Dersim’de bir ‘Gece Kelebeği’: Haydar Karataş

Dürüstlüğü, isyanı kötü oynanmış bir ‘içtenlik’ gösterisi gibi sergileyen zehirli dilden korkarım ben. O tavır, insanın varoluş sebebinde saklı olan erdemleri silah gibi kullanmak ister çünkü. Elbiselerin teyel yerlerini bir türlü saklayamayan terziler gibi beceriksiz çırpınışları da biraz da acıklıdır. Ne kadar bağırsalar seslerini duyuramazlar. Hâlbuki biraz durup içlerindeki karanlık uçuruma bakmaya cesaret edebilseler kendilerini affedebilirler belki. O vakit bağışlamanın, kin duymaktan vazgeçebilmek olduğunu hatırlayıp, kelimelerle iyileşebileceklerini de görebilirler…

Hakikat ezelidir. Hiçbir güç, inanç onu yeryüzünden silemez belki ama anlama ve geçmişi geleceğe doğru yorumlama çabası, bizi akılla sağaltır. Malraux. anlarsak yargılayamayız, demiş. Doğru, amainsan, insana yapılan zulmü de unutamaz. Neden unutsun zaten? Kötüyü sevmeyi bilmeyiz ki. Kötülüğün iradi olduğunu, kalbe atılan tohumla, bencillikle büyüdüğünü fark etmiyoruz çoğu zaman.Hınçla, kinle, cezalandırma dürtüsüyle ‘kötülüğü’ seçenlerin ebediyen mutsuz ve çaresiz olduklarını unutuyoruz. Önce bu yüzden affetmeyi öğrenebilmeliyiz. Bağışlayarak iyilik kadar sahici olan kötülüğü de yok edebilir miyiz bilmiyorum doğrusu ama bence denemeye değer.

Epeydir bahsetmek istediğim bir kitap bana yazarak, okuyarak, anlayarak ‘bağışlamanın’ imkânlarını gösterdi. Dile gelemediği için üst üste yığılmış acıların, hayatın büyük çaresizliğinin tamamen yok edilemeyeceğini ancak hatırlayarak unutabileceğimizi düşündürdü. Sevmenin yüce gönüllüğü değil sözünü ettiğim elbette; kefareti ödenmemiş ‘suçların’ affedilmeye muhtaç olması. Peki, her dinlediğimizde yakan gerçekleri, edebiyatın diline tercüme ederek bu ihtiyacı hissedebilir miyiz hakikaten? Haydar Karataş, bu topraklarda yaşarken ‘ölenlerin’ birbirlerini affedememe körlüğünü, kimsesizliğe, yoksulluğa, yurtsuzluğa, ölüme, açlığa rağmen hayatta kalma çabasına uzun bir ağıt yazarak anlatmış.

 

Gerçeklerden daha gerçek…


Gece Kelebeği
 (Perperik-a Söe), 38 Dersim Katliamı’nı ve sürgününü Dersimli Kürt bir kız çocuğunun diliyle anlatıyor, demek romana haksızlık olur. Bu kitap o trajedinin karanlıkta kalan yanlarını, eşkıyaların acımasızlığının nelere mal olduğunu, Ermenilerle birlikte verdikleri mücadeleyi, muhacirleri, farklı kültürlerin birbirlerini korkudan kaynaklanan kesif bir öfkeyle ‘ötekileştirilmesini’, sürgünden sonraki miras kavgalarını da içeriyor ama kitabı özel kılan sadece bu kapsayıcı titizliği değil.Yazar, okuru basit bir anlatma sezgisi gibi görünen çok katmanlı bir hikâyeyle, meşe ormanlarının, gizli geçitlerin, ışıldayan derelerin, yakılmış köylerin, gömülemediği için kokan cesetlerin, yaraları hayvanların, çiçeğe durmuş yalnız ağaçların arasında dolaştırırken gerçeklerden daha gerçek bir yolculuğa çıkarıyor. O yol, bütün ıstıraplarına rağmen ıssız ve sessiz zira küçük Gülizar’ın, ismi Zazaca gün atımı anlamına gelen annesi Fecire Hatun’un, kolsuz Musa’nın, karısı Hece’nin, Perhan’ın ve bütün kahramanların iç sesi, bombaların uğultusunu bastırıyor. Bu sahih anlatım gücünü o toprakların Dersimli ‘dilsiz’ yazarından alıyor elbette ama o anlatımda okuru tutsak eden, duygularını hakikatin sırrıyla dağlayan başka türlü bir sihir var sanki.

Haydar Karataş, bir söyleşide şöyle diyor: “Keşke bu romanı Zazaca yazabilseydim, ben dilsizliği iki kez yaşadım. Yatılı okula başlarken, üç ay tek kelime konuşmadım, yaşıtım çocuklarla oynayamadım. Sonra bir mülteci kampında on dokuz değişik ülkeden insanlarla yaşadım. Yöneticiler utanmadan bu dilsizliği halklara reva görürler. Anadolu’da bir söz vardır, ‘dilini keserim’ diye. Bizde devlet dil kesmiştir, acı çekecek ama anlatmayacaksın. Devlet hem dil kesti, anlatılmasın diye de yasaklar, sansürler koydu.”

Ama işte o baskı da kuyruğunu ısıran yılan gibi zamana yenildi. Eğer bugün bu coğrafyadaki felaket hikâyelerinin örtüsünü açıp aşağıya korkmadan bakmaya cesaret edebiliyorsak bunu Karataş gibi yazarların sayesinde yapacağız. Son yıllarda Dersim’le ilgili yazılanlar, sözlü tarih çalışmaları, anlatılar giderek çoğalıyor. Hepsi de çok önemli ama belgelerin, yaşanmışlıkların üzerinden kurulan hikâyenin, ‘sıradan kötülüğün’ ne olduğunu merak edenlere nüfuz edebilen müthiş bir gücü var. Ben buna, edebiyatın vicdanı kelimelerle uyandıran tılsımı diyorum.

 

Görsel
Hiç kolay değil…

Karataş genç yaşında düşüncelerinden dolayı Türkiye’nin muhtelif hapishanelerinde on yıldan fazla hapis yattıktan sonra buralardan gitmiş. Çok tanıdık değil mi? Tanıdık olmayan, onun bu coğrafyanın derin katmanları arasından süzülen ‘korkunç’ hikâyeleri ideolojik kamplaşmanın tuzağına düşmeden, mazlumu olduğu gibi anlatarak gösterebilmesi. Bir üçleme olarak tasarladığı bu kitabı okurken isyanını bastıran olgunluğa nasıl sahip olduğunu düşündüm. Kolay değil; onca zulmün üstüne çıkıp yaraları efsanelerle, masallarla, duayla, gücünü hayatın kutsallığından alan sarsıcı bir hikâyeye dönüştürmek hiç kolay değil.


Gece Kelebeği
’ni Yozgat Cezaevi’nde başlamış yazmaya. Sekiz defterden sadece birini kurtarabilmiş. Sonra yeniden annesine bütün hikâyesini anlattırarak yeniden başlamış. “Onun hikâyesi 39-45 arasını kapsıyor, öncesini daha sonraya bıraktım. Bu yaşıma kadar ona hapislik ve acı dışında verebileceğim hiçbir hediyem olmadı. Biliyorum acısını dindiremez, iki sürgün, iki yok olmayı, çocuklarını hapislerde büyütmüş bir anne yüreğini dindiremez” diyor. Doğru söylüyor kuşkusuz ama bilmem farkında mı, gelecek kuşaklar bu hikâyeyi okurken ‘kardeş kavgasını’ çoğaltıp kışkırtanın tam olarak ne yaptığını onun kalp bilgisiyle ve yazarlık sezgileriyle görecekler.

 

İnsanlığın dirilişi…

‘Görecekler’, demem boşuna değil. Yazar size coğrafyayı, kötülüğü, insanları zengin ayrıntılarıyla tasvir ederken okuru elinden tutup oraya götürüyor. Meşelerin gölgesindeki barınaklarda, güneşin altında kokan cesetlerin bırakıldığı derelerde, birbirine sarılmış kemiklerde, dallardan yapılma bebeğine masal anlatan çocuğun mırıltısında, asker postallarıyla ezilmiş altın başaklarının canlanışında, candarmayı görünce elinde hazır tuttuğu iple çocuğunu boğup deliren bir kadının yüzünde, yakılmış tarlalardaki gelinciklerin hafif bir rüzgârla boyunlarını eğişinde, ‘insanlığın’ dirilişini gösteriyor. Böylece umudun yitirip tükenenlerle, umutsuzca inanarak hayatta kalanların çok sesli ‘kantatına’ tanıklık ediyorsunuz. Bir roman, akademik çalışmaların, sözlü tanıklıkların tam olarak dolduramadığı o karanlık boşluğu ‘samimiyetini’ dinleyenin kalbine bir silah gibi doğrultmadan yapıyor. Ve gerçeklikle değil onu anlatma biçimiyle acıtıyor.

Eğer bu roman, sadece babasının kesilen kafasına şahit tutulmuş çocuğun suskunluğunu, tarlaları ateşe vererek insanları açlığa mahkûm eden devletin zulmünü, ölmüşlerin mallarına el koyan eşkıyaların acımasızlığını, erkeksiz kadınların çaresizliğini, sürgüne gönderilen ‘yuvasız’ köylüleri, onların üzerine bomba yağdıran paşaların ‘sıradan kötülüğünü’ olduğu gibi anlatsaydı bu kadar sarsıcı olmazdı. Gece Kelebeği’nin mucizesi, gerçekleri anlatıya dönüştürmesiyle sınırlı değil. Muazzam bir derinlik ve bu coğrafyanın gelenekleriyle beslenen bir anlatım zenginliği var dilinde.

 Görsel

İsyan etmeden anlatmak…

Bir anneyle, kız çocuğunun bu kocamış vahşi dünyada, kendilerine sığınacak bir ‘yuva’ bulmak için savrulmalarını, o ‘dilsizlikle’, o hikâyeleri dinleyerek büyüyen biri bu kadar içerden anlatabilir ancak: “Kaç kez annemin o taşların arasından kaybolup gittiğini, yeryüzünün, dağların, taşların, ağaçların, rüzgârların sahibiyle konuştuğunu ben kaç kez görmüştüm. Ve ne güzel ağlardı annecim o dağların tepesindeki ıssız taşlara. Ve dağlar ne kadar ıssızdı, ne kadar sessiz ve sahipsizdi. O dağlarda keklikler, dağ keçileri, bir de yarpuzların, sarı kokan anafatma çiçeklerinin bin bir çeşidi olurdu. Ve rüzgâr dağlarda ıslık çalarak eserdi. Ve dağlar, küçük bir çocuk ıslık çalmayı yeni öğreniyormuş gibi dudaklarını aralayıp bir çalar, bir susardı. Kulağını verdin mi yere çok uzaklardan ‘vuuvvvv’ diye bir ses gelirdi… Nedense ben o sesin annemin yalvaran sesi olduğunu düşünürdüm.”

Haydar Karataş, tabiatı kutsayan bir yazar; beni anlatımına mıknatıs gibi çekmesinin sebeplerinden birisi de bu sanırım. Bir de şefkatli bakışını kahramanından esirgemeyen sesi tabii: “Annem uzun bir süre taşlara kapanıp öyle durdu. İsyan etmeden, sesinde hiçbir öfke izi olmadan yalvardı, Kert’le konuştu, konuştukça Kert taşlarıyla daha da bir oldu. Sustu. Boğazına takılan hıçkırıkların geçmesini bekledi…. Bazen ben dizlerinde uyurken yaptığı gibi, saçlarımı okşuyormuş gibi taşları usul usul okşadı. İncinmesinler diye onları küçük dudaklarıyla öptü. Hani yapabilse, taşların arasından süzülüp gitmek, ıslık çalan rüzgârın kanatlarına ruhunu bırakmak istermiş gibi yeniden taşlara sokuldu… Tüm bunları artık o kadar iyi biliyordum ki, bu ibadetimizin son kısmı demekti. Önce ziyaret taşlarıyla konuşulacak, dağların, büyük kurtarıcıların isimleri anılacak, acı çekmişler hatırlanacak, onlara ağlanacak ve kendimize ait bir şeyi orada bırakıp gidecektik. Yerin kulaklarına benzettiğim bu taşlar dualarımızı iyi duymuşsa esen rüzgâr tüm dualarımızı alıp sonsuzluğa götürecekti.”

 

Dualarımızı sonsuzluğa taşıyan rüzgâr

Böylesine bir katliam, yoksunluk ve sürgün hikâyesinin sonuna gelen okurun haliyle içi burkulur, jilet gibi kesen kelimelerle kanar, gördükleriyle biraz incinir belki ama nihayetinde felaketleri geride bırakmış olmanın huzuruyla bitirir kitabı değil mi? Öyle olmadı. Dersim dağlarının yamacında Fecire Hatun’un saç teliyle, kızı dilsiz Gülizar’ın kol yeninden koparıp kırmızı taşın altına koyduğu tepede kalakaldım. Uzaktan hepsine şöyle bir baktım. Gülizar suskunluğunu bozup konuşmaya başlamıştı. Annesinin ördüğü bebeğe masallar anlatıyordu. Adı gece kelebeği manasına gelen ‘Peperik-a Söe’ kırlangıçlara gülümsedi. Ben ölmemek için darı yiyen çocuklar gibi yutkundum ama ağlayamadım. Onların dualarını alıp sonsuzluğa götüren rüzgâr geçmişte kalan kelimelerimi kendi ‘sonsuzluk’ tasavvuruma taşıdı. Rüzgâr sarp kayaların arasında ‘vuuuvvv’ diye bir ses çıkardı. Yazarın soğuk ıslığını duydum. Hayatı destansı bir romanla yeniden gördüm.

Siz de öyle yapın, bugün ayıpları, günahları örtmeye çalışan siyasetçilerin kocaman bir ‘hiç’ olduklarını anlayacaksınız. Edebiyat hayata hakikatin ruhuyla meydan okuyor. Geriye de bir tek o kalıyor zaten.

* İletişim Yayınları 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s