Tag Archives: KİTAP

Kaderini insanı anlatarak değiştiren bir yazar: Emile Zola

ResimGeçen hafta hayatın uğultusundan kaçıp saklandığım köyden dönerken limon bahçelerini anlatmak istiyordum. Dalında unutulup kurumuş olduğu halde bahar güneşinin ılık şefkatiyle gülümseyen limonların insana dertleri nasıl unutturduğunu, deliliği benzersiz romanlarla anlatan bir yazarla tarif etmeye çalışacaktım. Belli ki yine Türkiye’de yaşadığımı unutuvermişim.


Burada yaşarken ölümün anlamsızlığından ziyade, nedensiz ölümü sıradanlaştıranların aldırmaz tavırları canımı sıkıyor. 2010 yılında, üç kuruş para kazanmak için her sabah işe giderken sevdikleriyle hiç dönmeyecekmiş gibi vedalaşan insanların ölmesinin kader olduğunu söyleyebilen bir başbakanla, kendi siyasi duruşunun kurbanı olduğunu bildiği halde ‘kaderine kırgın’ taklidi yapan eskimiş bir siyasetçinin yönettiği bir ülkede limon bahçelerinin güzelliğini anlatmaya müsaade etmiyor hayat maalesef.

 

Zola, maden işçilerinin dramını 125 yıl önce yazdı…


Böyle zor zamanlarda sığınılacak en sağlam yer yine edebiyat. Birkaç gün önce yazıya hayatını adamış usta bir yazar, Çetin Altan ölümün bir kader olmadığını her zamanki zarif ve ironik üslubuyla hepimize hatırlattı. Çaresizliği, yoksulluğu, sosyalizmi, cesareti, korkaklığı, para için alçalmayı en iyi anlatan romanlardan biri olan Germinal’den bahsediyordu. Tek bir cümleyle yaşadığımız sefaleti anlatıyordu aslında: “Emile Zola, maden işçilerinin hayatını ve ilk grevleri nasıl başlattıklarını anlatan romanı 1885’de yazmıştı.” Bu cümleyi okuduktan sonra insanlığın varabildiği o ‘çağdaş’ yeri biraz düşünmek gerekiyor hakikaten. Yüz yirmi beş yıl sonra insanlar hâlâ yerin dibinde çalışırken ölüyor ve sadece gazete haberi olup hemen unutuluyorlar artık.

 

Romancı, bilim adamı gibi olmalıdır…


Zola, bilindiği gibi meşhur Dreyfus Davası’yla da hatırlanan bir yazar. Hayatın incelikli ayrıntılarını, insanın duygularını sırlı bir aynadan yansıtarak yazmayı seven romancının daha çok bu yönüyle hatırlanması beni biraz üzüyor. Onun sanatı hayatın kendisinden daha zengin, renkli ve baş döndürücüdür sanki. Gerçi yaşarken fazlasıyla sevilen, herkesin ilgiyle okuduğu bir yazar olabilmişti ama bu davanın haklı şöhreti, onun yazarlığını hep biraz gölgede bırakmış gibi gelir bana. Romancının bir bilim adamı gibi gözlem yapması, karakterleri bir kimyacının belli nesneleri bir imbiğin içine yerleştirir gibi tasarlaması, ardından insanın yararı adına bu deneyin sonuçlarını not etmesi gerektiğine inanan Zola, birbirine bağlanan yirmi romanda tam da bu söylediğini yapıyor. Onun edebiyatıyla tanışanlar bilir. Eğer anlattığı hikâye ilginizi çektiyse, yolda her gün karşılaştığınız insanlardan daha gerçek olan derinlikli karakterlerini sevdiyseniz romanlarından öyle kolayca uzaklaşamazsınız. Mutlaka sonradan hatırlayacağınız izler bırakır. Hayatın dar, tozlu, labirentimsi sokaklarında umudunu hiç kaybetmeden dolaşmak gibidir onunla uzun süren yolculuklara çıkmak. İnsanın en karanlık, acımasız, vahşi yanını size gösterip mutluluğun yaratılabileceğini hatırlatır her fırsatta.

 Resim


Düşmanlarını çok kızdırmıştı…


Germinal
’de de bunu yapıyor aslında. Maden işçilerinin zor hayatı ve ezilen bir sınıfın mücadelesi gibi pek çok okura hiç de ‘eğlenceli’ ve çekici gelmeyecek, politik mesajları itibarıyla klişeleşmeye müsait hikâyeleri yaşadığı döneme ve topluma dair olağanüstü gözlemlerle besleyerek hayatın kendisinden daha çekici hale getiriyor. Onu klasik yapan da bu özelliği bence. Tolstoy için hayat mimarı derler. Ben bu tanımın Zola’ya da çok yakıştığını düşünüyorum.


Bu kitabı yazmadan evvel maden ocaklarına inip elindeki not defteriyle onlarla konuştuğu, daha yakından tanıyabilmek için meyhanelerde sohbet ettiği söyleniyor. Çıktığı anda büyük tepkilere yol açan, özellikle zenginlerin okuduğu gazetelerin sert dille eleştirdiği roman, başarısını edebiyatını fikirlerine kurban etmemesine borçlu sanırım. Sosyalist olmayan bir yazarın yoksulların yaşam biçimlerini, çaresiz kaldıklarında ahlakı nasıl da kolayca unuttuklarını, açlıktan ölen insanlar için siyasetin hiç önemli olmadığını, burjuvaların kaba ikiyüzlülüğünü, aldırmazlığını, adalet için büyük bedeller ödemenin ne demek olduğunu, vicdanlı olabilmenin önemini tarafsız bir bakışla anlatması, hayatın sahici yüzüne bu kadar gerçekçi bir üslupla dokunması belli ki düşmanlarını çok kızdırmış.Malum Dreyfus davası, Fransa’da gelecekte daha önemli değişimlere de yol açacak biçimde toplumu ikiye bölmüştü. Hatalarını yalanlarla kapamaya çalışan orduya kafa tutmak hiçbir dönemde kolay olmasa gerek. Peki, o dönemde orduyu yönetenlerin, Zola’yı sürgüne gönderenlerin ismini bilen var mı? Has edebiyatı biraz da bu yüzden seviyorum işte, biz faniler gidiyoruz, o bütün sihriyle, gücüyle, varlık sebebiyle yaşamaya devam ediyor…

 


Gerçeklerden resim gibi romanlar yaptı…


Yazmak için ailesini hayal kırıklığına uğratarak okulu terk edip bir yayınevinde çalışmaya başlayan Zola’yı hayatı böylesine şehvetle anlatmaya iten en güçlü dürtünün ne olduğunu bu yazıyı yazarken düşündüm ve kendi cevabımı buldum; gerçeği merak ediyordu o. Bozulmamış, el değmemiş, pek çok yazarın olduğu gibi anlatmaya cesaret edemediği gerçeği sözcüklere dönüştürmek gibi özel bir tutkusu vardı. Bir orospunun hayatını anlattığı Nana’yı yazarken yüksek sınıf fahişelerini, Germinal’i yazarken maden işçilerini ve onları küçümseyen burjuvaları,Meyhane’yi yazarken ‘alt sınıfın’ eğitimsiz insanlarını anlatmak, kendisine benzemeyen ötekilerin hayatından roman yapmak onu her şeyden çok heyecanlandırıyordu sanırım. Huzurlu bir hayatı seven yazarın evde ne yaşadığını kimse bilemez ama evlilik hayatını parçalamak pahasına hizmetçisi Jeanne’la iki çocuk yapıp, karısıyla yaşamaya devam etmesinin de ‘ötekilerin’ hayatına duyduğu o tuhaf zaafın rol oynadığını düşünüyorum doğrusu.


Claude Berri’nin senaryosuyla, renkleriyle, Zola’nın yakın dostu Cezanne’nın tablolarının hatırlatan resimleriyle romanın ruhuna sadık kalarak uyarladığı filmi izlemeyenlerin ve henüz romanı okumamış olanların tadını kaçırmamak için çarpıcı finalinden bahsetmek istemiyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim ; “Bu kapitalizmin ağzını burnunu kırmak istiyorum” diyen anarşist yazar dostumun bile ürpereceği türden bir sona okuru nefessiz bırakarak hazırlıyor Zola. Üstelik de roman boyunca kırılgan, imkânsız bir aşk hikâyesinin büyülü anlatımından hiç taviz vermeden yapıyor bunu…

 

 


Resim


Burjuvalardan nefret edenler…


Çözümün demokratik seçimlerle değil, anarşizmle, yakarak, yıkarak geleceğine inanan nihilist kahramanı Souvarin’e “sizler hiçbir zaman gerçek sosyalist olmayacaksınız, elinize para geçtiğinde o küçük burjuva kalabalığına katılmak isteyeceksiniz” dedirten yazar, burjuva hayatının sahte, yozlaşmış değerlerini de keskin cümlelerle eleştiriyor. Onlarca farklı karakter büyük trajedilerle akan geniş bir hikâyenin içinde hayatın acımasız yanlarını tartışırken, yazarın bir Tanrı gibi kendisini bütün sınıfların, değerlerin, ideolojilerin üzerinde görebilmesi Zola’yı benzersiz kılıyor bence.


İnsanı bazen derin bir merhamet duygusuyla, bazen acımasız bir baba, bazen de tutkulu bir âşık gibi anlatan Emile Zola, kaderini insanların gerçek hikâyelerini kurgulayarak değiştirdi. Germinal’i okuyanlar maden işçilerini örgütleyen Etienne’nin kasabayı terk ettiği günü gerçekçi bir şairin, aydınlık bakışıyla hatırlıyor ve muhtemelen sözcükler yaşadığı sürece de hatırlayacak: “Birbirlerini çok iyi tanıyacaklar, yasalar izin verince de sendikalar aracılığıyla birleşecekler ve sonra güçlü bir dayanışmanın ardından, birkaç bin aylağın karşısında milyonlarca insanın oluşturduğu emekçi ordusu durumuna geldiklerinde de yönetime el koyacak, söz sahibi olacaklardı. Şimdi nisan güneşi gökyüzünde, doğum sancıları çekerek toprağı ısıtarak bütün ihtişamıyla parlıyordu… Toprağın o verimli bağrından hayat fışkırıyordu… Arkadaşları yüzeye yaklaşmışlar gibi çok daha etkili biçimde vuruyorlardı kazmalarını artık. Canlılık veren, her yanından gençliğin fışkırdığı o sabah, gökyüzünde alevler saçan güneşin altında yüzen ova bu uğultuları barındırıyordu içinde. Topraktan insanlar bitiyordu, saban izlerinde yavaş yavaş, simsiyah, intikamcı bir ordunun tohumları atılıyor ve bu ordu, yakında bütün toprağı çatlatacak olan gelecek yüzyılların ürünleri için boy atmaya devam ediyordu”.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos

ImageÖlüm haberini okuduğumda korkunç bir ürpermenin ardından imzası olan görüntüler üşüştü zihnime. Onları puslu çerçevelerin içine yerleştirmeye çalışırken kazanın ayrıntılarını okudum. Beni sarsan sadece yetmiş altı yaşında bir adamın, sevdiğim bir yönetmenin hayatını sonlandıran motosiklet çarpmasıyla caddenin ortasına savrulması değildi. Benzeri bir kazayı altı yaşındayken geçirdim. Sabahın erken saatlerinde okul yolunda sevdiğim bir şarkıyı mırıldanarak yürürken motosikletli bir adam bana çarpmış ve aynı şekilde beyin kanaması tehlikesiyle hastaneye götürülmüştüm. Sanırım büyük travmalar yaratan korkuların, acıların tohumu yaşadığımız sürece benliğimize yerleşiyor ve son âna kadar bize eşlik ediyor. Onu hayalimde öylece tek başına yerde yatarken gördüm ve o ilk şoku atlattıktan sonra biraz gaddar ve bencil bir arzuyla yanına oturup bu garip ‘son’u konuşmak istedim. Ömrünü sinemaya adamış, filmlerin sonunu bilerek hep ‘açık’ bırakmış usta bir yönetmen, eminim kendi sonuna dair ‘filmler’ çekmişti. Böylesini hayal eder miydi bilmiyorum. Edebilse bile hikâyeyi böyle çekmeyeceğine eminim. O sertliği, vahşeti, şiddeti doğrudan göstermekten ziyade hayatın şiirini görüntülerin diline tercüme etmekten hoşlanıyordu çünkü.

O gece ne zamandır izlemeyi isteyip nedense her defasında garip bir dürtüyle ertelediğim son filmiZamanın Tozu’nu buldum ve bir süre öylece pencerenin önünde oturdum. O “insanlar bugün filmleri hatırlamak için değil unutmak için seyrediyorlar” diyordu. Karanlığın içinden elmas yüklü şilepler geçiyordu. Sisli Manzara filminde babalarını aramak için sonu olmayan bir yolculuğa çıkan çocuklar dumanlar arasında kayboluyordu. Küçük kız “korkuyorum” diyordu, oğlan “korkma, sana bir hikaye anlatacağım” diye teselli ediyordu kardeşini: “Başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi.” O filmin sonunda sis yavaşça dağılır, çocuklar ufukta bir ağacın gövdesine sarılırlar. Ben o son kareyi değil de nedense karların üzerinde can çekişen yaralı ata ağlayan çocuğu görüyordum sürekli. Güçlü imgelerin de travmalar gibi hafızamızda, kalplerimizde derin yarıklar açtığını biraz şaşırarak hatırladım.

 

Image
“Bu ölüm anlamlı olsun”

Filmi ertesi gece kristal kar tozlarının çatılardan, sis üfleyen kara bacalardan, telaşla koşturan ‘kimsesiz paltolardan’, kedilerin ıslak yüzlerinden, sıska, kuru ağaçlardan, düşlerimdeki ceylanların gövdelerinden savrulduğu bir vakit seyretmeye başladım. Açılış sahnesi, “Hiçbir şey son ermedi, ermez de. Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikâyenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi geri gelen hikâye” cümleleriyle başlıyordu. İçimde bir şeyler daha kırılıp döküldü. Onun hikâyesi bitti sanıyorduk, hâlbuki daha yeni başlıyordu. İzlediğim film üçlemenin ikincisiydi. Üçüncüsünü Öteki Deniz’i (The Other Sea) tamamlayamadı ama hikâyeleriyle, görüntüleriyle her defasında ‘son’ sandığımız yerde bizi yeni bir başlangıcın beklediğini gösterdi.

Film, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında geçiyor. Yunanistan’daki solcular Doğu Bloku ülkelerine göç ediyor. Yönetmen üç karakter aracılığıyla bu yüzyılın kırılma anlarını anlatıyor aslında bize. Berlin duvarının yıkılması gibi simgesel olaylarla birlikte, aynı kadını hayatlarının sonuna kadar seven iki adamın hikâyesini de izliyoruz. Yunanlı bir kadın, Yunan ama sürgünde doğmuş Amerika’da yaşayan bir adam ve bir Alman Yahudi’si şair. Angelopoulos, Türkiye’ye geldiğinde yönetmen Yüksel Aksu’yla yaptığı söyleşide, şair Jakop’un intiharını anlatmış: “Sevdiği kadın onu terk ediyor aynı zamanda. Ve ona hiçbir şey kalmıyor artık. Ne düşler, ne sevdiği kadın, ne de başka bir şey… Bir şiir vardır. O şiirde, ‘“Tanrım, bize ölümü ver ama bu ölüm anlamlı olsun, bir ritmi olsun, bu ölümde anlamlı bir şeyler olsun yani boşuna yaşamış olmayalım’ şeklinde bir ifade var. Yani solcu bir Yunan’ın intiharını anlatıyor Jakop’un ölümü.”

 

Senaryo bir araç…

Bize anlatma şansı olsaydı böyle ölmenin de anlamlı olduğunu söyler miydi bilmiyorum ama yaşadığı sürece umudu her şeye rağmen yitirmemek gerektiğini, muhteşem görüntülerle, ona nedenleri, her daim sorulan ‘uzun planlarla’ anlattı. Zamanın Tozu diğerlerinden farklı olarak daha konuşkan ve biraz daha ‘akışkan’ bir film. Bir Avrupa ve dünya hikâyesi çünkü. Kahramanları İngilizce, Almanca ve geriye dönüşlerde Rusça konuşuyor. Bu filmde uzun sekanslar olmadığı için hayal kırıklığına uğrayan izleyicilere tahmin ettiğim gibi bir cevap vermiş: “Her filmin kendine has özellikleri var. Her film kendi biçimini dayatıyor. Kimi filmler plansekanslarla ilerler, kimileri daha kısa olur. Yani insan ben böyle yapacağım diye karar verdiği için öyle olmuyor. Öyle olması gerektiği için sonunda öyle oluyor. Ben senaryoları yazıyorum ama senaryo bir araç, ben ona birebir uymuyorum hiçbir zaman.” Bitirmeyi başardığı son film, sadece ona has dilinin ötesinde film yapmak isteyen yeni kuşaklara ders niteliğinde izlenmeli bence. Yetmiş yaşını aşkın bir yönetmenin ilkelerinden, duruşundan, sinemaya bakışından ödün vermeden değişen dünyaya nasıl uyum sağladığını da gösteriyor.

Böyle hissettiğim için Dan Fainaru’nun derlediği röportajlardan oluşan kitabı okudum ve sevdiğim bir yönetmen hakkında yanılmadığımı anlayınca, sabah uyandığında dünyanın karla temizlendiğini görüp sevinen çocuklar gibi hissettim. ‘Yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu olan sinema’ hakkındaki düşüncelerini, içimizde aradığımız soruların cevaplarını, kendi deyişiyle “Bergman’ınki gibi işkence çekmeyen karakterlerini, çocukluğunu, çalışma yönetmelerini, oyuncularla ilişkilerini, kuytuda kalmış duygularını, keskin düşüncelerini” onu daha bugünden özleyerek okudum. Bu dünyaya onlardan çok gelemeyeceğini kavrayacak kadar yaşadım çünkü.

 

Image
“Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuk”

Gabriel Schulz 1998’de Sonsuzluk ve Bir Gün üzerine yaptığı söyleşide, ona zaman algısını sormuş. Cevabıyla karnımın altındaki kuşların kanat çırptığını duydum: “Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur. Filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler. En önemli soru şudur: ‘Yarın ne kadar sürecek?’ Ve cevap: ‘Sonsuzluk ve Bir Gün.’ Talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşırız.” O çektiği her filmle geleceğin hayallerini, ütopyalarını, geçmişin düşünceleriyle, hatırlarıyla taşıdı seyircisine.

Sanırım Angelopoulos’u sevenler pek çok özelliğinin yanı sıra bahsettiği ‘zamansız ve mekânsız’ ruhuyla hatırlayacak. O filmlerinde de insanların, ülkelerin, düşüncelerin ‘sınırsızlığını’ anlattı. Hikâyelerini kendi deyişiyle uzun cümleler yazan yazarlar gibi ifade etmeyi tercih etti. Anadilimizin ‘tek gerçek kimlik kartımız’ olduğuna inandığı için ülkesini şiddetle eleştirmesine rağmen, kültüründen, yaşadığı coğrafyadan, dilinden hiç kopmadı. Hikâyeleri, anadili, topladığı imgelerden yaptığı resimler onun hakiki yuvası oldu.

Bu kitapta onu doğru hissedebildiğimi gösteren itiraflar, beni en az filmleri kadar çarptı. O manzaraların, puslu resimlerin Yunanistan’da olmadığını söyleyenlere, “Aslında onlar yoktur. Ben Yunanistan’ı karış karış dolaştım. Bu yolculukta hoşuma giden yerler keşfettim; bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy. Bunları bir kolaj biçiminde topluyorum. Bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum. Böylece hayalimi tuvale yansıtıyorum” diye cevap veriyor ve sonuna şu basit cümleleri söylüyor: “Ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim, kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum. Sürekli olarak kendime sorduğum bir soru var: Kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim?”

 

“İnsan hep aynı filmi yapar”

Theo Angelopoulos, bir gün tutuklanıp ortadan kaybolan, aylarca eve dönmeyen babasının gidişiyle ilk büyük hayal kırıklığını yaşamış ve o sırada ilk şiirlerini yazmış. O zamandan beri şiirin hayatındaki gücüne içtenlikle inandığını söylüyor. Kendi anı depomuza girip gerçek hayatta başımıza gelen bazı olayları yeniden yaşadığımızı düşünüyor. “Eserlerim çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin o özel anıları, o zamanın duygu ve halleriyle doludur. Bence yaptığımız her şeyin tek kaynağı küçüklüğümüzde yatar” diyor ve benim de sanatta inandığım o prensibi net bir dille itiraf ediyor: “Bence insan hep tekrar tekrar aynı filmi yapar.”

Angelopoulos’un hemen her filminde bir yoluculuk vardır ve dediği gibi merkezine koyduğu ‘hayali bir baba figürünün arama’ hikâyesiyle genişler. O çocuk tam olarak o olamasa da biz hep ondan bir parça görüyoruz. İşte şiirin hayatı kutsal kılan bu formu beni hakikaten çok etkiliyor. Filmleri duygusal ve entelektüel birikiminin toplamı olsa da, o her defasında, göçmenleri, mültecileri, sevdiklerine kavuşamayanları, yoksulları, diktatörlerin ezdiği halkları, dünyanın iyiliğini, kötülüğünü, çaresizliğini, umudunu, hayatla ölüm arasındaki sınırları anlatsa da onu sinema yapmaya iten, son âna kadar içinden söküp atamadığı melankolisiydi.

Bu özelliği onu karamsar değil yaratıcı bir insan yapmış sadece. Bir hayalperest olduğu halde ütopyalarının dünyayı değiştirip daha ileri götüreceğine inancını hiç kaybetmemiş. Hayatının sonuna doğru siyasetle, genellemelerle uğraşmayı bırakıp bireyin mücadelesini önemsediğini söylüyor.

Image

Bunları yazarken, onu tıpkı son filminin, son karesindeki yaşlı adam gibi karlar içinde ‘sonsuzluğa’ koşarken görüyorum. Penceremin önündeki kuşların minik başlarına yastık tüyleri misali yumuşakça düşen karlara baka kalıyorum. O, zaman tozlarının berraklığını yitirip ansızın geri gelmesi gibi beliriveriyor önümde. Her çekiminin son filmi olabileceğini anlatıyor. Sonra kahvede konuşan iki ihtiyardan bahsediyor. “Önümüzden geçip giden güzel kadınları seyrediyoruz. Bir kadın uzaklarda kayboluyor. Biri diğerine ‘böyle daha ne kadar devam edeceğiz’ diye soruyor. Yanındaki ‘sonuna kadar’ diyor.” Filmlerinde anlattığı annesini, babasını, dostlarını, ölülerini çok özleyen ve nihayet onlara kavuşan küçük Theo’nun yüzüne bakıyorum. “İşte, sinema benim için böyledir” dedikten sonra filmindeki kimsesiz küçük çocuklar gibi bir ağaca sarılarak sisler arasında usulca kayboluyor.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir sarı yaz sabahında Magris’le uzaklaşmak…

 

ImageŞehrin en kalabalık, uğultulu, neşeli, hafızasız, korunmasız, müstehcen, kanlı, şefkatli meydanında durmuş, daha bir gün öncesinde yaşananlara rağmen hayatın olanca sıradanlığıyla akıp gidebilmesinin kadim sırrını düşünüyordum. Havadaki yanık pamuk şekeri kokusu, enselerdeki saç diplerini ısıtan ılık güneş, sarı yazın kristal tozları mahallenin serserileri gibi aynı yöne doğru volta atan güvercinleri bile uysallaştırmıştı sanki. Simitçi olduğu yere çöküvermiş duman lekeli parmaklarının ucundaki sigarasını tüttürüyordu. Genç bir çiftin dünyanın geri kalanını unutmuş gibi heyecanla öpüşmesi hoşuma gitti. Bakışlarım hemen duvar dibine dizilmiş polislerle buluştu. Bilmedikleri bir dilde seyircilere hiddetle nutuk atan sarhoş kızı seyrediyorlardı. Onların zihni de büsbütün uyuşmuş gibiydi.

Okulu kırdıkları her hallerinden belli olan çocukların çimlere boylu boyunca uzanıp berrak gökyüzünü seyre dalmalarında hayatın sevecenliğini hatırlatan bir rahatlık görünce ben de gevşedim. Birbirlerine her fırsatta değişik pozlar veren Japon turistlerin yapay bir kaydetme tutkusuyla cıvıldaşmalarını bile sevimli buldum. Kafası bozuk tekir, bacağıma sürtünerek beni oyununa davet etti. Genç bir erkek alçak demirlerin üzerine tünemiş kitap okuyordu. Başımı hafifçe eğip kapağı görmeye çalışınca utangaç bir tebessümle yüzüme bakıp “Biraz sonra Samsa’yla buluşacağım gelmek ister misin” diye dalgasını geçti.Kafka’nın ‘Dönüşüm’ isimli hikâyesinde dev bir böceğe dönüşen Gregor Samsa’dan bahsediyordu. Etrafında olup bitenlere, hayata yabancılaştığını ima eden o şakayı bilerek mi yaptı tam anlamadım ama oğlanın hınzır enerjisini sevdim. “Yok, sağol ben Claudio’yla buluşmayı planlıyorum, mikrokozmoslarımızı keşfedeceğiz, gelmek ister misin” deyince önce derin bir sessizlik oldu, sonra gülüşmeye başladık. Nasıl kışkırtıcı, mahzun bir sarı yaz sabahı, derken içli kumrular gibi dem çektim.

Daha bir gün önce onun yaşlarında başka genç bir erkek, hiç görmediği masum insanları öldürmek için kendini de parçalamıştı. Ama hakikat oracıkta, hayatın sıradan kutsallığında, parçalanamayışında, tekliğinde, insanı, zamanı, mekânı, vicdanı, hafızayı, tarihi birbirine görünmez bağlarla birleştiren kâinatın mükemmelliğinde gizliydi. Orada, hiç tanımadığım bir gençle şakalaştığım o meydanda, bana sonsuzmuş gibi görünen bir ânın içinde küçücük ama değerli bir kum tanesiydim. Hepimiz birer hiçtik aslında. Ona dev bir böcek gibi uyanmanın, çekip gitmenin, geçmişi, geleceği, beğenmediğimiz ‘ötekileri’, bizi sevmeyenleri yok saymanın acıyı dindiremediğini tam tersine büyüttüğünü anlatabilmeyi isterdim. Tekâmül edememiş yaralı ruhların ayrıntıların içinde boğulduğunu ve belki de bu yüzden her zaman hayatın basit gerçeklerindeki derinliği göremediğimizi de…

‘Dünya belirsiz bir boşluktur’

Genç arkadaşımla vedalaştıktan sonra bulduğum ilk banka oturdum. Beethoven’in son kuartetleriyle hastane randevumu beklerken, güzel anlatılmış hikâyelerin insanı iyileştirdiğini hatırlatan kitabını okumaya devam ettim. Claudio Magris, ‘uydurmayı’ da seven ama daha ziyade gördüklerini edebiyatın incelikli diline dönüştürerek yazmayı seçmiş bir denemeci aynı zamanda. Ben onu ‘Mikrokozmoslarla’ keşfettim ve daha ilk sayfalarda ‘gerçeğin büyücüsünü’ çok sevdim. Doğduğu ve yaşadığı toprakları anlattığı kitabın ilk bölümü San Marco Kafesi’nde yazıyla ve bir varlık olarak insanla ilişkisini tarif ediyor gibiydi: “Yazı yazan insan kutsal topraklarda olmadığını ve oraya hiçbir zaman ulaşamayacağını bilir, ama yine de çölün içinden inatla o yönde ilerlemeye devam eder. Kafede oturmak seyahate çıkmak, trende, otelde veya yolda olmak gibidir, insanın yanında pek bir şey olmaz, hiçbir şeye kibir dolu izler bırakılamaz. O tanıdık anonimlik içersinde insan saklanabilir, egosundan bir kabukmuş gibi kurtulabilir. Dünya yazının inatla içine işlediği belirsiz bir boşluktur.”

Magris, sevdiği yazarları, sıradan insanların hikâyelerini zamanı altın tozuna batırıp çıkartarak ebedileştirmeyi seven bir yazar. İnsanın dış dünyayla içersi arasında yakaladığı ahengi kelimelerin sihirli tınısına dönüştürmekten müthiş bir haz duyuyor sanırım. Bu yüzden akıllıca kurgularla oynamak yerine gördüklerini edebî donanımıyla, ustalıkla kullandığı diliyle, tarihî, kültürel birikimiyle buluşturabiliyor.

Image

Zamanı öldürmek…

Onu Abdülhamit’in yaptırdığı hastanenin bahçesinde, saçları omuzlarına dökülmüş yaşlı bir kadın gibi gülümseyen asırlık bir salkımsöğüdün altında okumaya devam ettim. Sayfaları çevirirken zamanın sisli perdesi usulca yırtıldı. Önümden uysal bir nehir gibi akıp giden denizin güneşle oynaşan pullarına bakakaldım. Arkamdan tekerlekli iskemlesinde büyükannesini şefkatli sözcüklerle teselli eden kadının mırıltılarını işitebiliyordum. Magris’in kitabına dönünce onun görebildiği gerçekliğin içinde dolaşmaya başladım: “Madonna Della Scala civarındayız. Harabe halindeki çiftlik evleri, akşamları kuşlar gibi hışırdayan yüksek kavaklar, akağaçların, akasyaların ve dik otların arasında bulunan eski bir köşk, ismiyle Baruffi’nin o hüzünlü gözlemini doğrular. Villa Pasatempo– Meşgale Köşkü. O uyumlu üç heceli kelimede derin, ölümcül bir endişe yankılanır. Gövde boyunca kayarak inen altın reçineli, yüksek ve hülyalı ağaçların, zamanın geçmesini engellemeleri veya en azından daha yavaş geçmesini sağlamaları gerekir. Hâlbuki orada yaşayan Verrualı iki hanımefendinin, zamanın hızlı geçmesini, hatta geçmiş olup sonuna yaklaşmış olmasını istedikleri anlaşılır. Belki de asıl ilk günah budur; sevmeyi ve mutlu olmayı, zamanı, ânı bir an önce tüketme, bir an önce bitirme saplantısı olmadan sonuna kadar yaşamayı becerememek. Michaelstader, buna razı olmayı becerememek, derdi. İlk günah, hayatı zapt eden, geçişi sırasında alıp götürdüğü her saati dayanılmaz hissettiren ve hayatın zamanını yok etmek, bir hastalık gibi zamanı daha hızlı geçirmek zorunda bırakan ölümü takdir eder; zamanı öldürmek, intiharın nazik bir şeklidir.”Kitabı kapatıp hafızama hızla akan kum saatini ters çevirince zamanı taammüden öldürdüğüm yıllara geri döndüm. Saatleri hoyratça tüketirken gençliğin saflığıyla hayatı hiç bitmeyecek sanmasının huzurunu düşünce çokbilmiş bir rahibin sorduğu soruyu hatırladım. Küçük bir çocuğa, “hayatının son beş dakikasını ne yaparak harcamak isterdin” diye soran din adamına çocuk omuzlarını silkip “hiiiç, yine oynamaya devam ederdim, ne yapmalıydım ki” diye cevap vermiş. Hiç büyümemek de güzeldir, dedim kendime.

Hayatın geometrisi…

Parka doğru yürürken Magris’in ‘evrenin bütünlüğüne’ yazarak uyum sağladığını fark ettim. KitabınaMikrokozmos ismini koyması boşuna değil. Ulaşılacak bir hedef olmadığı zaman insanın seve seve kaybolacağından ama o başıboş dolaşmaların bile bir düzen olduğundan bahsediyordu. Tabiatı tasvir ederken, insanı anlattığında, tarihin labirentlerinde, edebiyatçıların hayatında dolaşırken hayatın geometrik gizeminden pek uzaklaşmıyor. Ona göre kiliselerin meyhanelerden farkı yok mesela. Her ikisi de eski bir resim karşısında veya bir bardak şarapla birazcık dinlenmek isteyen gezginlere açık ve onların yola devam etmelerine yardımcı oluyor. Magris, kaotik dünyanın içinde ‘düzeni’ ve ‘karmaşayı’ aynı anda yaşamayı ve kavramların, farklı hayatların birbirlerinin üzerlerine sarmaşık gibi tırmanmalarını seviyor. Dolayısıyla o puslu resmin içindeki aydınlığı görebilen ‘sıradan insanların’ hikâyelerini aktarıyor genellikle. Bir başrahibin ‘yüzyıllardır ölü olan, aynı zamanda süsünden dolayı kendini sevdiren, saydıran ve şefkatle gülümseten’ Latincede ne bulduğunu anlatıyordu: “O simetride her şey vardı, ifşa edilen gerçeklere ve iyi şaraba, mevsimlerin geçişine, alışkanlıklarla geleneklerin değişimine, azizlerin hayatlarının yapıcı hikâyelerine ve olgunlaşan buğday tanesinde gizli efsaneye de, kar tanesinin geometrik billur yapısına ve bir hiç haline gelmesine de yer vardı.”

Claudio Magris gibi bir yazar, benim gibi ‘aşırılıklara’ biraz meyilli, fazla dengeli, uyumlu düzenin kıyısına kaçanları olağanüstü kelime sezgisiyle, ironisiyle, yumuşatıyor. Tireste’de bir parkta büstünü gördüğü şair Umberto Saba’yı anlatırken özlemini çektiği dünyanın da edebî bir portresini çiziyordu sanki: “Saba içinde kadim merhamet, bilgelik, çok parlak bir zekâ, sadelik ve hayatın ‘uyumsuz seslerini’ birlik ve uyum içinde yaratan ıstırap dolu yaşam sevgisini de içinde taşır. O ıstırap dolu sevgi, ölüm içgüdüsünün kaçınılmaz biyolojik ve tarihî zaferine rağmen zevk prensibinin yorulmak bilmeyen teyididir. Saba, masumiyetin gücüne sahiptir. Bu masumiyet, berrak ama bulanık, şefkatli ama acımasızdır, bir çiçeğe hayran kalan ama böceği ezen çocuğun masumiyetine benzer; zarafeti ile de, azgınlığı ile de hayatın bütününü kabullenenlerin vahşi masumiyetidir.”

Onun zihnimde çınlayan cümleleriyle ihtiyar çınarların altında yürürken meydandaki çocukları, vahşetin içindeki masumiyeti, hayatın tekrarlanan saplantılarını, tutkularını, acılarını, zıtlıklarını, çelişkilerini, korkularını düşündüm. Sonra anısızın boğazı okşayarak geçen yelkovan sürüsünün hayatı kopya eden desenlerine baktım. Kozmosun mükemmelliğine bir anlam veremeyince galiba rahatladım.

 

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Dersim’de bir ‘Gece Kelebeği’: Haydar Karataş

Dürüstlüğü, isyanı kötü oynanmış bir ‘içtenlik’ gösterisi gibi sergileyen zehirli dilden korkarım ben. O tavır, insanın varoluş sebebinde saklı olan erdemleri silah gibi kullanmak ister çünkü. Elbiselerin teyel yerlerini bir türlü saklayamayan terziler gibi beceriksiz çırpınışları da biraz da acıklıdır. Ne kadar bağırsalar seslerini duyuramazlar. Hâlbuki biraz durup içlerindeki karanlık uçuruma bakmaya cesaret edebilseler kendilerini affedebilirler belki. O vakit bağışlamanın, kin duymaktan vazgeçebilmek olduğunu hatırlayıp, kelimelerle iyileşebileceklerini de görebilirler…

Hakikat ezelidir. Hiçbir güç, inanç onu yeryüzünden silemez belki ama anlama ve geçmişi geleceğe doğru yorumlama çabası, bizi akılla sağaltır. Malraux. anlarsak yargılayamayız, demiş. Doğru, amainsan, insana yapılan zulmü de unutamaz. Neden unutsun zaten? Kötüyü sevmeyi bilmeyiz ki. Kötülüğün iradi olduğunu, kalbe atılan tohumla, bencillikle büyüdüğünü fark etmiyoruz çoğu zaman.Hınçla, kinle, cezalandırma dürtüsüyle ‘kötülüğü’ seçenlerin ebediyen mutsuz ve çaresiz olduklarını unutuyoruz. Önce bu yüzden affetmeyi öğrenebilmeliyiz. Bağışlayarak iyilik kadar sahici olan kötülüğü de yok edebilir miyiz bilmiyorum doğrusu ama bence denemeye değer.

Epeydir bahsetmek istediğim bir kitap bana yazarak, okuyarak, anlayarak ‘bağışlamanın’ imkânlarını gösterdi. Dile gelemediği için üst üste yığılmış acıların, hayatın büyük çaresizliğinin tamamen yok edilemeyeceğini ancak hatırlayarak unutabileceğimizi düşündürdü. Sevmenin yüce gönüllüğü değil sözünü ettiğim elbette; kefareti ödenmemiş ‘suçların’ affedilmeye muhtaç olması. Peki, her dinlediğimizde yakan gerçekleri, edebiyatın diline tercüme ederek bu ihtiyacı hissedebilir miyiz hakikaten? Haydar Karataş, bu topraklarda yaşarken ‘ölenlerin’ birbirlerini affedememe körlüğünü, kimsesizliğe, yoksulluğa, yurtsuzluğa, ölüme, açlığa rağmen hayatta kalma çabasına uzun bir ağıt yazarak anlatmış.

 

Gerçeklerden daha gerçek…


Gece Kelebeği
 (Perperik-a Söe), 38 Dersim Katliamı’nı ve sürgününü Dersimli Kürt bir kız çocuğunun diliyle anlatıyor, demek romana haksızlık olur. Bu kitap o trajedinin karanlıkta kalan yanlarını, eşkıyaların acımasızlığının nelere mal olduğunu, Ermenilerle birlikte verdikleri mücadeleyi, muhacirleri, farklı kültürlerin birbirlerini korkudan kaynaklanan kesif bir öfkeyle ‘ötekileştirilmesini’, sürgünden sonraki miras kavgalarını da içeriyor ama kitabı özel kılan sadece bu kapsayıcı titizliği değil.Yazar, okuru basit bir anlatma sezgisi gibi görünen çok katmanlı bir hikâyeyle, meşe ormanlarının, gizli geçitlerin, ışıldayan derelerin, yakılmış köylerin, gömülemediği için kokan cesetlerin, yaraları hayvanların, çiçeğe durmuş yalnız ağaçların arasında dolaştırırken gerçeklerden daha gerçek bir yolculuğa çıkarıyor. O yol, bütün ıstıraplarına rağmen ıssız ve sessiz zira küçük Gülizar’ın, ismi Zazaca gün atımı anlamına gelen annesi Fecire Hatun’un, kolsuz Musa’nın, karısı Hece’nin, Perhan’ın ve bütün kahramanların iç sesi, bombaların uğultusunu bastırıyor. Bu sahih anlatım gücünü o toprakların Dersimli ‘dilsiz’ yazarından alıyor elbette ama o anlatımda okuru tutsak eden, duygularını hakikatin sırrıyla dağlayan başka türlü bir sihir var sanki.

Haydar Karataş, bir söyleşide şöyle diyor: “Keşke bu romanı Zazaca yazabilseydim, ben dilsizliği iki kez yaşadım. Yatılı okula başlarken, üç ay tek kelime konuşmadım, yaşıtım çocuklarla oynayamadım. Sonra bir mülteci kampında on dokuz değişik ülkeden insanlarla yaşadım. Yöneticiler utanmadan bu dilsizliği halklara reva görürler. Anadolu’da bir söz vardır, ‘dilini keserim’ diye. Bizde devlet dil kesmiştir, acı çekecek ama anlatmayacaksın. Devlet hem dil kesti, anlatılmasın diye de yasaklar, sansürler koydu.”

Ama işte o baskı da kuyruğunu ısıran yılan gibi zamana yenildi. Eğer bugün bu coğrafyadaki felaket hikâyelerinin örtüsünü açıp aşağıya korkmadan bakmaya cesaret edebiliyorsak bunu Karataş gibi yazarların sayesinde yapacağız. Son yıllarda Dersim’le ilgili yazılanlar, sözlü tarih çalışmaları, anlatılar giderek çoğalıyor. Hepsi de çok önemli ama belgelerin, yaşanmışlıkların üzerinden kurulan hikâyenin, ‘sıradan kötülüğün’ ne olduğunu merak edenlere nüfuz edebilen müthiş bir gücü var. Ben buna, edebiyatın vicdanı kelimelerle uyandıran tılsımı diyorum.

 

Görsel
Hiç kolay değil…

Karataş genç yaşında düşüncelerinden dolayı Türkiye’nin muhtelif hapishanelerinde on yıldan fazla hapis yattıktan sonra buralardan gitmiş. Çok tanıdık değil mi? Tanıdık olmayan, onun bu coğrafyanın derin katmanları arasından süzülen ‘korkunç’ hikâyeleri ideolojik kamplaşmanın tuzağına düşmeden, mazlumu olduğu gibi anlatarak gösterebilmesi. Bir üçleme olarak tasarladığı bu kitabı okurken isyanını bastıran olgunluğa nasıl sahip olduğunu düşündüm. Kolay değil; onca zulmün üstüne çıkıp yaraları efsanelerle, masallarla, duayla, gücünü hayatın kutsallığından alan sarsıcı bir hikâyeye dönüştürmek hiç kolay değil.


Gece Kelebeği
’ni Yozgat Cezaevi’nde başlamış yazmaya. Sekiz defterden sadece birini kurtarabilmiş. Sonra yeniden annesine bütün hikâyesini anlattırarak yeniden başlamış. “Onun hikâyesi 39-45 arasını kapsıyor, öncesini daha sonraya bıraktım. Bu yaşıma kadar ona hapislik ve acı dışında verebileceğim hiçbir hediyem olmadı. Biliyorum acısını dindiremez, iki sürgün, iki yok olmayı, çocuklarını hapislerde büyütmüş bir anne yüreğini dindiremez” diyor. Doğru söylüyor kuşkusuz ama bilmem farkında mı, gelecek kuşaklar bu hikâyeyi okurken ‘kardeş kavgasını’ çoğaltıp kışkırtanın tam olarak ne yaptığını onun kalp bilgisiyle ve yazarlık sezgileriyle görecekler.

 

İnsanlığın dirilişi…

‘Görecekler’, demem boşuna değil. Yazar size coğrafyayı, kötülüğü, insanları zengin ayrıntılarıyla tasvir ederken okuru elinden tutup oraya götürüyor. Meşelerin gölgesindeki barınaklarda, güneşin altında kokan cesetlerin bırakıldığı derelerde, birbirine sarılmış kemiklerde, dallardan yapılma bebeğine masal anlatan çocuğun mırıltısında, asker postallarıyla ezilmiş altın başaklarının canlanışında, candarmayı görünce elinde hazır tuttuğu iple çocuğunu boğup deliren bir kadının yüzünde, yakılmış tarlalardaki gelinciklerin hafif bir rüzgârla boyunlarını eğişinde, ‘insanlığın’ dirilişini gösteriyor. Böylece umudun yitirip tükenenlerle, umutsuzca inanarak hayatta kalanların çok sesli ‘kantatına’ tanıklık ediyorsunuz. Bir roman, akademik çalışmaların, sözlü tanıklıkların tam olarak dolduramadığı o karanlık boşluğu ‘samimiyetini’ dinleyenin kalbine bir silah gibi doğrultmadan yapıyor. Ve gerçeklikle değil onu anlatma biçimiyle acıtıyor.

Eğer bu roman, sadece babasının kesilen kafasına şahit tutulmuş çocuğun suskunluğunu, tarlaları ateşe vererek insanları açlığa mahkûm eden devletin zulmünü, ölmüşlerin mallarına el koyan eşkıyaların acımasızlığını, erkeksiz kadınların çaresizliğini, sürgüne gönderilen ‘yuvasız’ köylüleri, onların üzerine bomba yağdıran paşaların ‘sıradan kötülüğünü’ olduğu gibi anlatsaydı bu kadar sarsıcı olmazdı. Gece Kelebeği’nin mucizesi, gerçekleri anlatıya dönüştürmesiyle sınırlı değil. Muazzam bir derinlik ve bu coğrafyanın gelenekleriyle beslenen bir anlatım zenginliği var dilinde.

 Görsel

İsyan etmeden anlatmak…

Bir anneyle, kız çocuğunun bu kocamış vahşi dünyada, kendilerine sığınacak bir ‘yuva’ bulmak için savrulmalarını, o ‘dilsizlikle’, o hikâyeleri dinleyerek büyüyen biri bu kadar içerden anlatabilir ancak: “Kaç kez annemin o taşların arasından kaybolup gittiğini, yeryüzünün, dağların, taşların, ağaçların, rüzgârların sahibiyle konuştuğunu ben kaç kez görmüştüm. Ve ne güzel ağlardı annecim o dağların tepesindeki ıssız taşlara. Ve dağlar ne kadar ıssızdı, ne kadar sessiz ve sahipsizdi. O dağlarda keklikler, dağ keçileri, bir de yarpuzların, sarı kokan anafatma çiçeklerinin bin bir çeşidi olurdu. Ve rüzgâr dağlarda ıslık çalarak eserdi. Ve dağlar, küçük bir çocuk ıslık çalmayı yeni öğreniyormuş gibi dudaklarını aralayıp bir çalar, bir susardı. Kulağını verdin mi yere çok uzaklardan ‘vuuvvvv’ diye bir ses gelirdi… Nedense ben o sesin annemin yalvaran sesi olduğunu düşünürdüm.”

Haydar Karataş, tabiatı kutsayan bir yazar; beni anlatımına mıknatıs gibi çekmesinin sebeplerinden birisi de bu sanırım. Bir de şefkatli bakışını kahramanından esirgemeyen sesi tabii: “Annem uzun bir süre taşlara kapanıp öyle durdu. İsyan etmeden, sesinde hiçbir öfke izi olmadan yalvardı, Kert’le konuştu, konuştukça Kert taşlarıyla daha da bir oldu. Sustu. Boğazına takılan hıçkırıkların geçmesini bekledi…. Bazen ben dizlerinde uyurken yaptığı gibi, saçlarımı okşuyormuş gibi taşları usul usul okşadı. İncinmesinler diye onları küçük dudaklarıyla öptü. Hani yapabilse, taşların arasından süzülüp gitmek, ıslık çalan rüzgârın kanatlarına ruhunu bırakmak istermiş gibi yeniden taşlara sokuldu… Tüm bunları artık o kadar iyi biliyordum ki, bu ibadetimizin son kısmı demekti. Önce ziyaret taşlarıyla konuşulacak, dağların, büyük kurtarıcıların isimleri anılacak, acı çekmişler hatırlanacak, onlara ağlanacak ve kendimize ait bir şeyi orada bırakıp gidecektik. Yerin kulaklarına benzettiğim bu taşlar dualarımızı iyi duymuşsa esen rüzgâr tüm dualarımızı alıp sonsuzluğa götürecekti.”

 

Dualarımızı sonsuzluğa taşıyan rüzgâr

Böylesine bir katliam, yoksunluk ve sürgün hikâyesinin sonuna gelen okurun haliyle içi burkulur, jilet gibi kesen kelimelerle kanar, gördükleriyle biraz incinir belki ama nihayetinde felaketleri geride bırakmış olmanın huzuruyla bitirir kitabı değil mi? Öyle olmadı. Dersim dağlarının yamacında Fecire Hatun’un saç teliyle, kızı dilsiz Gülizar’ın kol yeninden koparıp kırmızı taşın altına koyduğu tepede kalakaldım. Uzaktan hepsine şöyle bir baktım. Gülizar suskunluğunu bozup konuşmaya başlamıştı. Annesinin ördüğü bebeğe masallar anlatıyordu. Adı gece kelebeği manasına gelen ‘Peperik-a Söe’ kırlangıçlara gülümsedi. Ben ölmemek için darı yiyen çocuklar gibi yutkundum ama ağlayamadım. Onların dualarını alıp sonsuzluğa götüren rüzgâr geçmişte kalan kelimelerimi kendi ‘sonsuzluk’ tasavvuruma taşıdı. Rüzgâr sarp kayaların arasında ‘vuuuvvv’ diye bir ses çıkardı. Yazarın soğuk ıslığını duydum. Hayatı destansı bir romanla yeniden gördüm.

Siz de öyle yapın, bugün ayıpları, günahları örtmeye çalışan siyasetçilerin kocaman bir ‘hiç’ olduklarını anlayacaksınız. Edebiyat hayata hakikatin ruhuyla meydan okuyor. Geriye de bir tek o kalıyor zaten.

* İletişim Yayınları 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor

 Görsel“Şiirsel” sözcüğü poie-sis’ten türemiş. Psikolog Charles Winquist, “yapma, oluşturma” anlamına gelen bu kavramdan yola çıkarak hayal gücüyle yazıya dönüştürdüğümüz hayatlarımızın şiirsel olduğunu söylüyor. Ona göre hayatımızı hayal etme üslubumuz neyse yaşama tarzımız da o oluyor. Böyle düşündüğümüz vakit, hayatlarımızı yazarak farklı tecrübelere dönüştürdüğümüzde biyografilerimiz de şiirsel olabiliyor.

Yaşadıklarını sadece hatırlayabildiği ‘an’lardan ibaret saymayan, hayatını büyük bir destana dönüştürenlerin başında gelen Aziz Augustinus (354- 430), bir hitabet ustası ve filozoftu. Otobiyografinin bir tür kurgusal metin olduğunu söyleyen A. N. Wilson, Augustinius’un bu türde eser veren (İtiraflar) ilk kişi olduğunu belirttikten sonra İlahi Komedya’daki seyyah Dante’nin yeminli bir tanık değil, aksine edebi bir yaratıcı olduğunu ifade ediyor. Tam da bu noktada onun neden Dante incelemesi hazırlamak gibi meşakkatli bir işe soyunduğunu daha iyi anlıyorsunuz.

Ortaçağın büyük şairi

Hece Yayınları’nın fevkalâde isabetli bir seçimle Türkçede yayımladığı Âşık Dante’nin yazarı, İngiliz araştırmacı ve edebiyatçı Wilson, Tolstoy’unki de dâhil pek çok biyografi yazmış, yirminin üzerinde romanı olan bir yazar. Hâlihazırda ortaçağ edebiyatı üzerine dersler veren Wilson, bu kitabı yazma sebebini öylesine içten bir dille anlatıyor ki, daha başında akademinin sıkıcı üslubuyla boğulmayacağınızı anlıyorsunuz. Yazarın muradı, sadece ortaçağın büyük şairinin hayatını anlatmak değil; dönemin koşullarını, ihtiyaçlarını, yansımalarını bugünden geriye farklı bir bakış açısıyla okuyabilmek.

    En az kitap kadar ilginç olan “Bu Kitabı Neden Yazdım” başlıklı bölümde, bu “sonsuz maceranın” peşine düşüşünü ayrıntılarıyla anlattıktan sonra, “Bir akademisyen yazsaydı belki bu kitap daha iyi olurdu.” diyor Wilson. Bu tespit kısmen ironik olmakla birlikte neden böylesinin daha iyi olduğunu da söylüyor aslında. Wilson, neredeyse hayatını adadığı bu kapsamlı eserden sonra hâlâ Dante hakkında şöyle bir kitap aradığını söylüyor: “Ben hâlâ Dante’nin hayatı hakkında, dönemin arka planını yansıtan ve Komedya’ya giriş niteliği taşıyabilecek bir kitabın arayışı içindeyim… Öyle bir duyguya sahip olsun ki, kadın hayalleri, şiire nüfuz etme isteği, hayata dair yakıcı soruları cevaplama ve kalbin en derin arzularını anlama ihtirası arasında bir bağ kursun. İşte bu yüzden başlığım ‘Âşık Dante’ (Dante in Love).”

Dante neden okunmalı?

Modern şairler, yazarlar, araştırmacılar asırlardır bu soruya farklı cevaplar vermiş. Wilson’ın cevabına geçmeden, henüz Dante’nin eserleriyle tanışmamış olan okur için benim basit bir nedenim var: Bugünün modern dünyasında ‘aşk’ her anlamıyla küçümsenirken ortaçağda düşünürler, şairler, yazarlar, hatta teologlar bu kavramı içini boşaltmadan, farklı disiplinler arasında ilişkilerle tartışıyordu. Dolayısıyla varlığın manasını derinleştiren o değerleri, hayal gücü ve farklı düşünme biçimiyle çağının yazarlarından ayrılan büyük bir şairle anlamak bugünü daha iyi kavramamızı da sağlar. Dante’nin ilk yorumcusu Boccacio’dan (1313-1375) bu yana her çağda ondan etkilenen sanatçılar oldu. Boticelli ve Michalengelo, İlahi Komedya’dan esinle resimler yaptılar. Rossini, Schumann, Lizst onun şiirlerini besteledi. Ezra Pound, T. S. Eliot, Anna Ahmatova, W. B. Yeats gibi şairleri derinden etkiledi.

Görsel

    Peki, Wilson, Dante’de ne görüyor? Kendisinin de başta söylediği gibi onda Chaucer’ı ve etkilediği diğer yazarları görüyor; yani Dante onun için sadece çağının başarılı şairi ve önemli bir politik figürü değil, kıymeti hâlâ anlaşılamamış, yeterince okunmayan bir ‘düşünür’. Bunun sebeplerini anlatırken okurla olabildiğince samimi bir ilişki kurmak istemiş: “Çoğu okur-yazar onun hakkında sadece birkaç detay bilir ve bu bilgilerin neredeyse tamamı, mesela onun Beatrice isimli bir kızla yaşadığı romantik ilişki gibi yalan yanlış şeylerden oluşur. Dante, çocukları olan evli barklı bir adamdı, ayrıca başka aşkları da oldu ve bunların bazıları biraz karmaşıktı. Bazı aşklarından kimi yazılarında söz eder. Beatrice, bu tür ilişki yaşadığı kadınlardan biri değildi. Onunla yaşadığı farklı bir şeydi”.

    Bu satırları okuyanlar tebessüm edebilir ama kitabın içeriği bu kadar ‘hafif’ değil. “Beatrice’nin Ölümü” başlıklı bölümde dokuz yaşındayken tanıştığı bir kızı on yıl sonra yazıya ve Tanrısal bir simgeye dönüştürme hikâyesi anlatılıyor. Yazar bu bölümde bahsettiği “Üç Teslis”, dokuz gezegenin yörüngesi, dokuz yaş ve bütün bu rakamsal işaretlerle ‘mükemmel güzelliği’, inancın saflığını, tutkulu aşk arayışını da ayrıntılarıyla aktarıyor.

    İtalyancayı neredeyse Dante’nin icat ettiğine dair bir cümleyle karşılaştığınızda sebebini merak edip hikâyenin başlangıcına dönüyorsunuz. Wilson, Dante’nin sürgün yıllarında yarımadanın her yerine gittiğinden ve İtalyan diyalektiğinin çeşitliliği hakkında geniş bilgi ve birikime sahip olduğundan bahsediyor. Ve buradan hareketle sayfalarca, Latince ve İtalyanca arasındaki ilişkiyi anlatıyor. O vakit, asırlardır eskimeyen bu şairin parladığı ve yok olduğu dönemleri bilmek istiyorsunuz. Rönesans döneminde sönmeye başladığını, sonra itibarını tekrar kazanma hikâyesini de bir roman okur gibi takip edebiliyorsunuz.

Bugüne neler söylüyor?

Wilson, Dante’nin popülerliğini yanlış sebeplerle yeniden kazandığını gerekçeleriyle anlatıyor. Evet, bugün eserlerini onun arzuladığı gibi idrak etmek, o zihnin temsil ettiği değerlerin bir parçası olmak mümkün değil belki ama bugünün şiirini, edebiyatını, kültürel yozlaşmayı, ‘bireyin’ görünmeyen çöküşünü, aşkın popüler kültür ürünü haline dönüşmesini oradan bakarak daha sağlam bir şekilde kavrayabiliriz. Wilson, son sözlerinde bu bakışı değerlendiriyor: “Eğer Dante’yi 21. yüzyıla hitap eden bir şair olarak ele alacaksak, bence bu şair, günümüzün temel ikilemlerinden biri hakkında yani ortak bir referans noktası olarak kültürü kaybeden bizlerin, kendi iç meselelerimizi bizim dışımızdaki dünyanın müşterek siyasi ve dini tecrübeleriyle nasıl ilintilendireceğimiz hakkında konuşmaktadır”.

    Yazarın dediği gibi, Dante’nin dünyası kayboldu ama şiiri hâlâ yaşıyor. Ve bizler o şiirin ahenkli sesi sayesinde mahrem ve gizemli iç dünyamızı sürprizli mısralarla hep yeniden keşfediyoruz.

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler

AMahlerBu yazıya başlamadan birkaç saat evvel, Japon bir ressamın paletinden dünyaya rastgele savurduğu kan rengiyle halelenen kızıl bir gökyüzünün altında, küçük bir adacığa doğru hiç acele etmeden yüzerken hoyrat tabiatın karşısında ne kadar aciz olduğumuzu düşünüyordum. Başımı sudan her çıkardığımda kuyruğuyla köpükler saçan neşeli yunusları da görüyordum açıklarda. Büyük bir depremle karadan kopan adada, iki bin yıl evvel yapılmış küçük bir kilisenin kalıntılarını bulmak için çalışan arkeologların sessiz siluetleri kıpırdıyordu.

Dibi görünen yeşilimsi bir suyla çevrili yosunlu taşlara ulaştığımda yoğun bir ıssızlık hissiyle ürperdim. Sorumsuz bir ‘sarı yaz’ gününde felaketlerin neden olduğu koyu acılarla yüzleşmek istemediğim için biraz suçluluk duyuyordum galiba. Kayaların üzerine öylece ıslak vücudumla uzanıp bildiğimiz dünyanın zamanından uzaklaştım. Geçmişi çağıran, tanıdık, acı bir turunç kokusu vardı havada. Vaktiyle o kilisede dua edenlerin hayattan beklediklerini hissedebilmeyi istedim. Sonra yüz yıl evvel yaşamış olan Alma Mahler’in sevilme saplantısıyla yeteneğini nasıl çürüttüğünü düşündüm.Başkalarının içinde yaşarken sezemediği, ömür dediğimiz o ‘muammadan’ süzülen hakikat parçacıkları, zamana yazılan sözcüklerle hiç beklemediğimiz anlarda hayatımıza sızıveriyordu. Âşıklarından tanrılar yaratan bir kadının hırslarını, mutsuzluklarını, pişmanlıklarını ıssız bir adada yazının gücüyle hatırlamak tuhaftı.Şimdi o anki karmaşık ve dingin hislerimden çok uzakta, şehirdeki karanlık çalışma odamda, Mahler’in ruhu tedirgin eden huzursuz senfonilerini dinlerken bu yazıyı yazmaya çalışıyorum. 

Alma’nın kare ası…

Ben yeteneğiyle keskin zekâsını buluşturabilenlere duyulan çaresiz hayranlığı, ‘ışıltıya’ saplanmanın tutkulu bir esarete dönüşmesini anlarım. O pırıltıya sahip olanı bazen doğal olarak kuşatan bencilliğin, küstahlığın ve kibrin kalın örtüsünden soyup çıplak yaralarıyla kabullenebilmek, onu olduğu gibi sevebilmek ve yaratılan o ‘eser’ kadar sevilmeyi ümit etmek, bunun hiç olmayacağını bilerek kenarda beklemek sıradan insanların becerebileceği bir iş değildir çünkü. Ama o ulaşılmaz gücün yörüngesine girip aslında olmadıkları bir kişiliğe bürünenlerin samimiyetsiz oyunlarından da pek hoşlanmam. Bunu genellikle ‘onun’ için hayatını feda ettiğini türlü numaralarla ima eden ‘yırtıcı’ kadınlar yapar. Hayatı boyunca yetenekleri seven, onları alanlarında en iyi yapmak için uğraşan, vazgeçmeyi göze alabilen tercihlerden korkan Alma Schindler Mahler de biraz böyle bir kadındı anladığım kadarıyla.

Doğal bir müzik yeteneğine sahip, 20 yaşında yüzden fazla lied besteleyen Alma, 1900’lü yılların estetik Viyana’sında ressam olan üvey babasının en yakın dostu ressam Klimt ve müzik hocası Zemlinsky’le başlamış çalkantılı aşk hayatına. Daha sonra besteci ve orkestra yöneticisi olan Gustav Mahler’in karısı, ressam ve oyun yazarı Oscar Kokoschka’nın metresi, modern mimarinin öncülerinden Walter Gropius’un ve edebiyatçı Franz Werfel’in karısı olmuş. Bunlar onun mimari, resim, müzik ve edebiyattaki kare ası. Bu şahane portreyi dönemin dedikoduları, kültürel dokusu ve siyasi arka planıyla yazan Giroud, onun arada başka ‘yaratıcılara’ da destek olduğunu söylüyor. Yazara göre Mahler muhtemelen karısını fazla sevmekten ölmüş, Kokoschka onu kaybetmeyi hiç kabullenememiş, Gropius tamamen oyuncağı olmuş, Werfel sonunda onun bir büyücü olduğunu kabul etmiş.

Görsel

Tanrılarla oynamayı seviyordu

Alma, yaşlandığında bile etrafındaki erkeklere ‘beni fethetmenin sonu yoktur’ hissini ne türden bir üstünlük duygusuyla veriyordu acaba? Ve eğer âşıklarını yüceltme enerjisini beste yapmak için harcasaydı sanat bundan ne kazanırdı? Belki de o kadar yetenekli olduğunu düşünmüyordu. Mahler, kendisinden yirmi yaş küçük olan genç karısına müziği yasaklamış. Evlendiklerinde “Bundan böyle tek bir mesleğin var, o da beni mutlu etmek” diyormuş. İronik bir şekilde dehasını hiç anlayamadığı, müziğini pek sevemediği bu huysuz adamın kölesi olmayı kabullenmeyecek kadar güçlü olan, başka ‘yetenek’ seçenekleri de olduğu anlaşılan Alma, neden onu terk etmedi? Kocası öldükten sonra onun iktidarsız olduğunu kendisine dokunmadığını iddia etmiş. Peki, neden onunla yıllarca evli kalmıştı? Müzikte hayatının hikâyesini yazan hüzünlü bir adamın yanında kalarak kendi hikâyesini yaratmak istiyordu belki. Ya da babasının küçükken ona söylediği gibi sadece ‘Tanrılarla oynamayı’ sevmişti. Bu soruların gerçek cevabını bilemeyiz. Anı defterine yazdığı cümleler önce kendini birisine teslim etmeye sonra onu acımasızca bırakmaya meyilli kadınların sıkıştığı yeri net bir biçimde gösteriyor bence: “Kendini bütün benliğiyle bana adamazsa, sinirlerim bundan çok zarar görür, ama kendini tam anlamıyla bana adarsa, sonuçları can sıkıcı olacaktır. Her ikisi de aynı ölçüde tehlikeli.” Alma, iki kör nokta arasında uçan bir trapezci gibi hayatına giren bütün erkeklerle ilgili daima buna benzer boğucu bir tedirginlik hissetti sanırım. 

Sanatçı yapabilecek tek insan…

Mahler’in Alma’ya ithaf ettiği 5. senfonisinin tekinsiz melodisi, yağmurun ‘zamansız’ ritmine eşlik ederken karısına yazdığı iç burkucu mektupları okuyorum. İkisi de karşımda duruyor sanki. O, neden yaratıyorsunuz sorusuna “Tanrının dünyadaki giysisini dokumak için. Bu da hiç olmazsa bir şeydir” diye cevap vermiş. Alma onun gibi inançlı biri değil ama bir kadın olarak doğuştan sahip olduğu koruma içgüdüsünü kendi ‘yaratıcılarının’ giysisini dokumak için kullanmış. Sanatlarıyla iz bırakan bu adamlar neden Alma’ya ihtiyaç duymuşlardı tam bilemiyorum ama o yazdığı gibi ‘tanrılar’ tarafından yüceltildiğinde aşağılık duygusundan ve muhtemelen bir ‘hiç’ olarak ölme korkusundan da kurtuluyordu.

Dünyanın merkezi olduğuna inanan bu kibirli ve güçlü kadın, âşıklarına ötekilerle ilgili pek yalan söylememiş. Hayatını yazan Giroud, onun âşıklarına “beni her zaman sevecek misin” diye soran kadınlardan olmadığını söylüyor. Onun bundan hiç şüphesi olmamış çünkü. Peki, erkeklere hükmedebilen, onlar tarafından sevilmeyi sanat haline dönüştürebilen bir kadın neden kendi yeteneğini ezip başkalarının esiri olur?

Sanırım bu müphem sorunun cevabını da biraz olsun son kocası Werfel verebiliyor: “Alma, güçlü önsezileri olan, içgüdüyle hareket eden bir dahi.Yaşayan çok az sayıdaki büyücülerden. Alma’nın bakışı benim üzerimde sabitleniyor.Tereddüt ekmeksizin her şeyi net görüyor, beni benden daha iyi tanıyor. Onun önünde kendimi saydam hissediyorum, esrarengiz bir enerji gücüne sahipWertel ona evlenme teklif ederken, “beni sanatçı yapabilecek tek bir insan varsa, o sensin” demiş. Sanırım onun hayatına giren herkes biraz böyle hissetmişti.

Mahler’in ürkütücü müziğini dinlerken hâlâ düşünüyorum; herkes öldükten sonra 83 yaşındaki Alma, yetenekli erkek yığınından kalan resimlerle, kitaplarla, heykellerle, mektuplarla dolu odasında anılarını yazarken, bazılarını bilerek yok ederken ne hissediyordu? Yakıcı bir pişmanlık mı yoksa onca ‘tanrı’ yaratmanın derin iç huzurunu mu?

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu

Görselİç çeken yorgun bir ihtiyar misali inleyen fırtınayla camları kırbaçlayan yağmurun hiddetli sesini dinlerken, onun gibi gözlerimi kısıp kitaplarının üzerine eğilerek düşüncelerinin şifresini çözmeye çalıştım. Ne çok hatıra, sevda, özlem, kırgınlık, pişmanlık, hayal, umut, biriktirmiş. Birlikte yarattığımız zamansız bir hikâyede kendimi bakışına yerleştirmek istedim. Suretimi ve dünyanın kıvrımlarını, kuytusunda barındırdığı çelişkileri oradan seyretme hevesiyle bir sincap gibi heyecanla zıpladım sayfalar arasında. İç dünyasından taşanların bir parçası olmayı arzuladığımdan belki, korkularına, kibrine, hüznüne eşlik ederken okumanın insanları birbirine akraba kılan kudretini düşündüm. Hem çok yakın hem de büsbütün yabancıydık. Bu medcezirli mesafe tuhaf bir şekilde bizi birbirimize yabancılaştırıp özgürleştiriyordu. Çalışma odasında siyah gözlükleriyle kendi karanlığında gezinen yazarın sigarasından yükselen mavi dumanlarla benimkilerin arasında sağlam bir yer buldum. Okuduğum her cümle –katılmadıklarım bile– bana insanların ‘okuyanlar ve okumayanlar’ gibi keskin bir dönemecin ucunda ikiye ayrıldığını söylüyordu. Klişe gibi görünen bu saf inançla epey eğlendim bir süre.

Hâlbuki insanın ancak bir başkasını anlamaya çaba göstererek hakikatini keşfettiğini öğreneli çok oldu. Bunu kitaplardan mı öğrendim, yaşayarak mı tam bilmiyorum. Bize benzemeyen bir insanın ırmağından akan duyguların, resimlerin, düşüncelerin ne kadarı bizimkiyle buluşabiliyor? Biz o akışın hayatımızı değiştirmesine ne kadar müsaade ediyoruz? Pek etmiyoruz galiba. Tabiatımızın güçlü bir yanı merak duymadan, kuşkulanmadan, endişelenmeden mutlu olamayacağımızı söylüyor. Onu kışkırtan diğer yanımızsa aklımızı kemiren şüphelerden uzak, sükûnete kavuşmuş dingin bir ruha kavuşmamızı tavsiye ediyor. İşte o dikenli yolda yürürken Cemil Meriç’in hayatından damıttığı kelimelerle ‘genişleyip’, her defasında biraz şaşırıyorum. Zihninin ırmağında yüzerken geniş bir anlam ve düşünce atlasında kayboluyorum. Tarif etmekte zorlandığım acı bir zıtlık barındırıyor cümleleri. Şefkatli ve huysuz bir büyükbaba gibi o. Hırçınlığı, huysuzluğu, açık sözlülüğü, tevazuu, derin maneviyatı, çelişkileri, keskin tenkitçiliği ve kendi üzerine kapanan karanlığıyla benzersiz bir ‘söz kuyumcusunun’ dükkânına girmiş gibi hissediyorum.

 

Görsel
Karanlığın içinden…

O dükkânın çalışkan sahibi, bu coğrafyanın kadim kültürü, gelenekleri, dili, sezgileri ve hassasiyetleriyle dünyayı seyre dalıyor. Genç yaşında gözlerinin feri usul usul sönerken, o kendisini hırpalayarak öğrendiklerine anlamlandırmaya ve kayda geçirmeye devam ediyor. Ve henüz kırklı yaşlarının başında dünyasını aydınlatan lambanın düğmesi kapanıveriyor. Simsiyah bir odada yalnız başına bırakılmış bir çocuk gibi titrese de hemen korkularına teslim olmuyor. Karamsarlığın girdabında boğulduğu vakit yazdıkları onunla ilgili meraklarımı kısmen giderdi: “Sessiz, uyuşuk, kendi kendine yeten bir hayat. Ve ebediyete yönelen bir ihtiras, ebediyete ve kâinata. Kelimeler dünyasının sultanı olmak, zindanımda hayır fildişi kulemde, sanatın ve düşüncenin gökdelenlerini inşa etmek… Kader buna imkân vermedi. Nemezis’in parmakları gözlerime uzandı”. (15.10.1966). Yine o yıllarda, yolun sonuna geldiğini kendine has çıplak sesiyle yazmış: “Gözlerimi, yani her şeyimi kaybetmiştim. Tekrar çarka takıldım. Ölümü bir münci olarak arıyordum. Meselelerimi ancak o çözebilirdi, korkak olduğum için intihar edemedim… Beklediğim bir şey yoktu. Yazdıklarım hiçbir yankı uyandırmamıştı. Ne yazacaktım?”.

Bu cümleleri yıllar boyu doldurduğu ‘Jurnal’ine yazan adam, o zor koşullarda üniversitedeki hocalık görevini sonuna kadar sürdürüp, gelecek nesillere her daim iştiyakla, merakla okuyacakları çok önemli bir külliyat bıraktı. Kendisine, “Kimim ben, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” diyen Meriç kimdi sahiden? Çevirmen, eleştirmen, denemeci, araştırmacı, öğrenme merakı dinmeyen iştahlı bir okur, sosyoloji dersleri ve konferansları vermiş bir eğitimci, nihayetinde kelimeleri ustalıkla kullanan bir yazar. Böyle sıradan sıfatlarla anıldığında, hocasını seven bir öğrenci gibi itiraz etmek ve hemen daha fazlası olduğunu söylemek istiyorum. Onun hepimizi yoran hayatı anlama ve anlamlandırma çabasının derinlerindeki mana bu basitliği hak etmiyor çünkü. O kelimelerin taşıdığı anlamları bir elmas yontucusu gibi titizlikle pürüzlerinden arındıran bir ‘söz kuyumsuydu’ sanki. Meriç’in yerinin doldurulmazlığını idrak edebilmek için dünya görüşünü olduğu gibi benimsemek de gerekmiyor. Bu Ülke isimli kitabında toplanan kısa denemelerinde düşünce namusu ve hürriyeti hakkında söyledikleri bunun sebebini net bir şekilde açıklıyor zaten; Sağ-sol, gerici-ilerici, Sloganların ideolojisi, Aydınların dini: İzm’ler başlıklı yazılarında her daim hakikati arıyor. Avrupa eksenli keskin düşüncelerini yazdığı dönemde, Hıristiyan Batı’yı yüceltenlerin tersine Batı’yı epey küçümsediği görüşlerine pek katılmasam da buranın değerlerini Batı’dan bağımsız kavrama çabasını önemsiyorum.

 Zor karar…

Oğlu Mahmut Ali Meriç’in yayına hazırladığı Jurnal’in ikinci cildinde hayatının sonuna kadar dostluğuyla da ona eşlik edecek, Lamia Hanım’a yazdığı mektupların bir kısmı yer alıyor. Yirmi yedi yaşından itibaren her koşulda yanında olan eşi Fevziye Hanım’ın gururun fena halde kırılmasına, isyanına rağmen ve aslında daha ziyade onun zorunlu kabulüyle devam eden ‘vazgeçememe’ hikâyesinin mahremiyetini bir düşünce adamının okurlarıyla paylaşmak, doğrusu zor karar. Ben onun çocuğu olsaydım buna cesaret edebilir miydim, bilmiyorum. Hepsini biraz müstehzi, biraz buruk bir tebessümle okuyup bitirdikten sonra o mektupları yayımlamanın doğru bir tercih olduğuna karar verdim. Sevdiği kadını ölümsüzleştirme hevesi, idealindeki kadını yaratıp ona tapma coşkusu biraz içimi burktu aslında ama ‘ebedileşme’ arzusundaki çatlağı daha iyi hissettim. Edebiyata, siyasete, tarihe, sosyolojiye, farklı kültürlere yaklaşımının ötesinde, ‘şıklığından’ ödün vermeyen bir yazarın ‘yuvasında’ ev kıyafetleriyle nasıl dolaştığına tanık oldum çünkü. Divan edebiyatında romanın olmayışını, bizde hicvin neden eksik olduğunu anlatan bir entelektüelin kendisini her manada tamamlayacağını düşündüğü bir kadına anlattıkları Cemil Meriç’i bütün yönleriyle tanımak isteyenler için kıymetli bir hediye.

Meriç, edebiyatla Balzac sayesinde tanıştığını söylüyor. Düşünce hayatına yön veren yazarların bir kısmını çevirdi ama edebiyatçı değildi. Eğer dünyayı merakla izleyen gözlerine o siyah perde inmeseydi roman, öykü yazar mıydı, bunu gerçekten istiyor muydu acaba? Mektupların arasına kronolojik sırayla yerleştirilen “Quinze Vingt Geceleri” başlıklı roman taslağı istediğini söylüyor. Lamia Hanım’a gönderdiği aşk mektuplarında, bazı denemelerinde bu dünyaya bir edebiyatçı olarak çentik atmak isteyen ‘kayıp bir yazarın’ işaretlerini de fark ettim. Dokuz aylık bir zaman diliminde doğum sancısı çeker gibi yazdığı elli altı mektupta, sevgilisine sadece tılsımlı aşk sözcükleri fısıldamıyor, kendisiyle benzer entelektüel meraklara beğenilere sahip bir kadına Shakespeare’den soneler yazıp, Stendhal’in Aşk’a Dair’indeki fikirlerini kendi duygularıyla bütünleştirerek anlatıyor. Her ne kadar “kitapların yazmadığı bir aşk bu” diyorsa da, kadınını yüceltme, idealleştirme, bazen putlaştırma eyleminde yalnızlığının gölgesiyle birlikte edebiyatçı aşklarının ölümsüzlüğüne heves eden ihtiraslı yanını da gördüm ve o masum kırılganlığı hoşuma gitti.

 


‘Seni acı çektiğin için seviyorum’

Geçtiğimiz hafta doksan beşinci doğum günü kutlanan ‘zamansız yazar’, 22 Aralık 1966 gecesi her kadında seni aradım, seni bulamadığım için gözlerim kapandı diye hitap ettiği sevgilisine sesleniyor:“Seni sen olduğun için seviyorum, acı çektiğin için seviyorum, küçük olduğun için seviyorum… Sana yetmemekten korkuyorum, sana çok gelmekten korkuyorum… Yaşamadığın bütün yılları beraber yaşamak istiyorum. Önce baban olmak istiyorum, beşiğine ümitle eğilmek ve dudaklarının bir tomurcuk gibi açılmasını seyretmek… Kucağıma almak istiyorum seni, sonra ilk sözlerini ruhuma sindirmek istiyorum, sonra kelimeleri öğretmek, okumayı öğretmek… Çocuk olamadım hayatımda ihtiyar doğdum, onun için oyun kardeşliği edemezdim sana ama hikayeler anlatırdım, ekmeğimi bölüşürdüm.”

Cemil Meriç önceleri alev gibi büyüyen bir aşkın taşkınlığıyla yazdığı mektupları genellikle “takdisle, şehvetle, perestişle, canım, Lamiam, karım, çocuğum, okşayarak, öperek, kucaklayarak” gibi ifadelerle bitirmiş. Kör olduğu için mektup yazmak için daima başka birinin yardımına muhtaç olan evli bir yazarın ‘fildişi kulesindeki’ kesif, çürütücü yalnızlığını aydınlatan teselli mektupları günışığına çıkmasaydı ona dair hissiyatımız epey eksik kalırdı. Her hikâye biriciktir ama itiraf etmeliyim ki zor koşullara rağmen sevdiğine sahip çıkan bir adamın cesareti gerçekten anlaşılmaya ve anılmaya değer. Tecrübeyle sabit artık, nadir bulunan bir tür çünkü!

Meriç’ten kalan onlarca kitapla entelektüel dünyalarını zenginleştirmek isteyen gençler, çok yönlü fikir ve yazın dünyasına eşlik ederken, Türk aydınının serüvenini, hümanizmden edebiyat tarihine, İslami çizgiden Marksist düşünceye, Batılılaşmaktan çağdaşlığa akan nehirlerde insanlığın ayak izlerini bütün berraklığıyla görecektir. Önce onun her türden düşünceyi kabullenen duruşunun yanı sıra mızıkçı bir çocuk gibi itiraz eden, sataşan üslûbundan biraz tedirgin olacaklar belki ama sonra onu güvenilir bir hayat arkadaşı gibi benimseyip sevecekler muhtemelen.

O her şeyden evvel bir ‘söz kuyumcusu’ ve her şeyin ötesinde göremediği dünyayı düşünceleriyle, duygularıyla renklendirebilen cesur bir âşık, kendini mağlup hisseden bir eş, huysuz ve bilge bir düşünce adamı. O adam, Bu Ülke’deki yazılardan birinde “Bazen, bütün dikkatini bütün hünerini nazımda tüketiyor sanatçı, mısra ‘haysiyeti’ oluyor, cümle ‘haysiyetsizliği’ olsa da kelam bütünüyle haysiyettir” demişti vaktiyle. Kitaplardan kendine bir liman inşa eden, karanlığını onlarla aydınlatan, kitaptaki insanları sokaktakilerden daha fazla seven yazarın ‘has bahçesiydi’ kitaplar. Onlar için yaşadı, nihayetinde kelimelerden bir türbe yapıp kendine, ebediyete kavuştu.

***Görsel

(Bu ÜlkeJurnal I-IIKırk Ambar I-IIMağaradakilerSosyoloji NotlarıIşık Doğudan gelir ve diğer tüm eserleri / İletişim Yayınları)

Yorum bırakın

Filed under KİTAP