Tag Archives: YÖNETMEN

Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos

ImageÖlüm haberini okuduğumda korkunç bir ürpermenin ardından imzası olan görüntüler üşüştü zihnime. Onları puslu çerçevelerin içine yerleştirmeye çalışırken kazanın ayrıntılarını okudum. Beni sarsan sadece yetmiş altı yaşında bir adamın, sevdiğim bir yönetmenin hayatını sonlandıran motosiklet çarpmasıyla caddenin ortasına savrulması değildi. Benzeri bir kazayı altı yaşındayken geçirdim. Sabahın erken saatlerinde okul yolunda sevdiğim bir şarkıyı mırıldanarak yürürken motosikletli bir adam bana çarpmış ve aynı şekilde beyin kanaması tehlikesiyle hastaneye götürülmüştüm. Sanırım büyük travmalar yaratan korkuların, acıların tohumu yaşadığımız sürece benliğimize yerleşiyor ve son âna kadar bize eşlik ediyor. Onu hayalimde öylece tek başına yerde yatarken gördüm ve o ilk şoku atlattıktan sonra biraz gaddar ve bencil bir arzuyla yanına oturup bu garip ‘son’u konuşmak istedim. Ömrünü sinemaya adamış, filmlerin sonunu bilerek hep ‘açık’ bırakmış usta bir yönetmen, eminim kendi sonuna dair ‘filmler’ çekmişti. Böylesini hayal eder miydi bilmiyorum. Edebilse bile hikâyeyi böyle çekmeyeceğine eminim. O sertliği, vahşeti, şiddeti doğrudan göstermekten ziyade hayatın şiirini görüntülerin diline tercüme etmekten hoşlanıyordu çünkü.

O gece ne zamandır izlemeyi isteyip nedense her defasında garip bir dürtüyle ertelediğim son filmiZamanın Tozu’nu buldum ve bir süre öylece pencerenin önünde oturdum. O “insanlar bugün filmleri hatırlamak için değil unutmak için seyrediyorlar” diyordu. Karanlığın içinden elmas yüklü şilepler geçiyordu. Sisli Manzara filminde babalarını aramak için sonu olmayan bir yolculuğa çıkan çocuklar dumanlar arasında kayboluyordu. Küçük kız “korkuyorum” diyordu, oğlan “korkma, sana bir hikaye anlatacağım” diye teselli ediyordu kardeşini: “Başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi.” O filmin sonunda sis yavaşça dağılır, çocuklar ufukta bir ağacın gövdesine sarılırlar. Ben o son kareyi değil de nedense karların üzerinde can çekişen yaralı ata ağlayan çocuğu görüyordum sürekli. Güçlü imgelerin de travmalar gibi hafızamızda, kalplerimizde derin yarıklar açtığını biraz şaşırarak hatırladım.

 

Image
“Bu ölüm anlamlı olsun”

Filmi ertesi gece kristal kar tozlarının çatılardan, sis üfleyen kara bacalardan, telaşla koşturan ‘kimsesiz paltolardan’, kedilerin ıslak yüzlerinden, sıska, kuru ağaçlardan, düşlerimdeki ceylanların gövdelerinden savrulduğu bir vakit seyretmeye başladım. Açılış sahnesi, “Hiçbir şey son ermedi, ermez de. Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikâyenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi geri gelen hikâye” cümleleriyle başlıyordu. İçimde bir şeyler daha kırılıp döküldü. Onun hikâyesi bitti sanıyorduk, hâlbuki daha yeni başlıyordu. İzlediğim film üçlemenin ikincisiydi. Üçüncüsünü Öteki Deniz’i (The Other Sea) tamamlayamadı ama hikâyeleriyle, görüntüleriyle her defasında ‘son’ sandığımız yerde bizi yeni bir başlangıcın beklediğini gösterdi.

Film, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında geçiyor. Yunanistan’daki solcular Doğu Bloku ülkelerine göç ediyor. Yönetmen üç karakter aracılığıyla bu yüzyılın kırılma anlarını anlatıyor aslında bize. Berlin duvarının yıkılması gibi simgesel olaylarla birlikte, aynı kadını hayatlarının sonuna kadar seven iki adamın hikâyesini de izliyoruz. Yunanlı bir kadın, Yunan ama sürgünde doğmuş Amerika’da yaşayan bir adam ve bir Alman Yahudi’si şair. Angelopoulos, Türkiye’ye geldiğinde yönetmen Yüksel Aksu’yla yaptığı söyleşide, şair Jakop’un intiharını anlatmış: “Sevdiği kadın onu terk ediyor aynı zamanda. Ve ona hiçbir şey kalmıyor artık. Ne düşler, ne sevdiği kadın, ne de başka bir şey… Bir şiir vardır. O şiirde, ‘“Tanrım, bize ölümü ver ama bu ölüm anlamlı olsun, bir ritmi olsun, bu ölümde anlamlı bir şeyler olsun yani boşuna yaşamış olmayalım’ şeklinde bir ifade var. Yani solcu bir Yunan’ın intiharını anlatıyor Jakop’un ölümü.”

 

Senaryo bir araç…

Bize anlatma şansı olsaydı böyle ölmenin de anlamlı olduğunu söyler miydi bilmiyorum ama yaşadığı sürece umudu her şeye rağmen yitirmemek gerektiğini, muhteşem görüntülerle, ona nedenleri, her daim sorulan ‘uzun planlarla’ anlattı. Zamanın Tozu diğerlerinden farklı olarak daha konuşkan ve biraz daha ‘akışkan’ bir film. Bir Avrupa ve dünya hikâyesi çünkü. Kahramanları İngilizce, Almanca ve geriye dönüşlerde Rusça konuşuyor. Bu filmde uzun sekanslar olmadığı için hayal kırıklığına uğrayan izleyicilere tahmin ettiğim gibi bir cevap vermiş: “Her filmin kendine has özellikleri var. Her film kendi biçimini dayatıyor. Kimi filmler plansekanslarla ilerler, kimileri daha kısa olur. Yani insan ben böyle yapacağım diye karar verdiği için öyle olmuyor. Öyle olması gerektiği için sonunda öyle oluyor. Ben senaryoları yazıyorum ama senaryo bir araç, ben ona birebir uymuyorum hiçbir zaman.” Bitirmeyi başardığı son film, sadece ona has dilinin ötesinde film yapmak isteyen yeni kuşaklara ders niteliğinde izlenmeli bence. Yetmiş yaşını aşkın bir yönetmenin ilkelerinden, duruşundan, sinemaya bakışından ödün vermeden değişen dünyaya nasıl uyum sağladığını da gösteriyor.

Böyle hissettiğim için Dan Fainaru’nun derlediği röportajlardan oluşan kitabı okudum ve sevdiğim bir yönetmen hakkında yanılmadığımı anlayınca, sabah uyandığında dünyanın karla temizlendiğini görüp sevinen çocuklar gibi hissettim. ‘Yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu olan sinema’ hakkındaki düşüncelerini, içimizde aradığımız soruların cevaplarını, kendi deyişiyle “Bergman’ınki gibi işkence çekmeyen karakterlerini, çocukluğunu, çalışma yönetmelerini, oyuncularla ilişkilerini, kuytuda kalmış duygularını, keskin düşüncelerini” onu daha bugünden özleyerek okudum. Bu dünyaya onlardan çok gelemeyeceğini kavrayacak kadar yaşadım çünkü.

 

Image
“Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuk”

Gabriel Schulz 1998’de Sonsuzluk ve Bir Gün üzerine yaptığı söyleşide, ona zaman algısını sormuş. Cevabıyla karnımın altındaki kuşların kanat çırptığını duydum: “Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur. Filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler. En önemli soru şudur: ‘Yarın ne kadar sürecek?’ Ve cevap: ‘Sonsuzluk ve Bir Gün.’ Talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşırız.” O çektiği her filmle geleceğin hayallerini, ütopyalarını, geçmişin düşünceleriyle, hatırlarıyla taşıdı seyircisine.

Sanırım Angelopoulos’u sevenler pek çok özelliğinin yanı sıra bahsettiği ‘zamansız ve mekânsız’ ruhuyla hatırlayacak. O filmlerinde de insanların, ülkelerin, düşüncelerin ‘sınırsızlığını’ anlattı. Hikâyelerini kendi deyişiyle uzun cümleler yazan yazarlar gibi ifade etmeyi tercih etti. Anadilimizin ‘tek gerçek kimlik kartımız’ olduğuna inandığı için ülkesini şiddetle eleştirmesine rağmen, kültüründen, yaşadığı coğrafyadan, dilinden hiç kopmadı. Hikâyeleri, anadili, topladığı imgelerden yaptığı resimler onun hakiki yuvası oldu.

Bu kitapta onu doğru hissedebildiğimi gösteren itiraflar, beni en az filmleri kadar çarptı. O manzaraların, puslu resimlerin Yunanistan’da olmadığını söyleyenlere, “Aslında onlar yoktur. Ben Yunanistan’ı karış karış dolaştım. Bu yolculukta hoşuma giden yerler keşfettim; bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy. Bunları bir kolaj biçiminde topluyorum. Bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum. Böylece hayalimi tuvale yansıtıyorum” diye cevap veriyor ve sonuna şu basit cümleleri söylüyor: “Ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim, kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum. Sürekli olarak kendime sorduğum bir soru var: Kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim?”

 

“İnsan hep aynı filmi yapar”

Theo Angelopoulos, bir gün tutuklanıp ortadan kaybolan, aylarca eve dönmeyen babasının gidişiyle ilk büyük hayal kırıklığını yaşamış ve o sırada ilk şiirlerini yazmış. O zamandan beri şiirin hayatındaki gücüne içtenlikle inandığını söylüyor. Kendi anı depomuza girip gerçek hayatta başımıza gelen bazı olayları yeniden yaşadığımızı düşünüyor. “Eserlerim çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin o özel anıları, o zamanın duygu ve halleriyle doludur. Bence yaptığımız her şeyin tek kaynağı küçüklüğümüzde yatar” diyor ve benim de sanatta inandığım o prensibi net bir dille itiraf ediyor: “Bence insan hep tekrar tekrar aynı filmi yapar.”

Angelopoulos’un hemen her filminde bir yoluculuk vardır ve dediği gibi merkezine koyduğu ‘hayali bir baba figürünün arama’ hikâyesiyle genişler. O çocuk tam olarak o olamasa da biz hep ondan bir parça görüyoruz. İşte şiirin hayatı kutsal kılan bu formu beni hakikaten çok etkiliyor. Filmleri duygusal ve entelektüel birikiminin toplamı olsa da, o her defasında, göçmenleri, mültecileri, sevdiklerine kavuşamayanları, yoksulları, diktatörlerin ezdiği halkları, dünyanın iyiliğini, kötülüğünü, çaresizliğini, umudunu, hayatla ölüm arasındaki sınırları anlatsa da onu sinema yapmaya iten, son âna kadar içinden söküp atamadığı melankolisiydi.

Bu özelliği onu karamsar değil yaratıcı bir insan yapmış sadece. Bir hayalperest olduğu halde ütopyalarının dünyayı değiştirip daha ileri götüreceğine inancını hiç kaybetmemiş. Hayatının sonuna doğru siyasetle, genellemelerle uğraşmayı bırakıp bireyin mücadelesini önemsediğini söylüyor.

Image

Bunları yazarken, onu tıpkı son filminin, son karesindeki yaşlı adam gibi karlar içinde ‘sonsuzluğa’ koşarken görüyorum. Penceremin önündeki kuşların minik başlarına yastık tüyleri misali yumuşakça düşen karlara baka kalıyorum. O, zaman tozlarının berraklığını yitirip ansızın geri gelmesi gibi beliriveriyor önümde. Her çekiminin son filmi olabileceğini anlatıyor. Sonra kahvede konuşan iki ihtiyardan bahsediyor. “Önümüzden geçip giden güzel kadınları seyrediyoruz. Bir kadın uzaklarda kayboluyor. Biri diğerine ‘böyle daha ne kadar devam edeceğiz’ diye soruyor. Yanındaki ‘sonuna kadar’ diyor.” Filmlerinde anlattığı annesini, babasını, dostlarını, ölülerini çok özleyen ve nihayet onlara kavuşan küçük Theo’nun yüzüne bakıyorum. “İşte, sinema benim için böyledir” dedikten sonra filmindeki kimsesiz küçük çocuklar gibi bir ağaca sarılarak sisler arasında usulca kayboluyor.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP