ifade etmesi mümkün değil. Ama onu yazdığı sonatlarla, senfonilerle, unutulmaz eserlerle teselli eden iki adamın varlığı, hayatın küçümsenemeyecek mucizelerinden birisi bence.

Görsel

Böyle sevgiye az rastlanır…

Clara’nın oğullarından hep iyi bir kemancı olmayı isteyen Felix’in durumu ağırlaştığında Brahms, üzerinde çalıştığı konçertoyu bırakıp oğlu için bir Sol Majör Keman Sonatı’nı yazmış ve “Adagio”başlıklı ikinci bölümünün ilk yirmi dört ölçüsünü bir kâğıda geçirip arkasındaki sayfaya şunları eklemiş: “Sevgili Clara, ön sayfada yer alan notaları çok ağır çalarsan duydukların belki seni ve Felix’i nasıl içten düşündüğümü anlatabilir. Aynı zamanda onu ve şimdi dinlenmekte olan kemanını düşünüyorum.”

Brahms bu mektubu yazdığında uzakta bambaşka bir hayat sürüyordu. Clara o yıllar içinde çok sevdiği kocasının mektuplarını okurken hâlâ onu özlüyordu. Günlüğüne not düşmüş: “Ve yaşadığım kaybın büyüklüğünü derin bir acıyla anladım. Neden ona daha uzun sahip olamadım. Onca mücadelenin ardından kısacık bir yaşam. Birbirimize duyduğumuz sevginin eşine çok az rastlanır.Sanırım beni en etkileyen hissettikleri ve yaşadıklarından ziyade onları ifade edebilmelerindeki cesaret, açık yüreklilik ve incelikti.

Bilinemeyen bir sebepten ötürü Clara atmış sekiz, Brahms elli dört yaşındayken yirmi beş yıllık ilişkilerinin kanıtı olan mektupları birbirlerine iade etme kararı almışlar. Brahms mektupların bir bölümünü öfkeyle dönüş yolunda Ren Nehri’ne atmış, Clara ise çocuklarının ısrarı üzerine 1858’den sonrakileri saklamayı kabul etmiş. Böylece ilişkilerinin an önemli belgeleri ortadan kalkmış mıdır? Büke’nin de hatırlattığı gibi bu fırtınalar, tutkunun boyutunu tüm açıklığıyla anlatıyor. Clara Schumman’ın atmış yıllık konser hayatını, eserlerini icra ettiği bütün bestecilerden çok sevdiği Brahms’ın bir sonatını icra ederek sonlandırması ve buna benzer şefkatli, hakiki dokunuşlar onların sanatını ve hikâyelerini taçlandırmış.

Son buluşmalarında tıpkı ilk karşılaşmalarında olduğu gibi birbirlerinin müziğini dinlemişler. Brahms, Clara için Mi Bemol Majör İntermezzo’yu seslendirmiş. Hayat tersine dönmüş. Gencecik bir delikanlıyken ilk gördüğü anda yetenekli bir piyaniste âşık olan Brahms, ona unutulmaz bestelerinden birini çalmış. Hastalıklar, acılar, özlemler, kayıplar, pişmanlıklar o kanatlı ânın içinde geride kaldı mı bilinmez ama onları ebedî kılacak bir geleceğin son noktasını böyle koymaları nedense bana yaşanan her şeye değer gibi geliyor. Hayatın kutsallığını sanatla çoğaltmayı seviyorum. Bu hoyrat hayatın, acımasız insanların arasında böyle düşünmek beni rahatlatıyor. Ilık bir bahar akşamüstünde, kitabı kucağıma koyup onları düşünüyorum. Robert Schumann, yüz elli yıl sonra yalnız odasından sesleniyor karısına: “Sen yanımda olmayınca eski günlükleri çıkarıp okudum. Ne kadar heyecan verici bir yaşamımız olmuş, bazen bir roman gibi geliyor. Ama içinde ne kadar çok güzel anı var değil mi. Bunun dışında etrafımda her şey sessiz.” Başımı kaldırıp onun gibi gökkubbenin serin maviliğine bakakalıyorum.

Brahms, son buluşmalarının hemen ardından arkadaşına, “Gerçekten sevdiğim tek insanı bugün toprağa verdim; artık kaybedecek bir şeyim kalmadı” demiş. Ortak bir yaşama sahip olmadıkları halde o “en çok sevdiğini” kaybettikten sonra samimiyetiyle acıtan böyle çıplak bir cümle kurabilmek herkese nasip olmaz. Bunun için sanatı putlaştıran tabuları bile kıran mütevazı bir bakışa ve gerçekten soylu bir yüreğe ihtiyacımız vardır belki de…

Yorum bırakın

Filed under BİYOGRAFİ

Sevdiğini Çamurdan Daha Gerçek Kılan Bir Kadın: Camille Claudel

GörselYumuşak, ufak kavisler çizerek yeryüzüne usul usul dökülmekten sıkılıp göğün ağarmış boşluğunda kaybolan kar tozlarıyla konuşuyorum. Damlarda seken martıların cılız bacaklarında, ak sakallı bir ihtiyarın kamburunda, yalnız çocukların ayazla kızaran avuç içlerinde, hep üşüyen bir kadının kuzguni saçlarında dolaşırken bana tekinsiz hayatın dilini tercüme ediyorlar. Aşkın, acının, suçluluk duygusunun tabiatına meydan okumaya çalışanları kâinatın masumiyetine inandırmak isteyen masalsı görüntüsünü seviyorum. Hayatın intikamcı olduğunu kısa bir süre de olsa unutturma kadrine sahip bembeyaz bir resmin içinde, yüz yıl önce kendine mutluluğu yasaklayan bir kadının hikâyesini okuyorum. Öylesine derin bir sessizliğin içine gömülmüşüm ki beni gören hiç kimse ne hissettiğimi anlayamaz. Arada mavi çan çiçekleriyle bezenmiş yaşlı fincanımdaki bergamot kokulu çaydan bir yudum alıp Boğaz’dan geçen şileplere bakıyorum. Buğulu, karanlık bir gecenin içinden geçerken hiç acele etmeden kayıp giden bir yıldız gibi süzülüyorlar. Bir kerelik olduğuna inandığımız hayat tecrübesiyle kıvranırken, yaşamın ve ölümün manasını neden bir bütün olarak idrak edemediğimizi düşünüyorum. Hep hazırlıksız yakalanıyoruz. Aşka, yaşamaya, onun doğal bir parçası olan ölüme… Zırhlarımızı kuşanıp sonunu bilmediğimiz maceralarda dolaşırken kendimize sıkıca tembihlediklerimizi unutmuş gibi sürüklenip duruyoruz. Biraz yaşama taklidi yaparak, biraz da kim olduğumuzu ve neden bu dünyadan geçip gittiğimizi unutarak varoluşun hakikatine tutunmaya çalışıyoruz.
Aşk, kaderin bir kaprisi mi?
Aşk ve ölüm, bir denklemin bilinemeyenleri… İnsanı yaratıcı kılan esrarengiz bir gelecek vaat ediyorlar. Aşkı kaderin bir kaprisi gibi gören, alçakgönüllülük ve cesaret yoksa aşk yoktur, diyen Bauman, ondan kaçılamayacağını, ertelenemeyeceğini söylüyordu. Hakiki bir aşkın ölümle benzerliği ne tuhaf değil mi? Sonunu bilemediğimiz tuhaf bir yolculuğa çıkmayı bu kadar çok arzulamak neden? İmkânsız bir geleceğin içinde kaybolmayı istemeye iten bu zehirli içgüdü hakkında düşünmek beni fena halde kışkırtıyor. Camille Claudel’in unutulmuş biyografisini tekrar okurken neden bu yazıyı yazmak istediğimi de keşfettim; kâinatta hepimizi birleştiren, bir yapboz oyununun parçalarını tamamlayan eksik hikâyeler var.

Bin yıl ya da yüz yıl önce yaşamış birinin çaresizliğini kamçılayan hüznüne, yaratmanın risk taşıyan tabiatına, ‘intiharı’ kaçınılmaz kılan aşkın belirsizliğine düşkün olan parçalanmış ruhlarımız çok geniş bir ‘mucizeler dükkânında’ dolaşıyor sanki. O loş alanda hepimizin korkularına, ihtiyaçlarına, ihtiraslarına uygun hikâyeler var. O hikâyeleri sadece dinleyerek bir ömür tüketmeyi tercih edenler, kıyısında durarak yaşayabilenler, hikâyenin kendisi olabilmeye cesaret edebilenler, yolun yarısında kaçıp gidenler… Herkes orada, hepimiz eksik hikâyelerimizin kayıp parçalarını arıyoruz aslında. İnsanlar birbirleri hakkında sandıklarından çok daha az şey biliyor. Bazen cevabı net olamayan sorular soruyorum kendime. Acaba gerçeğin kurgudan çok daha çelişkili ve acı verici olduğunu bildiğimiz için mi başkalarının hayatlarından hikâyeler, filmler yapıyorlar. Yaşadıklarımızı olduğu gibi anlatabilmek imkânsız bence. Hikâyelerimiz sadece bedenlerimizi hapseden geçmişimizi değil gelecek umudumuzu, korkularımızı, beklentilerimizi de içinde taşıyor çünkü. Dolayısıyla yarı tanrı gibi gördüğümüz ‘yaratıcıların’ dramında, efsanelerinde sessiz hayaletler gibi dolaşmayı seviyoruz. O vakit dünya yarı aydınlık bir sahne oluyor…

‘Dilsiz’ bir adamı sevmek…
Yıllar evvel aslen bir tiyatro yönetmeni olan Anne Delbee’nin onun hakkında yazdığı biyografiyi okurken vaktiyle neyi anlayamadığımı ikinci kez okurken anladım. Bazılarının hakikati o kadar sert ve ulaşılmaz oluyor ki onları ödünç alıp kendinizi uygun bir yere koyamıyorsunuz. Yorumlama teşebbüsü bile acı veriyor insana. Ben kim oluyorum da, “Hayatını çamura, taşlara, kendisine asla arzuladığı gibi sevmeyecek olan ‘dilsiz’ bir erkeğe adamış, sevilmeme takıntısı yüzünden akıl hastanesine tıkılmış ve ömrünün son otuz yılını orada tüketmiş bir kadının hayatını başkalarına anlatacağım” diyorum. Ama sonra o kitapta okuduğum bir cümle bana hikâyelerin gücünü hatırlatıyor. Bir insanın acısıyla onu hikâye edenin arasındaki ilişki, şiirle onu ölümsüz kılanın arasındaki derin, karanlık uçuruma benziyor sanki. Ünlü hayatlarla dolu bohçamız. Bir başkasının keder, mutluluk, umut, tutku haritasında fütursuzca dolaşmak aslında kendi hakikatimizin izini sürmek gibi. Ancak onların derinliklerini keşfederek içimize korkmadan bakabiliyoruz belki.

Camille Claudel’in on sekiz yaşındaki heyecanlı ifadesini, yirmi altısında ‘impolerer’ı yaparken ellerini kanatarak yontuğu taşın üzerine itinayla yerleştirdiği acının izlerini, şömineni karşısında ateşi seyreden kimsesiz bir kadını anlattığı son eserinin hayatındaki izdüşümünü görüyorum. Lacivert gözleri nesneleri okşuyor. Kimsenin ona ihtiyacı yok. Rodin’in son nefesine kadar bırakmadığı deli karısı ‘Rose’u, heykelleri, kırıştırdığı modelleri, çok sevdiği şöhreti var. Yatağında koyu, kesif bir umutsuzluk peleriniyle yatıyor. Zihninden geçen düşünceler ona en çarpıcı eserlerinden biri olarak anılacak ‘olgunluk çağı’nı yapmasını söylüyor ama gücü yok. Ruhunu yalnızlık takıntısının, melankolinin esrikliğine teslim etmek istiyor. Aylarca kimsenin uğramadığı izbe bir atölyede kedileriyle pislik içinde yaşıyor. Karnında altı ay yaşatabildiği bebeğini düşünüyor. Yaşasaydı Rodin’e benzer miydi acaba? Hiç durmadan içmek istiyor. Henüz son otuz yılında sevdikleri tarafından tımarhaneye kapatılacağını ve orada hiç heykel yapamayacağını bilmiyor ama garip bir huzursuzlukla geleceğinin çıtırtılarını işitiyor. Vakit kaybetmek istemiyor. Alçak bir adamın verip tutmadığı sözlerden ziyade, parlatması, yontması çok zor olan yeşil akik taşlarını önemsiyor. Ama nefreti, öfkesi hiç sönmemiş. Kimsenin sanatını önemsemediğine inanıyor. Herkes onun zavallı bir metres olduğunu düşünürken o ‘uçup giden tanrı’ heykelini tasarlıyor. Odası ıssız. Simsiyah, kendi karanlığı gibi dipsiz. Yüz yıl sonra onun eserlerine bakarken kederlenip mavi gözlerimin buzlanacağından habersiz öylece Rodin’in büstüne bakıyor. Yüzünün her ifadesini, derin kıvrımlarını, gizli çukurlarını, başını defalarca soktuğu boynunun altının yumuşaklığını parmak uçlarıyla ezberlemiş. Rodin’in neredeyse her heykelinde inatçı yüzüyle o var. Bunu biliyor. Çamurları yoğurarak sevdiği adamdan daha ‘gerçek’ bir adam yapmış. Yerinden usulca kalkıyor. Kediler o muhteşem sezgileriyle yaklaşan felaketle huzursuzlanıyor. Kimsenin göremeyeceği yüzlerce heykelini bir baltayla bir saat içinde parçalıyor. Geriye kalanlardan birisi Rodin’in büstü. Hemen yanında karısına sarılmış ‘taş Rodin’in’ önünde diz çöküp ellerini Tanrı’ya yakarır gibi uzatan Camille duruyo; L’age Mur. Sırtında yıllarca ölen çocuğu gibi içinde taşıdığı acının belirgin izleri var.

Görsel

Kutsal boşluğun üçlemesi…
Onun hayatını utanmaz bir iştahla okurken hiçbir buluşmanın tesadüf olmadığına olan inancım her cümleyle biraz daha güçlendi. Eğer Rodin’le aynı yüzyılda yaşamasaydı belki otuz yıl daha heykel yapacaktı ama Tanrı onun için çok acımasız bir hikâye yazmıştı. Genç, ihtiraslı, yetenekli, kendisini deliliğe sürükleyecek kadar parlak bir zekâya sahip Camille Cladudel’i mahveden bu mucizevî buluşma, onu ölümsüz bir heykeltıraş yaptı. Muhtemelen başka hiçbir erkek, sanatçı onun karanlığını böylesine berrak bir ışıkla aydınlatamazdı.

Bu kitaptan uyarlanan filmde, delirmeye yaklaştığı uçurumun kıyısında onu hiç duymak isteyen Rodin’e mırıltılarla sesleniyordu: “Sen bir heykel değil, heykeltıraşsın. Ben sadece kendine zaman ayırabilen bir ihtiyar. Erkenden yaşlanmış genç kız da benim. Ve erkek, o da benim. Ona tüm dayanıklılığımı verdim, oysa o bana boşluğunu verdi. Kutsal üçleme. Boşluğun üçlemesi…”

Rodin onun eserleriye karşılaştığında asistanına “Heykellerinin ruhuna bak, kimse insanı çamurdan daha gerçek kılamaz. O bunu yapabiliyor” demişti. Sanırım bu güçlü kadının cezası da buydu. Tanrı’nın kendisine bahşettiği benzersiz yeteneği sadece onun mutsuzluğuna ve eserlerine hizmet etti. Hayatı boyunca hayranlık duyduğu babası, kardeşi şair Paul Claudel için , “O kendini var edebilmek adına Tanrı’yı buldu. Ben ölünce kime sığınacaksın” diye sormuş. O bu soruya derin bir sessizlikle cevap vermiş. Bence onu benzersiz bir sanatçı yapan özelliği tam da o ürkütücü, gri sessizliğin içinde yatıyordu.

“Ölüm ânında bile tereddüt ediyorsun”

Onun kendisini mahrum bıraktığı ‘sevilme’ duygusunu resmedebilmek için Rodin’e ihtiyacı vardı belki. Rodin heykellerini eleştirdiği bir kavgada “Ben ölümün resmini yapmam, sen hayatı karartıyorsun. Acıdan sarhoş olmuşsun ancak böyle yaratabiliyorsun” demişti. Sığ bir sevme algısıyla “Duygusal karmaşa istemiyorum hayatımda” diyebildikten sonra aslında onu sevdiğini söylemeye çalışan ama onu bile beceremeyip, arkasında nasıl bir enkaz bıraktığını anlamadan çekip giden Rodin’e Claudel’in verdiği cevap çok çarpıcı: “Ölüm ânında bile tereddüt ediyorsun.” Bir anda koca bir ömrü, büyük bir aşkı heba edebilen bir adamın gaddarlığını bu kadar çıplak ifade edebilmesi beni fena ürpertti doğrusu. O zaman ona “Hayatımı çaldın, keşke seninle hiç karşılaşmasaydım, eğer içkiyi bırakırsam senin yüzünden delirdiğimi anlarlar, bırak beni ayyaş sansınlar” diye isyan etmesinin sebebini burkularak hissettim.

Camille Claudel, Rodin’in “Esin diye bir şey yoktur sanatta” cümlesini çürütürcesine, onu hafızasına kaydederek incecik parmaklarıyla gelecekte gördüğü halinin heykelini yaptı. Yazdığı mektuplardan birinde, “Kendimi burada olduğuna inandırmak için çırılçıplak yatıyorum” yazmıştı. Sevgisini içinde büyüttüğü sınırsız düşmanlığa rağmen akıl hastanesinin soğuk odalarında bile korumuş belli ki.

O sadece taşları değil sevdiği tek erkeğin, usta bir heykeltıraşın boşluğundan yarattığı hayatını da yontmuştu. ‘Uçup giden Tanrı’ isimli heykeline bakın, ‘ölümsüzlüğün’ hakiki karşılığını, dua gibi saklanıp korunan gerçek bir sevginin karşılığını orada göreceksiniz.

Yorum bırakın

Filed under BİYOGRAFİ