BASINDAN

OKURYAZAR.TV SÖYLEŞİSİ

N. Gün UZUN

Kelimeler ve Kader’deki denemeleri okurken biz de yazarın okuma, görme, satırların içinde kaybolma serüvenine eşlik ediyoruz: Küçük hikâyeleri ile karşılaşıyoruz ve onun merakının, gündelik hayatındaki küçük ayrıntıların peşinden giderek, bir de onun gözüyle bakmaya çalışıyoruz bir zamanlar okuyup büyüsüne kapıldığımız kitaplara. Sayfalar ilerledikçe “edebiyat dersleri’’ne devam ettiğimizi düşündürüyor Esra Yalazan; okura romanda ve roman karakterlerinde yazarın izini sürmeyi öğretirken, bir yandan da etraftaki  “gök parçası, dal demeti, kuş tüyü” nün tanıklığına çağırıyor bizi. Yazardan yazara, kitaptan kitaba geçerken bazen de O’nun günlüklerini okuduğumuz hissine kapılıyoruz.  Kırk sekiz denemede, onlarca kitap ve yazar, kahramanları ile birlikte karşımıza çıkıyor. O kahramanlardan kimi doğrudan gözlerimizin içine bakıyor, kimiyse bizi hiç umursamıyor sanki…  “Gerçek orada bütün haşmetiyle duruyor. İhtiyaç duyduğumda yanımda değildi, hiç olmadı. Tam da bu yüzden kendimi daha iyi tanımak için biraz değiştirerek hikâye edeceğim. (…) “ Her daim hikâye peşindeki okur için Kelimeler ve Kader, zengin bir buluşma…

Kelimeler ve Kader bir edebiyat resmigeçidi gibi: Kelimeleriyle, koca bir yüzyılı baştan aşağı yeniden yaşayabileceğimiz şairler, yazarlar ve onların kahramanları ile şenlikli bir toplantıya dönüşen Kelimeler ve Kader’de yer alan 48 ‘’deneme’’, bize aynı zamanda ‘’yazar Esra Yalazan’’ın ‘’okur’’ yanını gösteriyor. Kitaba adını veren  ‘’Kelimeler ve Kader’’ arasındaki ilişkiyi, kitabın farklı sayfalarına dağılmış halde, iki boyutlu olarak tarif ettiğinizi de görüyoruz: Kelimeleriyle kahramanlarına kader yaratan yazar ve yazarın kelimeleri ile kendi kaderine daha yakından bakmaya başlayan okur… 

esra_yalazan_1

Yazmaya neden ve nereden başladınız? Kelimeler ve kader arasında sizin kendi yazarlığınız bağlamında kurduğunuz ilişki nasıldır?
Okumanın ve yazmanın belli bir başlangıç noktası yok. En azından benim için öyle. Her ikisi de önce evde sonra okulda ve yakın çevrede kendiliğinden gelişiyor. Daha sonra da seçtiğiniz mesleğe, yaşam tarzına, alışkanlıklarınıza ve dünyayı algılama biçiminize göre şekilleniyor.

Tespitinizdeki çift yönlü bakış aslında ‘Kelimeler ve Kader’de yer alan yazıların omurgasını oluşturuyor. Doğrusu bilinçli bir tercih değildi, öyle olsaydı henüz kitaplara girmemiş yazılar da öyle yazılamazdı sanırım. Yazarlığın benim için en sihirli yanlarından biri, yazanın hayatı, insanları kendi düşünce sistemiyle, duygularıyla tamamlayarak gerçekliği yeniden yaratabilmesidir. O yaratım sürecinde yazmaktan aldığı haz bir yana, hikâyelerle kendini keşfeden yazar ve okurun dev bir ‘hayat ağacının’ gölgesinde buluşması çok kıymetlidir bana göre. Nörolog ve yazar Oliver Sacks, “Biz her birimiz, bir hayat hikâyesine, bir iç anlatıya sahibiz… Bir insanı tanımak istiyorsak, hikâyesi nedir – hakiki en iç hikâyesi – diye sorarız çünkü her birimiz bir biyografi, bir hikâyeyiz” der. Bu algısına tamamen katılıyorum. Bir de şöyle ironik bir çelişki vardır: Yazar gerçekleri kurgulamaktan, okur da kurgulanmış karakteri gerçek sanmaktan, orada kendini görmekten hoşlanır. Böyle bakıldığında, dediğiniz gibi kelimeleriyle ‘kader yaratan’ yazarla, yazarın kelimeleriyle kendine daha yakından bakmaya başlayan okurun bir kitapta buluşabilmesi, yazı sanatının en mucizevi özelliklerinden biri gibi gelir bana.

esra_yalazan_2

“Bazen berbat bir ‘sıkılmışlık’ duygusundan sıyrılabilmek için kendime hayali seyahatler icat ediyorum. Bu çabam daha ziyade tanıdığım dünyayla arama mesafe koyma arzusuyla ilgili. (…) Yanımıza geçmişe dair hiçbir şey almasak, kendimiz olmanın ağırlığından kurtulsak.’’  diyorsunuz. Edebiyat bize gerçek dünyadan uzaklaşmanın, ona uzaktan bakmanın en keyifli yollarından birini sunarken, aynı zamanda, gündelik hayatımızda belki de hiçbir zaman ne kahramanı, ne de tanığı olamayacağımız trajedileri etimizle, ruhumuzla acı çekerek yaşamamıza yol açıyor. Siz de Dickens’tan söz ettiğimiz bölümde ‘’… duygu dünyamızı acımazca deştiler.’’ diyorsunuz. Yazar, yazarak, kahramanlarına yükleyerek kendi dışına atmak istediği/attığı tüm acıyı, kederi, iyiliği, kötülüğü, günahı, ihaneti, ölümü, inancı, aşkı…  aynı zamanda okur’un kucağına da dertop edip bırakmıyor mu? ‘’Okur’’ için böyle bir tuzak var mı edebiyatta?
Haklısınız, ama ben buna tuzak demezdim. Öncelikle o ‘ağırlığı’ sadece okur taşımıyor çünkü. Okur bazı okumalarda ‘kendi olmanın ağırlığından’ kurtulmak ister ancak yazmanın, başka hayatlar tasarlamanın sezgisel tohumu da bu arzudan çok farklı değildir. Bu anlamda hiçbir zaman tanığı veya kahramanı olamayacağımız (veya geçmişte olduğumuz) hikâyelerin bir yazarın diliyle yaşamak önemli ve kıymetli bir tecrübedir, hele iyi anlatılmışsa. Kelimeler zamansızdır, beklenmedik anlarda kendilerini iyi yazarlar vesilesiyle hatırlatırlar. Hafızanızı diri tutarlar dolayısıyla onlara yazarın kurtulduğu ‘dert’ diye bakmamak lazım. Bu paylaşım hayattaki önemli sorumluklardan biridir. Yazar meselesiyle halleşip okurun kucağına büyük bir ‘hediye’ paketi koyar aslında. Ve asıl hikâye tam da orada başlar. Evet, kimi zaman acımasızca duygu dünyamızı deşiyorlar ama bu ‘yıkım’ çoğu kez okurken farkında olmadığımız kendimizi, geçmişimizi hatta geleceğimizi yeniden keşfetmemizi sağlıyor. Bunu başka hangi disiplin ya da sanat bu kadar güçlü ve kalıcı bir biçimde yapabilir ki?

esra_yalazan_3

Kelimeler ve Kader’de S. Zweig’ın yazdığı biyografiler başta olmak üzere birçok biyografiden söz ediyorsunuz. Yazarın yaşamöyküsünü okuduktan sonra, başka bir gözle yeniden okuduğumuz romanlar, yazarın kendi yaşamının izlerini sürdüğümüz karakterler var. Yazarla yazdıkları arasına bir mesafe koymalı mıyız? Mesela S.Zweig’ın Balzac, Dickens, Stendhal, Tolstoy, Dostoyevski vb. biyografileri o kadar güzel yazılmış ki, adeta ‘’gerçek kahramanın yazar olduğunu’’ düşündürür. Biyografiler okura bu ‘’mesafeyi korumak’’ta zorluk çıkarır mı?
Biyografiyi kimin yazdığına bağlı. Kitaptan örnek verdiğiniz Stefan Zweig, geçtiğimiz yüzyılın en etkili biyografi yazarlarından birisiydi. Doğrusu yazarları onun gibi şehvetli, özenli ve sevgiyle dolu aynı zamanda müthiş edebi bir lezzetle yazabilecek yazar çıkacağını sanmıyorum. O, bu anlamda gerçekten benzersizdir. Tolstoy, Dickens, Balzac, Dostoyevski gibi yazarları okumak, klasik bir romanın içinde onun yazarıyla birlikte dolaşmaya benzer. Her okur için ayrıcalıktır. Onun ‘yazarlarıyla’ romanları arasına isteseniz de mesafe koyamazsınız. Onun çok sevdiği yazarlara karşı duruşu şefkatli ama fena halde mesafelidir. Onların zaaflarını, korkularını, yüzleşemedikleri eksikliklerini anlatırken edebi dehalarının kaynağını hiç kimsenin (kendileri de dahil) fark edemeyeceği bir kıvraklık ve nezaketle anlatır. Ve has edebiyatı seven herkesi bir biçimde ağlatır Zweig.

Bu örneğin dışına çıkınca sorunuzun cevabı değişebilir. Biyografi okumak da edebiyatın kendisi gibi yoruma açıktır bana kalırsa. Hakikat bilincinden uzaklaşmamış biyografiler, bazen romanlardan daha derin izler bırakır. Başkalarının hayat hikâyelerini okuyarak kendi hikâyemizi daha tutarlı hale getirebiliriz. Romanlarda farklı karakterler, uç duygular arasında savrulan okur iyi yazılmış biyografide kendi hikâyesinin eksik ve fazla yanlarını bulabilir. Hikâyesini parçalanmaktan kurtarıp kendine daha bütünlüklü bakmayı öğrenebilir. Tabii bir de o yazarlardan eserlerine çöken tortu meselesi var. Hikâyeleri anlattığımız vakit onlar artık bizim hikâyelerimiz olmaktan çıkar. Kabuk değiştirirler, dönüşürler, ölürler, dirilirler ve başka benliklerde başka ruhlarla yaşamaya devam ederler. Bu anlamda gerçek yaşamlardan izler taşıyan roman kahramanlarına eşlik etmek, yazarın farklı karakterlerle nerede ve nasıl kesiştiğini görebilmek okurun kendisi için de terapik ve sağaltıcı bir süreçtir.

Kelimeler ve Kader’den biyografileri sevdiğiniz anlaşılıyor. Türkçe edebiyatta biyografinin ihmal edilmiş bir tür olduğu fikrine katılıyor musunuz? Biyografi yazmak isteseniz kimi/kimleri seçerdiniz?
Elbette katılıyorum. Biyografi Türkçe edebiyatın üvey evladıdır. Böyle bir gelenek neredeyse hiç olmamış. Beşir Ayvazoğlu’nun titiz çalışmalarıyla gün ışığına çıkan özel çalışmaların dışında pek yoktur bizde. Yazarını sevmeyen, her fırsatta hapishaneye gönderen, yoksullukla cezalandıran çarpık bir sistemde pek şaşırtıcı bir sonuç değil. Bir de biyografinin okura edebiyat hazzı veren bir tür olduğunu yeni keşfediliyor sanırım. Başında konuştuğumuz Zweig biyografileri, Türkçeye çevrilen önemli biyografiler zamanla yeni kuşak yazarları da iştahlandıracaktır diye umut ediyorum. Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan, Lawrence Durell, John Fowles, Van Gogh öncelikli tercihlerim olurdu.

esra_yalazan_4

“Şairin bakışı, varlık sebebi, şiiri kadar saf ve bozulmamış olabilir mi, çok emin değilim doğrusu.’’ ‘’Ben şiirin şairden çok daha güçlü olduğuna inanırım. Bu düşüncem yazının yazarından daha önemli olduğu inancından farklı.’’ diyorsunuz İki Duygu Arasındaki Boşluk’ta. Şiirde böyleyken, yazı’nın yazarından daha önemli olduğu inancınız nerden kaynaklanıyor? Yazı, yazarından ne kadar uzağa düşebilir ki?
Bu sorunun cevabı kitabın ilk yazısında var aslında. Şiirin ve yazının gücü mukayase edilemez, etkileri de çok farklıdır. O yazıda dediğim gibi “Şiir, kainatın varoluşundan bu yana sebebini insanın içine sır olanda bulduğu, kelamın hayata en saf haliyle dokunabildiği o sihirli anın tezahürüdür. Şiir sevmeyebilirsiniz, onu, hakikatine vakıf olmayanlar gibi küçümseyebilirsiniz ama has şiirin gücünü reddedemezsiniz, onu bozamazsınız, yok edemezsiniz. Yeryüzünün kabuğundan söküp atamazsınız. Toprağın altında çürütemezsiniz”.

Bu anlamda şiir, şairinden önemlidir zira has şiir onun gücünü, hakikatini aşar. Sınırsızdır, ölçüsüzdür. Yazı da yazarından önemlidir bence ama farklı ölçülerle. Netice itibarıyla hayatiyetini sürdürebilen kelimelerden bahsediyoruz. Eğer kalmıyorlarsa zaten bu sorunu pek önemi kalmıyor. Ama şunu da anlamak lazım; bazen okur-yazar arasındaki korkunç uçuruma tanık olanlar bilir. Yazı yazarından epey uzağa düşebilir, bu yazının ya da yazarın kıymetini azaltmaz. Önemli olan onun yazıya tutunduğu kökü doğru kavrayabilmektir.

Merhamet, Devrim ve Andrei Platonov başlıklı yazınızda ‘’Çantanızda gizli bir aşık gibi taşıdığınız bir yazarla konuştuğunuzu(…) ‘’ da öğreniyoruz. ‘’(…) Platonov’la konuşmak her şeye rağmen fırıl fırıl dönen bu dünyada beni sağlam tutuyor.’’ Platonov’la bütün dünya gibi biz de geç tanıştık, öğrendiğimizde hepimizin utandığı sebeplerden dolayı. Has edebiyatın er geç okuruyla buluşacağına inandık Mutlu Moskova, Çevengur ve Can’ı okuyunca. Bu nedenle biraz merak, ama daha çok kıskançlıkla sormak isterim: Platonov’la başka neler konuştunuz?
Doğrusu pek hatırlamıyorum. Bütün ‘deli’ okurlar gibi o sırada etkilendiğim bir roman ya da hikâye okuyorsam mutlaka yazarına bir şeyler soruyorumdur, o da cevaplarını satır aralarında, kelimeler arasındaki kısa boşluklarda, sürprizli benzetmelerinin tılsımında veriyordur zaten. Platonov, değeri sonradan keşfedilen çok özel bir yazar. Metis Yayınları’na onu bizle tanıştırdığı için teşekkür etmeliyiz. O varoluşu mütevazı bir cüret olarak görüyor sanki. Sevdiğim öykülerinden birisinde anlatıcısı şöyle diyordu: “Her acı avutulamaz; bazı acılar vardır ki ancak yüreğin, uzun bir unutkanlık ya da gündelik kaygıların dalgınlığında tükenmesiyle biter”. O en keskin duyguları, varoluş sancılarını böyle yumuşak ve çarpıcı ifade edebilen bir yazar. Malum, çalışma kampından dönen oğlundan kaptığı tüberkülozdan ölmeden evvel tanınıyordu aslında ama hayatının son döneminde bir okulda müstahdem olarak çalışıyordu. Ona orada o ‘unutulmuşluğun’ içinde sonbahar yapraklarını süpürürken zihninden, yüreğinden geçenleri sormuşumdur herhalde. Cevabı KGB’nin edebiyat arşivinin kısmen açılmasıyla ortaya çıkan eserlerinde var.  Olmayanlar da onun sırrı. Her yazarın, insanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu sır!

Kelimeler ve Kader’de söz ettiğiniz ya da etmediğiniz ‘’çantanızda gizli bir âşık gibi taşıdığınız’’ yazarlar kimler?
Bilmem çok var ama yakın arkadaşlar gibi kimisi sahiden daha ‘yakın’. Dostoyevski’yi erken kaybettiğim bir ağabey gibi severim mesela. Sandor Marai, Yourcenar, Marquez, Hamsun, Durell, Anne Micheals, Fowles, Tanpınar, Sait Faik, Yusuf Atılgan, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Buzatti, Bachmann ve diğerleri. Ve elbette vazgeçemediğim şairler. Sevmediğim yazarları okumuyorum onlar hakkında yorum yazarak yorum yapmıyorum. Vakit kaybı gibi geliyor bana.

esra_yalazan_5

“Ben yazıları öyle hemen masaya oturup yazanlardan değilim. İnsanlar nasıl öyle yazıyorlar ve hiç titremeden yaşıyorlar doğrusu hiç anlamıyorum.‘’ ‘’Ben yazmanın hazır reçetelerle öğretilebileceğine pek inanmam.’’ diyorsunuz ve yazma sürecinin herkeste ‘’parmak izleri kadar eşsiz’’ olduğunu ekliyorsunuz. Siz nasıl yazıyorsunuz? Yasemin Mürekkebiyle ve Kelimeler ve Kader’i yazdığınız süreçlere benzer mi roman yazma süreciniz?  Dünyayla, gündelik hayatla aranıza mesafe koyuyor musunuz?
Evet, geçenlerde sosyal medyada da yazdım bir vesileyle. Ben yazarlık kurslarına da pek inanmam. Elbette bu ‘işin’ de bir aritmetiği, ölçüsü, tekniği var ama bence yazı yazma sürecini daha çok sezgiler yönetir. Yazma dürtüsünü harekete geçiren duyguyu en az yazım süreci kadar önemserim ben. İçimize atılan tohumların filizlendiği yer tam da dürtüyü kışkırtan duygularda saklı çünkü. Bahsettiğiniz her iki kitap da periyodik yazıların derlemesiydi dolayısıyla o süreç roman yazma sürecine benzemez zaten. Roman ya da hikâye yazmak ise her yazarın kendi yöntemini geliştirdiği çok kişisel bir yolculuktur. Kimisi işe gider gibi her sabah masasının başına oturur kimisi de sadece yazmak istediği zaman. Ya da başka biçimlerde. Hemen her konuşmada söylüyorum; dünyada ne kadar çok yazar varsa o kadar çok yazma ‘hali’ vardır.

Ankara’da büyümüşsünüz ama Kelimeler ve Kader’de hep İstanbul var. Biz bu kitabı okurken, elinizde bir Puşkin’le yahut Tanpınar’la bir vapurdan inerken size rastlayabiliriz, yüzlerce yıllık İstanbul duvarlarından birinin köşesinden dönüp bize gülümseyebilirmişsiniz gibi hissediyoruz. ‘’Güneşi örtemeyen yırtık bulutlar’’dan ‘’rüyamsı anlara’’, ‘’Boğazdan göçmeye hazırlanan yırtıcı kuşlar’’a; ‘’kuşların çiftleşme mevsimi’’nden, ‘’ateşin sıcağı ile gevşemiş ahşap’’a değin içinden geçtiğimiz anları fotoğraflarcasına sabitleyen, içsel yolculuğuna iliştiren, bizim de farkına varmamızı sağlayan bir gözle bakıyorsunuz sanki İstanbul’a. İstanbul’da yazmanın ve yaşamanın Kelimeler ve Kader’e, sizin kişisel okuma-yazma serüveninize etkisi nedir?
Dediğiniz gibi ben her anlamda ‘soğuk’ bir şehirde doğdum. Bürokrasinin sınırlarıyla çizilmiş bir kentte her şeye rağmen ayrıcalıklı bir hayatım oldu. Ama oradan uzaklaşıp Fransa’ya gittiğimde, daha sonra İstanbul’a yerleştiğimde kanatlarım hafifledi ve hayatı daha yukarından, iyice sindirerek izlemeye başladım sanki. Yaşadığınız şehir farklı renkleri, kokuları ve dokunuşlarıyla ruhunuzu beslerken size yazarak kendini ifade etmenin bütün imkânlarını da hissettirmeden sunar. Bu çok bilinçli bir tercih ve süreç değil; yazarken ansızın hatırladığınız bir ‘an’ gibi. Şimşek çakımı kısalığında bir görüntü, kimi zaman hafızanıza, benliğinizin derinliğine bir yerlere çöküyor. Sonra bir gün ansızın o fotoğrafı kendi hikâyenizle birleştiriyor ya da hikâyenizin içinde ona çok özel bir yer arıyorsunuz. Platonov’un Çevengur’da dediği gibi “İnsanın kendi kendisiyle sohbeti sanat, başkalarıyla sohbeti eğlenceydi”. Ben yazının, okuru da yazarı da kuşatan iç sesini, insanları birbirine bağlayan müphem kader yolculuğunu ve birbirine tutunabilen kelimelerin kâinatın boşluğunda inadına tutkuyla, cesaretle dolaşmasını seviyorum. Hayat tam da bittiğini sandığımız yerde edebiyatın tılsımıyla tekrar ve sonsuza kadar yeniden başlıyor çünkü.

esra_yalazan_6

Bir de televizyon maceranız var Aynalar’da izledik sizi daha önce, şimdi de İMC televizyonunda “Mithat Sancar ve Esra Yalazan, güncel sorunlara edebiyatın, sanatın ve tarihin penceresinden bakıyor” sunusuyla yayınlanan Hayat Ağacı programını yapıyorsunuz ve ilk bölümlerden anladığımız kadarıyla bol kitaplı, edebiyatlı, sinemalı söyleşiler olacak…  Televizyonculuk hayatınızın neresinde?
Ben yazılı basın geleneğinden geliyorum. 25 yıl boyunca o alandaki mutfağın her yerini dolaştım. Gazete, dergi, ek, köşe yazarlığı vs; dolayısıyla televizyoncu değilim ama benim dahil olduğum kısmını sevdiğimi söyleyebilirim. Yaşayanlar bilir, ölçüler, koşullar, dinamikler epey farklıdır orada. Televizyon vahşidir aslında! ‘Rating derdi’ mazeretiyle sunulan projeler veya teklifler orada iş yapma alanını oldukça daraltıyor. Neyse ki son yıllarda bağımsız kanallar da kendini göstermeye başladı ancak reklam geliri olmadan ayakta kalmak da çok zor.

Aynalar’da kültür- sanat dünyasının değerli aktörleriyle derinlikli söyleşiler yapmak benim için güzel bir tecrübe oldu. Yıllarca yazarak röportaj yapmış birisi olarak ‘canlı yayın’ hazzının ne kadar farklı olduğunu da gördüm. Mithat Sancar’la yaptığımız ‘Hayat Ağacı’ da beni heyecanlandırıyor doğrusu çünkü muadili yok. Malum bilinen ulusal kanallar, artık kültür-sanat programlarının ajanda olarak veriyorlar ya da hafta sonu programlarında ‘eğlence’nin arasına sıkıştırıveriyorlar. Biz gündemdeki sorunlardan çok uzaklaşmadan meselemize edebiyat, sanat, tarih, felsefe, şiir gibi farklı disiplinler aracılığıyla bakmaya çalışıyoruz. Ben kendi adıma bu coğrafyadaki sorunları böyle görmeyi, okumayı sevdim. Sanırım izleyiciler de memnun zira muadili yok. Ayrıca Mithat Sancar da böyle bir programı birlikte yapabileceğim en iyi partner, şanslıyım, her anlamda.

esra_yalazan_7

Aktif bir twitter kullanıcısısınız. Twitter –belki sosyal medya diye genelleyebiliriz-  pek çok yazarın kitaplarını yazma süreçlerini, başka kitaplarla ilgili fikirlerini, okuma tavsiyelerini de paylaştıkları bir ortam, olanak sunuyor okura.  Hatta bazı kitaplar adına açılmış hesaplar var… Tüm okurlar, yazarlar ve kitaplar hakkında “uluorta” konuşabiliyor. Çeviri süreçlerini paylaşan çevirmenler var.  Yazar ve olarak twitter’ı bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet twitter kullanıyorum ve seviyorum. Orada bilginin hızla çoğalmasını ve klasik mecralar aracılığıyla okura ulaşamayan yazıların birkaç dakika içinde ‘alıcısına’ ulaşmasını da önemsiyorum. Dezenformasyon, dedikodu, sert tartışmalar gibi kaçınılmaz tatsız yanları da var ama elbet. Nasıl kullandığınıza bağlı. Kullanıcının kendini koruması için gayet iyi çalışan bir sistem var. Tabii bir de itiraf etmeliyim ki bazı gazetelerin yaydığı dezenformasyonla mukayese edilmez. Üstelik onlar taammüden birer ideolojik aygıt olarak çalışıyorlar. Bu anlamda sosyal medya bu tür yanlış algıları düzeltmek, insanları bilgilendirmek için de iyi bir fırsat.

Kitap değerlendirme yazılarını paylaşmak, okuma tavsiyeleri, yazara ulaşmak veya ‘kitap reklamı’ için de fonksiyonel bir mecra olduğunu görüyoruz. Kimileri buna da itiraz ediyor ama doğrusu onları ciddiye almıyorum. Bir panelde rastladım, hala “orada sadece 140 karakterle edebiyat yapılır mı’ diye soran edebiyat dergisi yöneticileri var. Dünyadaki önemli yayınevlerinin, edebiyat dergilerinin, gazetelerinin kitap eklerinin ve hatta yazarların orada okura nitelikli yazılarla ulaşabileceğinin farkında bile değil. Bugün Türkiye’de giderek büyüyen kitap endüstrisine karşın medyada kitaba, edebiyata ayrılan yer giderek azalıyor. Mevcut edebiyat dergileri yaşamadığı için birer birer kapanıyor. Bu hep böyleydi Türkiye’de. Ayda bir basılan kitap eklerinin kaç kişiye ulaştığı da malum. Dolayısıyla orada yazılarını, kitaplarını paylaşan yazarları, kurumları küçümsemenin, bu sisteme itiraz etmenin bir anlamı yok, gülünç oluyor. Bugün kitap ekleri piyasaya çıktıklarının günün ertesinde yazıları dijital ortamda paylaşıyorsa nedeni çok açık, okur en çok orayı takip ediyor. Bu anlamda dijital platformda kurulacak olan edebiyat/sanat geleceği parlak. Yayınevleri, Türkiye’de iş yapmak isteyen yabancı ortaklı yatırımcılar da bu tür projelerle yeni sisteme hazırlanıyor. Erken yol alan kazanacak.

 

AHABER’DE YAYINLANAN KAÇIŞ PLANI PROGRAMI (15 MART 2013)

aey

TRT’DE YAYINLANAN AÇIK ŞEHİR PROGRAMINDAN

TGRT’DE YAYINLANAN KONUŞMAK LAZIM PROGRAMINDAN

“EDEBİYAT İNSANI İYİLEŞTİRİR” – GÜLENAY BÖREKÇİ

Adsız“Ben öncelikle ‘edebiyatın’ insanı iyileştirdiğine inanıyorum. Kelimelerle çoğalan anlam katmanları arasında dolaşırken, şu koca evrende edebiyat sayesinde birbirimizi daha iyi anlayabiliyoruz. Aslında bu sanatın diğer türleri için de geçerlidir ama yazı sanatının bu manada daha etkin bir işlevi var sanki. İyi bir edebi metin, hayal gücünü esnetirken onunla bütünleşebileni tecrübesi ve kehanet gücüyle büyüler. Okuyanı bir süre kendini hapsettiği dünyasından uzaklaştırır ve önemli bir dönüşüm yaşamasına sebep olur. Aynı şekilde edebiyatın sihrine teslim olan bir yazar, yaratmaya başladıktan sonra artık kendisi değildir. Her yeni karakterle, hikayeyle, dizeyle varoluşunun sebeplerini yeniden keşfeder. Yıllar boyunca farkında olmadan biriktirdiklerimiz, sezgilerimiz, edebiyatın derinliğiyle yeryüzünün ışığına kavuşur. İnsan başka bir hayatın mümkün olma ihtimalini bütün dünyaya göstermek, acıyı, korkuyu, yenilgiyi, umudu edebiyata dönüştürmek için yazıyor, okur da bu ‘başkaldırıya’ şahit olmak için o ‘rüyaya’ bir yerinden sokuluyor sanırım.”

A. Esra Yalazan çok eski arkadaşım, aynı zamanda meslektaşım ama daha da önemlisi okuma zevkimi paşlaşabildiğim nadir insanlardan biri. Esra şimdilerde edebiyat, yazarlık ve okurluk üzerine “hikaye lezzeti taşıyan” denemelerden oluşan ikinci kitabıyla okur karşısında. İlk kitabı Yasemin Mürekkebiyle adını taşıyordu, bayılmıştım. Timaş’tan çıkan Kelimeler ve Kader adını taşıyan bu kitaba da bayıldım. Ve hemen Esra’yla bir röportaj yapmak istedim. Okurun yapıtla, yapıtın yazarla, yazarın okurla, edebiyatın hepsiyle ilişkilerini konuştuğumuz bu röportajın tamanı okuyun ve edebiyatın aslında ne işe yaradığı üzerine düşünün… Ben mesela hayatımın en zor dönemini yaşadığım şu günlerde biraz da edebiyat, daha doğrusu yaşama kuvveti ve cesaret veren güzel kitaplar sayesinde ayakta kalabildiğimi hissediyorum. Eminim sizin de edebiyatın ne işe yaradığına dair verecek bir cevabınız vardır.

Kelimeler gerçekten insanın kaderini belirler mi? Bununla kastettiğiniz Kabalacıların ya da Hurufilerin inançları gibi bir şey mi, yoksa edebiyatla ilişkili olarak başka tür bir alınyazısından mı söz ediyorsunuz?

Kelimelerin insanın kaderini belirlediğine inanıyorum ama bu öyle mistik, sadece dini ya da batıl temelli bir inanç değil. Kitabın adı kaçınılmaz olarak bu soruyu uyandırıyor. ‘Kelimeler ve Kader’ ismini, öncelikle o yazılarda ve benim hayatımda bir karşılığı olduğu için seviyorum ama buradaki ‘kader’ teslimiyetçi bir tavırdan ibaret değil. Beni etkileyen, kaderin kelimelerle arasında yazıyla ördüğü o ipekten kumaş. Geleceğini görememek, insanın en ürpertici zaaflarından biri ama biliyoruz ki bu aynı zamanda büyük bir lütuf yoksa duygularımızın, mananın içi boşalırdı. Ben irademizle hayat çizgimize yön verebileceğimize inanıyorum ama aynı zamanda kontrolümüzün dışında bize hükmeden o güce de boyun eğiyorum. Edebiyat, bence hemen herkeste bir biçimde var olan bu çelişkiden de besleniyor. Kendi kaderine hükmedemeyen romancıların, hikayecilerin, kahramanlarının kaderini tayin etmesi ‘oyunun’ ucu açık kalan çemberini tamamlıyor. Bu yazıların içinden geçerken, kimin neyi nasıl söylediğinin peşine takılınca haliyle benim kaderim de onlarınkinden etkileniyor. Bir de malum, kelimeler sadece varlıkları isimlendirmez, dil aynı zamanda gerçeklik algımızı da oluşturur. Yazarak hakikatimizi aramadığımız yerde buluruz!

Okurun bir kitabı okuyup sevdikten sonra onun yazarını da tanıma arzusu neden kaynaklanır. Kitap okunmuyor denen ülkemizde, bütün yıl değilse de kitap fuarları zamanında imza günlerinin hınca hınç dolup taşmasının sebebi nedir? Sevdiğimiz bir yazarla karşılaşmak, tanışmak, ona bir biçimde temas etmek bize ne kazandırır?

Bazen kitabı çok sevmeyen okur bile yazarıyla tanışmak ister. Bu öyle basit bir merak dürtüsü değil bana kalırsa. Başta söylediğim gibi edebiyat insana bu dünyanın ortasında yapayalnız olmadığını da söyler. Hikayesi, kurgusu, dili itibarıyla ikna edebilen bir roman, okuruna ayna tutar, onu kendi gerçekliğiyle yüzleştirebilir. Belki anlattıkları yazarına da hiç benzemiyordur ama okur, yazar ve metin arasında köprü olan ortak acılar, mutluluklar, sorular, endişeler, onları benzer bir ‘hayal ülkesinde’ buluşturur. Ayrıca edebiyat okuru, yazarını büsbütün unutarak okuyamaz sevdiği kitapları. Zihni sürekli benzerlikler arar, olmasa da bulur aksi gibi. Kitap okunma meselesine gelince, her hafta yüzlerce kitabın raflara çıktığı bir ülkede ‘okunmuyor’ demek ne kadar doğrudur, emin değilim doğrusu. Fuarlarda gördüğümüz imza günü kalabalığına gelince, anlattığım sebeplerin dışında, edebiyatı popüler kültürün bir uzantısı olarak görenlerin, yazarı bir arzu nesnesi olarak tasavvur edenlerin de etkisi vardır elbet ama bence bir sakıncası yok. Orası okurla yazarların buluşma noktası. ‘Sevdiğimiz bir yazarla tanışmak ne kazandırır’ sorusu da epey kişisel ve farklı algılara açık. Yazarını ‘kutsallaştıran’ okur bir tür hayal kırıklığı yaşayabilir mesela. Ya da tam tersine yazarın gerçek hayattaki duruşu ‘hikayenin’ esik kalan parçalarını tamamlayabilir. Aslında okurla yazar arasında biraz muğlak bir alan kalması iyidir bence.

Yazarla tanışmanın okura bir şey kaybettirdiği de olur mu? Olursa bunun etkisinden kurtulmanın bir yolu var mıdır? Mesela çok sevdiğiniz bir yazar beklentinize uymayan bir yapıtla karşınıza çıktığında ne hissedersiniz? Koşup onun sevdiğiniz öteki kitaplarına mı sığınırsınız, yoksa ondan bir süre uzak durarak serinkanlılığınızı geri kazanmaya mı çalışırsınız?

Dediğim gibi yazıdan ve yazardan ne anladığınıza, edebiyattan ne beklediğinize göre değişir. Başkaları ne hisseder bilmem ama eğer gerçekten çok sevdiğim bir yazarsa evet sevdiğim eserlerine sığınabilirim. Belki bu noktada şunu söylemeliyim; yazarlık benim için bir meslek değil. Yani öyle sabah kalkılıp mesaiye gider gibi plan program dahilinde yapılacak bir ‘iş’ olduğunu sanmıyorum. Böyle yapanlar var elbette, çok farklı yöntemler ve ‘yazma halleri’ olduğunu başta konuştuk ama yazmanın ‘ruh iklimi’ diye bir hal de var. Bir yazarın istinasız bütün eserlerini kutsamak her şeyden evvel ona haksızlık olmaz mı? Okumak salt metinden haz almak değil aynı zamanda ‘sonsuz’ bir keşfe de çıkmaktır. Bazen yazarları hayat hikayelerinden ziyade eserleri anlatır.

Siz hem iflah olmaz bir okursunuz, hem de aynı zamanda yazar…Dolayısıyla iki tarafı da anlayacak durumdasınız. Okurun hislerini yazar da paylaşır mı, yani o da sadık okuyucusunu görmek, tanımak ister mi?

Teknolojinin yardımıyla sanal olarak da olsa artık yazar okurunu bir biçimde tanıyor zaten. Kendi adıma ben mektuplarla okuru tanımayı tercih ederim zira orada çok hakiki bir ilişki kuruluyor. Hiç tanımadığınız birine kelimelerle dokunabildiğinizi hissetmek muhteşem bir haz. Birileri size gününü güzelleştirdiğinizi, onu gençliğine götürdüğünüzü, hiç kimselere söyleyemediği yaralarına yazıyla merhem olduğunuzu, bambaşka pencereler açtığınızı söylüyorsa, inanın bu çok kıymetlidir. Kelimeler ve kader arasındaki puslu alanda fiziksel olarak karşılamak sadece eğlenceli bir ayrıntı.

Kelimeler ve Kader’de Virginia Woolf, John Fowles, James Joyce,Herman Hesse, Marquez, Buzatti, Marai, Gide, Pasternak, Tanpınar, A.Şinasi Hisar, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Tezer Özlü gibi pek çok önemli yazarla ilgili makaleleriniz yer alıyor. Bu yazarlar tek tek ve topluca size ne ifade ediyor. Yapıtlarıyla sizin hayatınızda neleri etkilediler, değiştirdiler?

Bu sorunun cevabını bizzat yazılar veriyor zaten. Her biri benim kişisel serüvenime bir çentik attı. Düşüncelerine, duruşlarına tamamen katılmasam da, o yazarların hatıralarımda dolaşan, hatta geleceğimde iz bırakacağına inandığım sihirli cümleleriyle büyüdüm, zenginleştim. Yazarların aynasında karşılaştığım ‘yüzüme’ daha dikkatli bakmaya başladım belki. Bazı duygu kırılmalarıyla henüz yaşamadan onların eserlerinde ve hayat hikayelerinde karşılaştım. O sürprizli buluşmalar bana beklemeyi, paylaşmayı, sabretmeyi öğretti. Ama en çok da en kötü zamanlarda bile yazarak hayata sıkıca tutunmayı… Ben yazmaya giden çetrefilli yolun okumaktan geçtiğine inanlardanım. Yazı sanatı salt bilgi biriktirmekle ilgili değil kuşkusuz ama yazmak arzusundaki istidadı ortaya çıkaran edebi mirası ve yapı oluşturmak için ihtiyaç duyduğumuz geleneği de öyle kolayca reddedemeyiz. Bu yazıları toplu halde görmek beni sevindirdi doğrusu. En sevdiği kitaplarını aynı rafa yan yana dizen bir öğrenci gibi hissettim kitabı elime alınca.

Yazarların yazıyla ve hayatla olan maceralarında kendimize dair neler bulabiliriz?

Karmaşık gibi görünmekle beraber basit bir cevabı var benim için. Kendi hayatımızda ne arıyorsak onu buluruz aslında. Her birimiz öncelikle birer hikayeyiz çünkü. Hepimiz otobiyografik bir ‘anlatma’, hikaye etme dürtüsüyle bu dünyaya geliyoruz. Ve işin tuhafı – kaba genellemeleri bir kenara koyarsak -hiçbirimizin anlatımı diğerine benzemez. İnsan ‘biriciktir’ ve iyi bir yazar bunu bilir. Yazarın yazma eylemiyle macerası da tekildir. Ne kadar çok yazar varsa bu dünyada, o kadar çok yazma biçimi ve algısı var. Onların yazarken eserleriyle kurdukları ilişkiye bakarak karakterlerini nasıl oluşturduklarını veya tam tersine kendilerini nasıl yok ettiklerine tanık oluruz. İyi yazılmış bir biyografi, ‘yazının’ insana ne yaptığını görkemli bir roman gibi anlatabilir.

Bir de öteki tarafa bakalım… Okurla ilişkisinin sağlamlığının yazara kazandırdıkları nedir?

Doğrusu yazar okurla nasıl sağlam bir ilişki kurar tam bilmiyorum ama sadık okurları olan yazarlar var. Bu anlamdaki sadakati, sürekliliği önemserim. Sevdiğiniz bir yazar bir süre sonra aileden biri gibi olabilir. Her kitabını beğenmeseniz de şefkatli bir kardeş gibi ona zarar gelsin, onun hakkında kötü konuşulsun istemezsiniz. Has edebiyat sever bu anlamda yazarını korur, ona gönülden sahip çıkar.

Kahramanlarının kaderini yazan, ama kendi kaderini tayin edemeyen yazarlardan bahsediyorsunuz. Yazarlarında kendi hayatlarını kurgulayacak, en azından bu konudaki kilitleri açacak bir yaratıcıya ihtiyacı olur mu?

Eğen kastettiğiniz kendi ‘tanrısallıklarını’ aşan başka bir ‘yaratıcıysa’, onlara kitaplarını yazdıran bir kudret var zaten. Yazarlar, yaratma sürecinde başka bir kimliğe bürünüyorlar sanki, benliklerinin dışına taşıyorlar. Bunu çok çarpıcı buluyorum. Daha sonradan yazdıklarını okuduklarında o kelimelerin ahenkle bir araya gelmesine, başkalarını hayran bırakan cümlelere yaşancılaşmaları bu yüzdendir. Yazarak hayatlarını kurgulayamasalar da yaşam biçimlerini istedikleri yöne sürüklüyorlar. O ‘vahşi nehrin’ içinde sürüklenmeyi de göze alarak elbette.

Yazarların hikayelerine bu kitapta siz ne şekilde dahil oluyorsunuz? Kelimeler ve Kader’deki yazılarınız, falanca yazarın filanca kitabına değil, falanca yazarın filanca kitabını okuyan size dair makaleler…

Önceden tasarlanmış, çok bilinçli bir süreç değil. Tıpkı kaderimize bilmeden dokunan kelimeler gibi, bazı yazarlar, romanlar da kendilerini bir biçimde hatırlatıyorlar. Bu kitabı yazarken genellikle bir imgeden, bir sesten, silik bir hayalden, güzel bir mısradan, bazen önemsiz gibi görünen bir nesneden yola çıkarak hikayeyi kucaklıyorum. Bir romana başlarken boşlukta salınan bir uçurtma misali beni o yazıya çekecek bir ip arıyorum. Sonra o uçurtmanın kuyruğuna tutunup ‘havalandığımda’ kendimi iyi hissediyorum. Bazen onların hayat hikayesinden romanlarına süzülen tortular, benim hayatımdaki bir yere de dokunuyor. Ben de o cümlelerle başka okurlara uzanıyorum. Böylece çok katmanlı bir yapının içinde hayallerimizi, hatıralarımızı üst üste yığıyoruz. Yazıların içinden geçmem kendimden bahsetmenin kibrinden değil, sadece birbirine dolanan kaderlerin hikayelerini samimiyetle aktarabilme çabası. Okurun tepkilerden anladığım kadarıyla, o ‘şeffaflık’ yerini bulmuş.

Onların hikaye lezzeti taşıdığını söyleyenler oluyordur. Bu amaçladığınız bir şey mi? Daha doğrusu şu: Yazmayla başka tür bir ilişki kurmayı istiyor musunuz? Roman ya da hikaye yazmak mesela…

Evet, tam nasıl adlandıracaklarını bilemediklerinden ‘hikayemsi denemeler’ diyorlar. Bu hoşuma gidiyor aslında ama hedeflediğim bir şey değil. Kurgu metinler yazmak isteseydim, sevdiğim yazarları anlatmazdım herhalde. Bir gazeteci olarak yıllar içinde yazıyla çok farklı ilişkiler kurdum. Röportaj, deneme, makale, portre, yazı dizisi, köşe yazıları, editörlük vs.. Kurgusal metinleri muhtelif sebeplerle hep erteledim ama artık köşeye sıkıştım galiba. Okurlar, yakın çevre ve yayınevim ‘son tarih’ sınırını koydular bu defa. Kaçış yok!

( http://www.egoistokur.comda yayınlanmıştır.)

YAZILARIMA AĞIRBAŞLI DENMESİNDEN HOŞNUTUM – ASU MARO

Yazılarıma “ağırbaşlı” denmesinden hoşnutumYaseminden mürekkep olsa nasıl olurdu bir düşünün… Beyaz ya da şeffaf olurdu belki, güzel kokardı kesin, zarif olurdu yüzde yüz. Kalemini yasemin mürekkebine batırarak yazan bir yazardan söz edince de hazır yaz gelirken içi açılıyor insanın. Kan damlamıyor Esra Yalazan’ın kaleminden, yasemin mürekkebi damlıyor. Hayata pembe gözlüklerle bakan, şen kahkahalar atan yazılardan söz etmiyorum. Aksine hüznün de, derdin kederin de hakkını veren yazılar Esra Yalazan’ınkiler ama zarafetle. Milliyet’in 2,5 sene çıkan insan kaynakları eki İK’nın yayın yönetmeni Esra Yalazan, burada her hafta hayata dair kalem oynattı. Sonra Taraf’ta sürdürdü yazılarını ve nihayet bunlardan 50 tanesi seçilip bir kitap oldular. Yasemin Mürekkebiyle (Helikopter Yayınları) raflarda yerini aldı.
Milliyet’te yazmaya başladığınızda “İK eki yazıları” yazmayacağınız belli miydi?
Evet ama bilinçli olarak İK eki yazısı olsun ya da olmasın gibi bir kararla yazılmadılar aslında.  Orada konuk yazarlarla beraber 10 tane yazar vardı ve hepsi kendi alanında uzman isimlerdi. İnsan kaynakları, eğitim, yönetim vs. Dolayısıyla bir de benim pazar günü aynı ekin içinde 11’inci “ciddi” iş yazısı yazmamın manası yok diye düşündüm. Tabii ki yayın yönetmeni olmanın lüksünü ve rahatlığını da kullandım. Ve Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin de sağ olsun buna itiraz etmedi, büyük bir ihtimalle yazıları sevdiği için sayesinde yazabildim. Bu arada aslında hepsi de öyle değil. Kitaptaki 50 tane seçilmiş yazının yanı sıra ucunu bir şekilde işe güce bağladığım yazılar da vardı.
Bu kitaptakiler daha ziyade edebiyata bağlananlar…
Başında da “Hayata ve Kitaplara Dair” diye bir alt başlık var zaten. Genel olarak bizim memleketimizde bunlara deneme deniyor ama tam deneme midir bilmiyorum. Çünkü sonuç itibarıyla onlar bir şekilde “şöyle olsun” diye yazılmış yazılar değil. Bir şekilde başlıyorsun ve bir yere varıyor. Tolstoy’un karısına yazdığı mektuplardan yola çıkıyorsun veya Michelangelo, ben Roma’da dolaşırken Vatikan’daki bir heykelden yola çıkarak yazdığım bir şey… Dolayısıyla deneme mi bilmiyorum, benim insanlara anlatmak istediğim hikayeler bunlar.
Sürekli yanınızda not aldığınız bir defter var mı?
Var. Ama özellikle bu yazılarla ilgili bir şey değil, bu her manada işe yarıyor. Hem o yazılar için hem de benim bu kitaptan sonra yazıya dair başka bir planım olduğu için, her zaman bir not defterim var.
Tempo döneminden başlayarak 20 seneye yakındır yazı yazıyorsunuz aslında. Kitap neden bu kadar gecikti peki?
Şu boşluk döneminde hakikaten biraz vicdani muhasebe yaptım. Çünkü bence yeterince erteledim. Ve bunun öyle sıra dışı sebepleri yok. Yazı bence çok güçlü bir motivasyon. Ve eğer çok istersen hiçbir bahane, hiçbir güç seni durduramaz. Dolayısıyla şimdi kendi kendime diyorum ki herhalde bunu yeterince güçlü istememişim. Bir de o klişe laf vardır ya marifet iltifata tabidir diye, o doğru hakikaten. Yazıların gün ışığına çıktıkça, bir şekilde insanlardan tepki geldiği zaman, bu sana iyi geliyor. O zaman da durduğun yeri bir daha gözden geçirip acaba hakikaten bu gazete yazılarıyla da sınırlı kalmasa, ben bu işe daha fazla mesai versem gibi bir hisse kapılıyorsun.
Şimdi gazete yazıları dışında başka bir yazı projeniz var, öyle mi?
Evet bir uzun hikaye. Bir yazı serüveniyle ilgili, bir yazar hikayesi, öyle söyleyeyim.
Andre Gorz ile ilgili yazınızda “Bir yazarı sevmek onun yazmasını da sevmektir” diyorsunuz. Bunu karısı söylüyormuş. Bunu söyleyecek bir erkek de olabilir mi sizce? Sizin mesela bir kadın yazar olarak yazınızı bu kadar destekleyecek bir erkek olsaydı hayatınızda…
Olsa çok iyi olurdu. Çünkü yazı öyle bir şey, senin yanında yazını destekleyen biri varsa bu çok önemli bir şeydir elbette. Böyle erkekler var mıdır? Vardır herhalde, çok değilse de… Ama  zor, sadece Türkiye’de değil, dünyada da böyle. Bakma ben şimdi bir aileye sahip değilim ama olsaydım, işimin yanı sıra pek çok sorumluluğum da olacaktı. Evle ilgili, çocukla ilgili. Bu aslında bütün çalışan kadınlar için geçerli ama yazı tabii çok içe kapanmayı gerektiren, çok yalnız bir eylem. Öyle paylaşabileceğin bir şey değil. Odana kapanıp yazmak durumundasın. Eğer bunu tolere edebilecek, bu hayatı senle paylaşabilecek biri varsa bu çok iyi bir şey ama bu her zaman çok kolay çıkmıyor.
Giderek insana yalnızlığını sevdiren de bir iş mi yazı?
Öyle çünkü tek kişilik bir eylem. O klişe doğru, çok yaşarsan çok yazamazsın. Ben yeterince yaşadım. O yüzden de çok erteledim. Özellikle daha genç zamanlarımda gezmek, sokaklarda olmak, arkadaşlarımla vakit geçirmek daha ön plandaydı. Şimdi belki de o kadar cazip gelmiyor, o yüzden de yazıya daha yakın hissediyorum kendimi.
Yazıların etiketlenmesine duyduğunuz tepkiyi dile getiren yazılarınız da var. Sizin yazılarınızı da “hüzünlü” buluyor kimileri…
Evet, işin tuhaf tarafı bu tespiti yapan insanlar da nedense benim yakın çevrem. Okurlardan böyle bir şey hiç gelmedi. Onlar memnunlar çünkü orada bir hüzün varsa da bunun hayatın içindeki durumlar ve duygularla ilgili olduğunu biliyorlar. Belki insanlar hep arkadaşları neşeli olsun, dünyaya hep şen kahkahalar atarak baksın istiyor, ondan olabilir. Ama hayat öyle bir şey değil ki, hayat dikenli bir şey. Hüzün varsa da var.
Yazılarınız sizden biraz daha ağırbaşlı galiba. Ondan olabilir bu.
Yazılarının insanın kendisinden farklı olması bence iyi bir şey. Ben niye konuştuğum gibi yazayım ki? Yazının başka türlü bir duruşu, tavrı var, benim yazıyla kurduğum ilişki öyle bir şey. Ağırbaşlı gibi algılanabilir, bundan da çok hoşnutum. Konuştuğum gibi yazmak istemezdim açıkçası.
(Milliyet‘te yayınlanmıştır.)

HAZZIN TA KENDİSİ – GÖNÜL KIVILCIM

esraYalın ve yalın olduğu ölçüde içe işleyen bir cümle okumak ister misiniz?  “Güzel bir günün sonunda güzel bir taş bulabilmek için çömelip, dibi ay  ışığıyla aydınlanan suya eğilince yorgun yüzümle karşılaştım.” John Fowles’un eşsiz romanı Büyücü’yü düşünüyor yazar bir Yunan adasında. Adanın lacivert karanlığını anlatıyor, dut ağaçlarının dalları arasından  süzülen ışığı ve dönüp dolaşıp Fowles’e geliyor. “Asla birbirimizi adımızla çağırmamıştık. Öylesine yakındık ki buna gerek yoktu’ diyen Nicholas’ı hatırladım… Yazarın söylediği gibi, bir gecede kendimi bütün bir hayattan yaşlı hissediyordum.”Günlerdir elime kitap alamazken, Esra Yalazan’ın cümleleri beni yeniden kitaplarla barıştırdı. Kitapların ne için olduğunu çok iyi biliyor o. Göz doldurmak için, ruh doldurmak için, boşluk doldurmak için. Kafka’nın  babasına mektubunu anlattığı yazısında o büyük boşluğun, eksikliğin, herkes yanımızda olsa herkes bizi sevse de hissedeceğimiz eksikliğin yanına uğruyor. “Kim bilir, güçsüzlüğümüzden ve güç gösterisi yapanlardan intikam alma dürtümüz ve hayatı sevme biçimimiz çok farklı olsa da, yüz yıl önce ağlayarak bu satırları yazan adamın mektubunu okuyanlar, içlerindeki o siyah boşluğa, başları dönmeden bakmayı deneyebilecek belki de…”
Esra Yalazan kitaplara bakarken, aslında insan ruhuna da bakıyor. Küçük adımlarla yapıyor bunu. Kendi gerçeğini, daha büyük olana, insanın gerçeğine ilintilendiriyor, filmleri kitaplara, kitapları hayata bağlıyor denemelerinde.

Zor olana getiriyor lafı. İnsanın kırılmalarına mesela. Sait Faik’i yazarken şöyle diyor: “Ve maalesef bu kırılma, bu dünyada yaşayan
herkesin en az bir kere başına geliyor. Bu kadar çok insanı birbirinden ayıran, her insanı kendi iç yolculuğunda eşsiz kılan da bu kırılmayla başa çıkarken yaptıkları ve daha ziyade yapamadıkları.” İşte beni yakalayan bir cümle daha: “Yanlış hatırlamıyorsam bir kadınım.” Peki diyor, gülümsüyor ve gerisini merak ediyorum. Gerisi daha da hoş: “Hemcinslerim gibi sıklıkla tuzlu su kaybediyorum ama bundan pek hoşlanmıyorum aslında.” Tuzlu suyun ne olduğunu tahmin edebildiniz mi? Denemenin başlığını söylersem anlayacaksınız. Kadınlar ne zaman ağlar? Bir kadın olarak hayat denen yumağın başına oturuyor Esra Yalazan ve yavaş yavaş çözmeyi deniyor. Kıskanmaktan dem vuruyor, bir öğle yemeği sonrası çocuksu olabilmekten, günbatımının eflatun saatlerinden. Ve hazdan. Lawrence Durrell’in Eliot’a gönderdiği mektuptan alıntılıyor: “Beni gerçekten mutlu eden şeylerden biri sevişmek, öteki de güneşe
uzanmak- hazzın önemini anlamak ve hazzı gerçekten yaşayacak kadar kendi  içine dönük biri haline gelmek, çabayla elde edilen bir şey.”

Güneşli bir günde sevdiğimiz birinin yanına uzanmak ve kitap okumak. Ya da okuduğumuz bir kitaptan cümleler hatırlamak. Bizi mutlu eden cümleleri… Haz bu değil midir? Kitap bu değil midir? Hazzın ta kendisi. Unutmuştum ve hatırladım.

(Radikal‘de yayınlanmıştır.)

KENDİSİNE YOL GÖSTEREN YAZI – ÖMER ERDEM

kelimelervekaderTam da kendimi Esra Yalazan’ın cümlelerinin çağrısına tutulmuş, tatlı bir uçurum sarhoşluğunun, saklı bir göl dalgalanışının, şafak sislerinin  dahası okuma lezzetinin ortasında bulmuşken birdenbire soruverdim; peki  ne diyeceğim, hangi cümleyi benim olarak kuracağım şimdi? Ataç’dan beri  her kitabı ve kalemi ele alıp da yazmaya koyulan nice türev elbiseli yazarların sınırından başımızı eğe eğe geçmenin o trajikomik görüntüsü zihnimde yer etmişken hem. Yine birden, Kelimeler ve Kader’in yazarı imdadıma yetişti ve aradığım şeyi önüme koyuverdi. “Bir hayat hikâyesini  sadece o yazarın mahremine sokulmak için değil de kendinize ayna tutmak, yazıyla, edebiyatla ilişkinizi sınamak için okursanız benliğiniz  de perde perde genişliyor. Daha evvel hiç fark etmediğiniz ayrıntıların  yardımıyla neden bu dünyada olduğunuzu düşünüp ürperiyorsunuz…” Tam olarak böyle söylüyordu Yalazan, Herman Hesse için kaleme aldığı yazısının bir yerinde. Zihnim cümlenin başındaki ‘hayat hikâyesi’ deyimini, ‘kitap okumak’, ‘bir yazarı okumak’ olarak değiştiriyor ve Kelimeler ve Kader’deki mayalayıcı fikri keşfediveriyordu kendisince. Tabii elbette bu kadar da değildi…

Belirgin iki tür yazar tipi gözlemliyordum özellikle kitap hakkında yazanlar söz konusu olduğunda. Öyle ya, kitabın asıl muhatabı gibi
gözüken okurlar yanında bir de dar elek konumunda olan eleştirmenler ve yazarlar söz konusuydu. Belki ilkin onların eleğinden geçtikten sonra dolayıma giriyordu kitaplar okur dünyasında. Elbette burada çelişik bir durum da yok değildi. Çokça zaman hakkında onca yazı kaleme alınan, tanıtımı yapılan, eleştirilen kitaplar arasında sayıca bir sonuca gidemeyen kitaplar da vardı. Fakat şimdi konu bu değil. Asıl mesele, Esra Yalazan gibi doğrudan kitaptan kalkarak kitaptan çok, kitapla birlikte, kitabı aşmadan fakat kendisine çıkan yazarların durumudur. Yazara yol gösteren yazarlarla okura yol gösteren yazarların dışında başka bir yol da olabileceğini gösteriyor Yalazan, Kelimeler ve Kader’de. Yazarın da, okurun da ve kitap hakkında yazanın da tam olarak kendisi olduğunu ve her şeyin böyle güzel olduğunu açığa çıkarıyor. Nitekim, Kelimeler ve Kader’de ben hep ama hep Esra Yalazan’ın yazarlığını gördüm ve bu yazarlığın önünde saygıyla eğildim. Neden?

“Malum, hepimiz önceden bizim için yazılmış hikâyelerin birer uzantısı olarak bu dünyaya geliyoruz.” Yine böyle bir cümle kurmuş Yalazan. Madem  okuduğumuz kitap da önceden bizim için yazılmış hikâyenin bir uzantısıdır biz onun okuru olduğumuzda, kaderle savaşmak yerine onu duyup anlamaya çalışmak bir yol olamaz mı? Kaderi her tür teslimiyetçiliğin ötesinde algıladığı açıkça belli iken üstelik yazarın.  “Yan masada oturan kadını izlerken onun zihninde uçuşan düşünce kırıntılarını tahayyül etmeye çalışıyorum. Gözlerini dünyaya kapatıp, o narin çenesini biraz yukarı kaldırırken ruhunu şimdiki zamanın bilincinden kopardığında hayallerini en çıplak haliyle görebilmeyi istiyorum. Biraz evvel aldığım beyaz zambak demeti tembel bir kedi gibi masamda yatıyor. İçlerindeki tozsu tohumlara dokununca parmaklarım kızarıyor…” İşte bu cümleler için de çok sevdim Yalazan’ın yazdıklarını.  Kendi yazısının şiirini bulabildiği için, yazdığı yazardan çalmadan kendisini inşa edebildiği için. Bir tür buluşma ve buluşturmalar kitabı Kelimeler ve Kader. Üstelik salt bir sonsuza değin övme, abartı tuğlalarından duvarlar örme eylemi de değil. Seyahat kelimenin tam anlamıyla yolculuğa dönüşüyor onda. Akan zaman bir daha tekrarlanamayacak yaşantılar ve duyuşlarla iç içe geçiyor. Ansiklopedik bilgi eserin ruhuna nüfuz etmenin bilinciyle şairden çok bir romancı olmaya uzun vadede aday bir yazarı da işaretliyor ayrıca. Esra Yalazan’ın böylesi niyetleri var mı bilmiyorum ancak, pek çok yerde öbek  öbek roman adacıkları göz kırpıyor okura. Bir şeyi daha duyuruyor bize
ayrıca, İster T. Bernhard ister Tanpınar okuyun sevmek ve anlamaya çalışmak çok önemlidir. Anlamak o kadar önemli değildir, anlamaya çalışmak çok önemlidir. Çünkü bu tür bir tutumla bu kadar çok yazarı sever ve okuyabilirsiniz, onların her bir sayfasından kendi kaderinize gidebilirsiniz. Zaten kitap bizim kaderimize benzedikçe güzel değil mi onun için gerekli değil mi? Salt yazarlar ve kitapların dünyasını keşfetmek için değil belki daha önemlisi edebiyat ve yazarlık olgusunu kendisine özgü bir kültür ve duyarlıkla dönüştürmüş Esra Yalazan’ın dünyasına girmek için de Kelimeler ve Kader. Özümseye özümseye hem.

(Radikal Kitap‘ta yayınlanmıştır.)

KADERİ BİLMEMEK BÜYÜK BİR LÜTUF – FATİH VURAL

EsraY20 yaşına kadar, kendi deyiminizle fazla siyasi o ‘yokuş şehir’de, yani Ankara’da bulunuyorsunuz. Muhtıra ve darbe zamanları içinde geçen nasıl bir çocukluktu? 

İlhami Soysal, babamın teyzesinin oğluydu. Okul çıkışları ona giderdim.  Malum darbe zamanları… Hırpalandığına tanık oldum. Akrabalarım içinde  bir asker kanadı olduğu için, zaman zaman Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne gidiyorduk. Bürokratik hayatın her yanını gördüm. Amcam da gazeteciydi, Teoman Yalazan. Eniştem, Anadolu Ajansı’ndaydı. Ankara, siyasetin merkezi olma dışında, kültür-sanatın nabzını tutan sosyal hayatları da barındırıyordu.
Üniversite sonrası mı Ankara’nın dışına çıktınız? 
Evet. Bir dershane hocam, ben filoloji okumak isterken, ODTÜ’ye puanım tutmaz diye, bugünkü Gazi Üniversitesi’nin iktisat bölümünü yazmamı istedi ve orayı kazandım. İtalyan ya da Amerikan dili okumak istiyordum.  Üstelik de dil puanım Türkiye’de ilk onun içindeydi.
Ankara’nın politik dünyasından, edebiyat dünyasına taşıyan rehberleriniz kimlerdi? 
Okuma hazzım, lise yıllarında gelişti. Kolejde okurken de yanlışlıklar komedyası yaşanıyordu. Edebiyat okumak isterken, hocamalarımın teşvikiyle matematik-fen bölümüne kaydım. Yabancı hocalarla büyüdüm. İngilizce, Türkçeye göre ağırlıktaydı. Dickens, Shakespeare’den başlayarak İngiliz Dili ve edebiyatının külliyatını öğrenerek büyüdüm. Sonrasında, babamın kütüphanesi ekseninde, yazarları keşfetmeye başladım. İlhami Soysal’ın da muhteşem bir kütüphanesi vardı. Böyle evlerde, o yolu buluyorsun.
Strasbourg ve Paris yolculukları, Tezer Özlü’nünkileri anımsatıyor. İç yolculuğunuz, dış yolculuğuyla paralel gitmiş gibi… 
Tezer Özlü’nün konumu, yaşı, hissiyatı bambaşka. Yazdıkları, düşünce biçimi, o dönemde devrim gibidir. Benimki zorunluluk. Okuldan memnun değildim, aile hayatı karışıktı, Ankara’dan kaçmak istedim. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle Strasbourg’a gittim. Orada biraz Fransızca, biraz da Fransa tarihi öğretiyorlar. Biraz daha kalmak istedim; ama o Fransızcayla mümkün değildi. Biraz daha serserilik yapabilmek için Paris’te kaldım.
Öğrenime de devam ediyorsunuz… 
Kolay bir bölüm seçip, turizm okumaya başladım. Kendi iç yolculuğumu keşfetmeye başladığım bir yalnızlık süreciydi Fransa. Paris gibi bir metropolde, zor koşullarda, insan tuhaf bir savrulma yaşayabiliyor. Fransızcaya da Fransızlara da kanım fazla ısınmayınca, entegre olamadım.  Türkiye’ye döndükten sonra, kısa bir süre otelcilik yaptım.
Ne kadar süre?
Üç-dört sene sürdü. Sonra güneydeki otellerde çalıştım. Daha sonra İstanbul’a bir otelin açılışı için geldim. Tempo dergisinin genel yayın yönetmeni Ahmet Emin Tanrıyar’a o sıralar yazılar veriyordum. ‘Sevmediğin işi yapıyorsun. Sevdiğin işi yap.’ dedi ve gazetecilik öyle başladı.
Tempo‘dan sonrası, nasıl bir seyir izledi? 
Sürekli dergiciliğin içinde oldum. Kadın dergilerinde yöneticilik yaptım. Haber dergilerinin mutfağına kadar indim. Kültür-sanat editörlüğü, muhabirlik yaptım. Röportajlar çok şey öğretti. Genç arkadaşlara da söylüyorum, merak etmiyorsanız, röportaj yapmayın. Ben o merakı sonradan kaybettim.
Kaybettiğiniz merak, kendi içinize mi yönlendi?
Bir süre sonra, yazının başka alanlarına ilgi duyuyorsanız, bünyeniz röportajı fazla istemiyor.
Taraf macerası nasıl başladı? 
Taraf’tan önce Milliyet var. Köşe yazarlığı orada başladı. İnsan Kaynakları eki vardı; yayın yönetmeni olarak bir köşem vardı. O ekle örtüşmeyen; ama aslında örtüşen yazılar yazdım. Sağ olsun Sedat Ergin de  o yazılara hayran olduğu için sesini çıkarmadı. Ahmet Altan’la eskiden tanışırız. Milliyet‘te ek kapanınca, Ahmet de ‘Pazar yazılarına ihtiyacımız var. Bizde yaz.’ dedi ve öyle başladık.
Kelimeler  ve Kader‘in başında, ‘Bir gemi olsa; binip, olmayan bir ülkeye gitsek. Yanımıza, geçmişe dair hiçbir şey almasak, kendimiz gibi olmanın ağırlığından kurtulsak.’ diyorsunuz. Sonra o yalnızlık duygusu sizi ürpertiyor. Bilmediğiniz yere gitmekten mi korkuyorsunuz? 
Sen bunları okurken, tuhaf bir yabancılaşma hissiyle dinliyorum. Okuduklarımın ve yaşadıklarımın hissettirdikleriyle yazmışım onu. Ama gidememek, aidiyet duygusuyla ilgili. Benim bu duygum gelişmedi desem de, annem hep karşı çıkar. ‘Senin koltuğun, senin kitapların, senin şehrin var. Yanılıyorsun.’ diye…
Nesneler üzerinden kurulan bir aidiyet duygusu mu, bu dünyayla? 
Sadece nesneler üzerinden değil. Ben milletlere, ırklara, uluslara, sınırlara fazla inanmam. Bir dünya vatandaşıyım. Ama kendi hayatımdaki alanımı korumaya meraklıyım. O çemberin içinde yaşamayı, o konforu seviyorum. Onun için annem doğru söylüyor.
O  pasajda, şair Ahmet Güntan ‘Edebiyat dünyayı araya sokar, şiir dünyayı aradan çıkarır.’ diyor. Onu okurken, Orhan Pamuk’un “Şairler bizden daha  şanslı. Çünkü Tanrı, şiiri onların kulağına üfler.” cümlesi, aklıma
geldi. 

Doğru. Ben de şiirin şairden daha üstün olduğuna inanıyorum. Çünkü ben kelama inanıyorum. Edebiyatta da eseri önemserim. Ama Güntan’ın dediği gibi şiir, dünyayı aradan çıkarır. İyi bir şiiri çürütemezsiniz.
Tezer  Özlü, ciddi bir kadın duruşu koyar ortaya. Kendi yazarlarının peşinden gidiyor, yitik zamanlarda. Özlü’yle ilgili, ‘Sert hayat hikâyesini okuduktan sonra, çatlayan ruhum huzur bulmadı.’ diyorsunuz. Nasıl bir etki bu? 
17-18 yaşındaydım. Tezer Özlü, o yaştaki gence, birey olmanın ne demek olduğunu söyler. Naif gibi görünür; ama arkasındaki o müthiş karanlık ve  isyanla karşılaşırsanız, müthiş bir yarılma ve çatlama yaşarsınız.
Tezer Özlü için ‘Makul hayatın dışına sıçrama eşiğim oldu, derken; oradaki ‘makul hayat’tan ne anlamalıyım? 
‘Devrimci, isyankar ruh hali’ gibi bir şey. O yaşta, gece tek başınıza sokağa çıkamazsınız. Belli saatlerde yer, içer, uyursunuz. Uyuduğunuz zamanlarda hayaller kurarsınız. O makul hayatın dışına çıkıp, o sınırları esnetmek istersiniz. Bulunduğu kozanın dışına çıkma hevesi…
Tezer  Özlü okurlarında iz bırakan ‘Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum. Bu yüzden özlemlerim yok.’ cümlelerine de yer veriyorsunuz… 
Onu anlayabiliyorum. Bendeki özlem duygusu şöyle: Ben pencereleri kapamayı sevmem. Biraz açık kalsın isterim. Çok istediğimiz her neyse, onu özlem duyarak yapma tutkusunu önemserim. Tezer’inki galiba biraz daha karanlık bir yerden sesleniyor. Hep yolda olma isteği belli. Ben ise sonradan duranlardanım.
Gitmek, durup gidenleri izlemek de olabilir mi? 
Olabilir. Ben yazıyla bir yolculuğa çıkıyorum. Yazı çıktıktan sonra da yollarımız ayrılıyor. Bir sonraki yazı ve yolculukla hemhâl oluyorum. Romancıların, hikayecilerin de, yazarken, kendi benlikleri dışına taştıklarını düşünüyorum. O metinle ilişkisi bittiğinde kendine dönüyor.
O halde, yeni hikâyeler, bir roman bekleme vaktidir. 
Utanarak söylüyorum, çok ertelediğim, çekmecede bekleyen çalışmalarım var. Ben kendimi hiç hazır hissetmedim. Çekingenlik, mükemmellik arayışı  olabilir. Yayınevine haziranda teslim etmek üzere bir roman vereceğim. Artık kaçış yok.
Bu kitaptaki karakterler içinde hangileriyle daha fazla illiyet kuruyorsunuz?
Doğrusunu istersen, kitabı unuttum! Editöryal süreçte insana bıkkınlık geliyor. Her yazının debelendiği bir iklim var.
O debelenmeyle de başlıyor, yazılar… 
Tabii, onun bende bir karşılığı var. O sırada Dr. Jivago seyrediyorsam,  Pasternak’tan bahsediyorsam, o film bende neden iz bırakmış, anlatarak başlıyorum. Kaloriferden gelen tıkırtılar, camdaki kristal taneleri vs. ile ve kendimle bağlantı kuruyorum, yazıya başlarken. O melankoli duygusu, yazmaya kışkırtıyor. Şeffaflığın sirayet ettiği yazılar, daha fazla aklımda kalıyor. Dr. Jivago, Pal Sokağı Çocukları, Stefan Zweig yazılarını seviyorum…
Modern zamanların duygu halini ne güzel anlatıyorsunuz: ‘Onlar eksik konuşurlar, eksik sarılırlar, eksik affederler, eksik itiraf ederler, eksik severler, eksik vedalaşırlar’… 
Modern hayatın insanı hapsetmişliği, sıkıştırmışlığı; insanın kendisini  ‘kaptırmasını’ engelliyor. Kendisini teslim edemiyor. Ama insanın tabiatında bir kontrol mekanizması çalışır. Çünkü yaralanacağını düşünür. Ben, çevremde bu kadar korunaklı insanlar olsun istemem. Konuştuğum zaman, kimse istediği hayatı yaşamıyor.
Herman  Hesse yazısında, hayat üzerine derin bir parantez açıyorsunuz: ‘Bir yolculuğu tamamlamak için verdiğimiz uğraş ne kadar meşakkatli olursa, maneviyatımız da o oranda derinleşiyor’. 
Tamamlanmışlığa fazla inanmıyorum. Hayat, eksik olduğu için mükemmel. Derinlikte bir zıtlık var. Mutsuzluğu bildiğin için, mutluluğu tanımaya başlıyorsun. Bizim için yazılmış hikâyelerin birer uzantısı olarak dünyaya geliyoruz. Kaderi bilememek işin büyülü tarafı. İnsanın bu zaafı, aynı zamanda büyük bir lütuf. Geleceğimizi bilseydik, manânın içi  boşalırdı. Bir yazı var; ama irademizle hayat hikâyemizi yönlendirme gücümüz de var. Başına kötü bir şey geldiğinde, kaderine ‘Neden böyle?’
diye soramazsın. Ya da cevap alamazsın. Müthiş bir boşluk yankılanır.
(Zaman‘da yayınlanmıştır.)

BENİM ROMAN KAHRAMANIM – SAKİNE KORKMAZ

kelimelervekaderTheodor W. Adorno “Biçim Olarak Deneme” adlı yazısında deneme hakkında şunları söylüyor: “(…)  bilimsel bir şey üretmek ya da sanatsal bir şey yaratmak yerine, çocuksuluğun esinini yansıtır onun çabası, hiç sıkılmadan, başkalarının yapmış olduğu şeylere tutulur (… ) o konuda içinden ne geçiyorsa onu söyler; ve kendini sona gelmiş hissettiği yerde durur, söyleyecek bir şey kalmadığı yerde değil (…)”
Esra Yalazan, Timaş Yayınları’ndan çıkan Kelimeler ve Kader adlı kitabında konusu yazar biyografileri ve roman kahramanları olan, “hiç sıkılmadan, başkalarının yapmış olduğu şeylere tutulan” denemeler yazıyor. Bu denemeleri Adorno’nun satırları üzerinden okudum. Evet, bilimsel bir şey üretmiyor Yalazan, böyle bir iddiası da yok zaten metinlerin, yazar ve kahramanlarını izlenimci eleştirinin son derece içselleştirilmiş diliyle anlatıyor: “Kendini sona gelmiş hissettiği yerde duruyor, söyleyecek bir şey kalmadığında değil.” Fakat Adorno’nun deneme için söylediği “sanatsal bir şey yaratmak” ifadesi Yalazan’ın metinlerini okurken zihnimi meşgul eden bir mesele oldu.
Bir roman olarak da okunabilir mi?
Şöyle ki: Edebî türlerin sınırlarının günümüzde genişlemiş olduğu ve iç içe geçtiği bir gerçek. Edebî metnin üretim ve tüketim süreci için üç temel unsur olan yazar, yapıt ve okur üçlüsünün Yalazan’ın metinlerinde iç içe geçtiğini düşünüyorum. Yani okur, yazarın biyografisini ve yapıtını yazarken bu yazının içine bir kahraman olarak kendini de katıyorsa, bu metin bir roman olarak da okunabilir. Yani okurun, yazarın ve metnin birbirinin içine geçtiği bir roman. Evet, ben bir roman okudum. “Bazen berbat bir ‘sıkışmışlık’ duygusundan sıyrılabilmek için kendime hayalî seyahatler icat ediyorum.” diye başlıyor benim okuduğum roman ve nasıl ki Don Kişot’un kaderini, onu bu dünyanın gerçeklerinden koparan romanslar belirliyorsa, benim roman kahramanımın kaderini de kelimeler belirliyor.
Şimdi zihnimde ‘sıkışmışlık’ duygusundan Pal Sokağı çocuklarıyla oyuna başlayan; Anna Karenina’nın son gününün tasviriyle Tolstoy’un neden sevildiğini sorgulayan; Herman Hesse’nin Haller’iyle el ele tutuşup kendi aynalarını kıran; Boğaziçi’nin yalılarını ‘şimdiki ânı’ yaşayamayan Abdülhak Şinasi’yle dolaşan; bazen bir vapurda, bazen bir yaz gecesinin ılık esintileri yüzüne vururken, bazen küçük bir odada yağmurlar camları aşındırırken sandalyesinde sallanıp tekrarların sıradanlığında boğulan; gerçeklerden fena halde sıkıldığı için masallarda yaşamak isterken Doktor Jivago’yla beş yaşının bere ve çizmeleri kırmızı fotoğrafına sığınan; sabahın ‘şeftali kabuğu rengine’ döndüğü saate kadar yağmurun sokakları döven hırçın sesini dinleyen; Leonardo da Vinci’yle sohbete girişen; Süleymaniye Camii’nin içinde Nabokov okuyan; Dickens’ın Mr. Pickwick’inin eğlenceli serüvenleriyle kısa seyahatlere çıkıp kayıp çocukluğunu hatırlayan; Borges’in sadık hizmetkârı Fanny’yi dinlerken Borges’in evinde sahibini rahatsız etmek istemeyen itinalı bir misafir gibi gezen; Lermontov’un Peçorin’ini okurken ‘ihanet’i düşünüp hayatı yazıyla temize çekmeye çalışan; Javier Marias’ın kahramanı Deza’yla susmayı, anlatmayı, bakmayı konuşan; akşamsefalarının tül tül açtığı zikir vaktinde Tanpınar’la zamansız bir yolculuğa çıkan; bir sabah, çiçeklerini Mrs. Dalloway gibi kendine alan ve elbette, şiirin büyülü sesiyle arınan bir roman kahramanı var.
Küçük anılara sığan büyük masallar
Bir roman, aynı zamanda insanlık hallerini okura gerçeklik duygusuyla verebilmekse, Yalazan da bir okuryazar tipi kurguluyor, belki kendi bile fark etmeden. “Hal böyleyken sonunda kendi yarattığımız bir ‘efsaneye’ dönüşüyoruz.” diyor Kelimeler ve Kader’de.  Sahihçe içselleştirdiği okuryazarlığı sonucunda bir efsaneye değil ama bir roman kahramanına dönüşüyor.
Esra Yalazan yazar ve kahramanlarla olan büyülü ilişkinin bazı insanların kaderinde nasıl bir etki yarattığını şu satırlarla iyi özetliyor: “Tanrıdan rol çalma ihtirasına mani olamadığı için yazanlar, duygu dünyamızı acımasızca deştiler. Gündelik hayat sıkıntılarının dışına taşan ‘olağanüstü’ hayatlardan damıttıkları gerçekliğin ‘fanilerdeki’ karşılığını anlattılar bize. Yazı sanatını böyle yüceltenleri sevmek istedik. Bazen çok sevdik. Onların bizi bize anlatmasına ihtiyacımız vardı, kendimizi onların romanlarıyla anlamaya çalıştık. Edebî beklentilerimize her zaman karşılık gelmeyen süslü cümlelerinden ‘küçük anlarımıza’ sığdırdığımız büyülü masallar yarattık. Sonra biraz daha büyüdük.”
O halde, ya Adorno denemenin ‘sanatsal bir şey yaratmadığı’ konusunda yanılıyor, ya Esra Yalazan Kelimeler ve Kader’de denemenin üzerinde bir kurgu yaratıyor, ya da ben bir ‘okur’ olarak metni istediğim gibi okurum. Ama merak etmekteyim, sen ey okur, bu metni nasıl okuyacaksın?

(Kitap Zamanı‘nda yayınlanmıştır.)

kelimelervekaderhtkitap

sabah kitap

taraf kitap

Ellesayfa

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s