Tag Archives: ŞİİR

İlhan Berk ve İklimler

GörselSaçları serin rüzgârlarla esmeye başlayan ağaçların, her seferinde nedense vaktinden evvel göç eden kuşların, solgun renkleriyle hayata meydan okuyan tabiatın, sarımsı, tozlu sokaklarda telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan insanların ‘hırçın’ mevsimine yaklaşırken niyetim ‘İklimler’i’ anlatmaktı. Andre Maurois’nın romanı olan İklimler’i…

Levent, hayatımda okuduğum en sakin, en insani ve aynı zamanda en çarpıcı kapak yazılarından birini yazmış o kitap için: “Sahaflarda buldum bu romanın ilk baskısını. Varlık Yayınları’ndan çıkmıştı. 1967 yılında, Tahsin Yücel çevirisiyle. Sayfalarını karıştırırken bir ithafla karşılaştım, şöyle diyordu: ‘Sevgilim, bu kitabı ilk defa on beş, bilemedin on altı yaşında okudum. O kadar bayıldım ki, bir süre Odile oldum. Sonra kitap bir biçimde yok oldu. Unutmuştum… Geçen gün sahafta görünce bir heyecan, bir heyecan… Değişmemiş. Bence hâlâ en güzel aşk hikâyelerinden biri. Sana aldım’. Okuduğumda, ithafı yazana hak verdim. Hakikaten okuduğum en güzel aşk hikâyelerinden biriydi. ‘Her an yeni bir hayat serilir önümüze’, ‘birdenbire gidişim sizi şaşırtmış olmalı’ diyor ve ‘kaderimizle arzularımız hemen hiçbir zaman bağdaşmıyordu’ diye bitiyordu kitap. Helikopter’in ilk kitabı bu: Aşka âşık olanlar için tekrar yayınlıyoruz, bu dünya güzeli kitabı unutuluşa terk etmeyelim diye.”

SÖZCÜKLER DE YORULUR

Son birkaç gündür bu özel prova baskıyı çantamda taşıyıp, her fırsatta ben de kitabı sahaflarda bulan ‘o sevgili’ gibi heyecanla okuyordum. Daha yarısına gelmeden hayat, kendisini beklenen bir ‘sonsuzluk’ haberiyle hatırlattı. Her daim genç bir delikanlı gibi hissettiğini, ihtiyarlıktan sadece sözcük olarak hoşlandığını söyleyen usta bir şair, 90 yıl boyunca harflerini, desenlerini kazıdığı yeryüzünü terk etmeye karar vermiş. İlhan Berk’in gidişi birdenbire olmadığı için sanırım kimse şaşırmadı ama benim ruh iklimim değişti biraz. O da çekip gidince sözcükler biraz daha öksüz kaldı gibi hissettim. İklimler’i bana hediye eden genç şairi aradım, Levent Yılmaz’ı. Pek bir şey konuşmadık. Kırık bir sessizlikten sonra, “O sonunculardandı, geriye pek kimse kalmadı” dedi. Bazen sözcükler de yorulur ve siz onları daha fazla hırpalamamak için biraz susarsınız. Biz de öyle biraz sustuk işte…

Sonra kitabı çantama atıp, nereye gittiğimi bilmeden yürümeye başladım. Hava iyice serinlemişti, üşümüştüm ama eve dönmek istemedim. İsli, küçük gaz lambalarıyla aydınlatılmış parktaki ayağı kırık masalardan birine oturup, karanlık bir vadinin içinde salınan fıstık çamlarının arasından elmas gibi ışıldayan boğaza baktım bir süre. Yan masada genç kızlar fısıldaşıyordu. Hiç ihtiyarlamayan zamansız şairin sesini işittim: “Sevgilim, İşte Eylül / Ve İşte senin usul usul seğiren yüzün / Zaman ki sonsuzdur / Bitmemiş şiirler gibidir / Bazı hüzünleri / Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir…”

Rüzgârdan dağılan saçlarımı toplamaya çalışırken ürperdiğimi fark ettim. Böyle zamanlarda sözcüklerle dokunabileceğine inandığın insanların sesini duymak iyi geliyor. Bir yakınımı aradım, meşgulmüş. Gülerek “Her zamanki gibi halim” dedi. Ona “Zaman yok ki, sana öyle geliyor” demedim. Onu meşgul hayatına terk edip şimdiki zamanın içinde biraz daha geriye gittim. İlhan Berk’i, ‘Uzun Adamı’ ilk gördüğüm güne…

Sıcak ama esintili bir yaz sabahıydı. Deniz kenarındaki heybetli bir dut ağacının gölgesindeki ahşap bir masanın etrafında toplanıp hararetle şiirden, edebiyattan ama daha çok hayatın kendisinden bahsettiğimizi hatırlıyorum. Bir de çok genç olduğumuzu, çok güldüğümüzü, çok içtiğimizi, sonrasında çok yüzdüğümüzü, çok yürüdüğümüzü. Her şey birdenbire sözcükler gibi köpürerek çoğalmıştı. Günün sonunda gençliğin acımasızlığıyla beslenen bir küstahlıkla ona “Bizden en fazla 70 yaş büyüksünüz, nasıl böyle zinde olabiliyorsunuz” demiştim. Gerçekten hepimizden daha dinç görünüyordu. Çalıların arasından bulduğu çatlak bir su kabağını elime tutuşturup, “Ben bulduğum her şeyi toplarım, dağlardaki güzel kokulu otları, senin gibi uzun bacaklı ‘leylek kadınların’ mavi bakışlarını, sevdalı konuşmaları… Siz daha ne olduğunu anlamadan ben onlardan başka bir dünya yaparım, arkamdan böyle bakakalırsınız” demişti. Yaptı da; otlardan kitaplar, kadınlardan resimler, sözcüklerden çok özel sesi olan masal gibi şiirler yaptı… Hiç ihtiyarlamayan şiirler…

Şimdi, yeni bir sonbaharın başlangıcında, İklimler’i anlatmaya niyetlendiğim serin bir gece yarısı “Sözcükleri kaldırın, dünya durur” diyen bir şairin sözcükleriyle karanlık bir ormanda, usulca kayboluyorum: Su geceleyin yürüyor dikkat ettim / Geceleyin biz uyurken ağaçlara / Hiç unutmam bir gün geç vakit / Tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı / Büyüme saati bir ormanın  / Şöyle iyice dinlesem sanırım artık / Bütün ormanları büyürken duyarım / Beni beklemişler kardeşçiğim / Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü / Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini / Bir kere girdikten sonra şiirlerime / Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini…

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Ah Edip Bey, yine Son/bahar

GörselŞairlerin, yazarların kimsesiz bir kadını sever gibi iştiyakla “güz” şarkıları mırıldandığı bu zamansız mevsimin kıyısından bakıyorum size Edip Bey. Vaktiyle yazılarınızda “Her şey şiirdi, her şey dizeydi, her şey olgunlaşmamış, adını bulmamış şiirimsilikti” diye tarif ettiğiniz iklime eşlik eden mavimsi bir ruh kabarmasıyla okuyorum şiire pek benzemeyen şiirlerinizi. “Yaz kelebeği tadında solumaların” terk edişiyle, ezelden ebede akan uysal bir nehir gibi sükûta kavuşuyoruz sanki eylülde. Hani yıllar içinde sesini, rengini, kokusunu tanıyamayacağınız bir boşlukta, “Bir film, kaç kez görülebilir, bir kitap kaç kez okunabilir” diye sormuşsunuz ya; solmaya durmuş bir yaprağın kendi etrafında dönerek toprağa dökülmesini ilkmişçesine kaç kez aynı merak ve hayranlıkla izliyorsak, o kadar işte. Öyle okuyorum ilk bakışta anlaşılmadığı için emek  isteyen tılsımlı mısralarınızı.

Şimdi karşımda oturup şöyle keyifle bir cigara tellendirseniz, “sonbahar”ın başındaki “son”un, sonun başlangıcıyla ürkek muhabbetini anardık. Belki bu mevsimin, ruhla tenin, gövdeyle yüreğin barıştığı, merhametli bir anne dokunuşuyla hayatlarımızı kuşattığı garip bir aralık olduğunu anlatırdınız bana. Ya da giderken kalmanın, kalırken gitmekle aynı şey olduğunu en çok bu müşfik günlerde hatırladığımızı uzun suskunlukların kenarında konuşurduk. Belki birbirimizden pek bir şey anlamazdık ama bizi güz rüzgârlarıyla savuran kum taneleri, toz zerrecikleri, gökler, yıldızlar, deniz taşları gibi birdenbire yer değiştirirdik. Bir kum tanesi olurduk. Bir rüzgâr. Bazen serseri bir bulut, bazen da usulca o bulutlara yükselen kayıp bir kuş tüyü. Siz olup biteni şiirin çocuk bakışıyla izlerdiniz. Bense utangaç bir genç kız edasıyla bakardım dünyaya. “Büyük kederlerin olduğu kadar büyük umutların da olduğu mevsimdir güz” derdim. Dudaklarım ürperirdi böyle şeyler söylerken.

Siz kırık bir dal gibi boynunu büken eylül ışığıyla bakardınız bana muhtemelen. Biraz mahcup, olabildiğince isyankâr: “Baylar!/ Bin dokuz yüz seksen birdeyiz/ Karşınızda eylülün sesi/ Ağustos çekildi, eylülün sesi/ Birazdan konuşacak/ ‘bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar’ (…) Her şey o kadar dokunaklı ki/ Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen/ Dağınık, renksiz bir mozaik gibiysem/ Üstelik yalnızsam bir de telefonda kuş sesleri/ Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı/ Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar…”

Her defasında şaşkın bir ürpertiyle son olacağını sandığımız “son-baharlarda” bizi ölüm korkusundan koruyan böyle küçük buluşmalar galiba. Orhan Veli için yazdığınız yazıyı, “Şöyle bir bencilliğim var benim: Şairleri başka türlü seviyorum. Kim bilir, belki…bana ölümü unutturuyorlar da ondan” diyerek bitiriyorsunuz. Geçmişin, geleceğin varlığımızın ebedi parçası olduğunu, onu yaşatmak için tabiatla, nesnelerle konuşan bir deli misali sayıkladığımızı hatırlatan mısralarınız, hakikaten ölümsüzlüğün insanda değil, şiirdeki insanda olduğunu fısıldıyor. “Şair ölünce su, bitki, kum da olabilir ama gerçekte yeniden insan olur, durmadan yenileyerek kendini” diyorsunuz ya, ben de her güz vakti, tutkularımızın büyük, dünyanın küçücük göründüğü zamanlardan beri mısralarınızı yeniden, hep yeniden kalp bilgisiyle idrak ederek yenileniyorum.

Bunları size yazarken Chopin tuşlara dokunur gibi çaldığı yumuşak valsleriyle eşlik ediyor bana. Güz başka türlüdür, diyorum. Ne yazın gürültülü hoyratlığına, ne kışın buzul kibrine, ne de baharın tekinsiz kıpırtılarına benzer. Herkesin biraz daha eskidiğini kabullenmesiyle iyiliğin katmer katmer açıldığı bir mevsimdir, desem, kızar mısınız bana? Hem siz şairler bilmez misiniz, kendini bağışlayamayan insanı en çok ılık güz rüzgârları avutur. Uzun kış gecelerinin “kar yangınlarında”, bahar tomurcuklarının rüyasıyla içimizi kamaştıran da o değil midir? Tabiatın solgunluğuna eşlik eden yorgun insana, acı bir geç kalmışlık hissiyle birlikte mağrur bir olgunluk hediye eden de sonbaharın uysal, hışırtılı sesidir. Ölümlü olduğumuzu hatırlatırken, bir gün öleceğimizi unutarak yaşamak için bize güç veren de… Kim bilir belki kelimelerle dünyayı yeniden yaratmayı sevenler, hayatta, ötesinde bir “son” olmadığın ikna olabilmek için “sonbahar” derler ona. Hani bir konuşmanızda “Şiir yapılır, yazılan şeyse yazıdır” demişsiniz ya, bilmeden çocuksu bir şiir yapıvermişler işte.

Hakikatin farklı manalarını bir büyücü gibi değişik veçheleriyle gösteren şair Edip Cansever, elli yaşında kendisini yazının ihtişamlı penceresinden seyrediyor: “Sanki düşünmüyorum da bakıyorum ona. Fatih bulvarında tramvaylara atılan bir çocuk mu? Kitaplara baka baka Cağaloğlu’ndan aşağı vuran bir lise öğrencisi mi? Yoksa Cennet Bahçesi’nde bir köşeye çekilmiş, şiirler okuyan bir genç mi? Hangisi?” Hatırladınız mı geçmiş sonbaharları? Sarı tozların hayaletler gibi etrafımızda dolaştığı güz günlerinde, solgun bahçelerin aynasında kendilerini seyredenler hâlâ bunları soruyor Edip Bey. Ben de her sonbaharda benzersiz mısralarınızla tesellisiz yalnızlıkları, hüzünlü pişmanlıkları, ömrümün geri kalanını itinayla büyütüyorum: “Şiirler yazdım, kitaplar okudum/ Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum/ Derinlerde kaldım böyle bir zaman/ Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış ki mutluluktan/ Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşamsefaları/ Söyleşin benimle bir kere gelmiş bulundum…”

İyi ki gelmişsiniz Edip Bey, iyi ki gelmişsiniz…

Görsel

(Şiiri Şiirle Ölçmek, Edip Cansever, YKY Yayınları, Haz. Devrim Dirlikyapan)

 

1 Yorum

Filed under KİTAP

Ahlar Ağacı’nın Dili

didemBir hayat neye yarar? Uçsuz bucaksız bir soru değil mi? Neresinden tutsan yabani otlar gibi yakar tenini. Bazıları bu soruya cevap verememenin huzursuzluğuyla kavrulur, bazıları da “biricik” olmanın bilinciyle avunur.

Ben soruları cevaplardan daha çok severim. İçinde boğulduğum çatışmalara, zehirli çelişkilere, bağımlısı olduğum takıntılara yenik düştüğümü, bunun o kadar kötü olmadığını sıradan bir ömrün fırtınalı kıyılarında dolaşarak ve epey kayıp vererek öğrendim. Bu “yenilgiler tarihinden” geriye tam ne kaldı bilmiyorum. Görebildiğim, sadece kendime göre eşsiz bir hikâyeler koleksiyonuna sahip olduğum.

Onları anlatabilmek için henüz annemin karnındayken, mırıltılarını, inlemelerini, iç çekişlerini işiterek öğrendiğim buruk melodili bir dilim var. O dille dünyayı kavramaya, kendimi anlamaya, bu dünyadan gelip geçişimi anlamlandırmaya çalışıyorum. Kendimi hikâye ederken, bağırırken, ağlarken, yazarken, kelimelerin tılsımıyla hayatı çoğaltırken Yahya Kemal’in “Dil ağzımda annemin sütüdür” deyişini hatırlıyorum. Bütün bir insanlık için bu böyledir. Bu kadar basittir aslında. Onu, hak bellemek bile bu dünyaya fazladır. İnkârı ayıptır!

Ve dil nihayetinde insanı insana ulaştıran en sağlam köprüdür. Bir gün kendisini küçümseyenlerden intikamını sinsice alır. Geçmişle, gelecekle bağımızı koparmamak için anlattığımız hikâyeler, sahip çıktığımız dil bizi hakiki benliklerimize kavuşturur, hayatı ebedi kılar çünkü. En bozulmamış hâlimiz de, en koyu karanlığımız da hep onun sürprizli oyunlarıyla, musikisiyle, anlam katmanlarıyla görünmez mi?

Hayatında hiç masal, hikâye dinlememiş, şiirin hakikatine henüz kavuşmamış bir insanın bile daha ilk karşılaşmada dilin masumiyetini, vahşetini ürpererek sezebilmesi ne garip, değil mi? Rüyasında sislerin içinden kuru dallar gibi yükselen geyik boynuzlarını, gölgesinde mektup yazdığı salkımsöğüdü, hayalinden çıkmayan soylu ve yorgun bir yüzü, gelmeyeceğini bildiği hâlde beklediği aşkın sonsuzluğunu, toprağa düşen yağmur tıpırtısını, sonrasında tüten kekremsi insan kokusunu, dilini tutkulu bir âşık gibi sevmeden nasıl anlatabilir ki insan?

Peki, siz hiç ahlat ağacı gördünüz mü? O ağacı, yarasını yalayarak okşayan bir kedi gibi tırtıklı diliyle güzelleştiren şairle tanıştınız mı?

Bu dünyaya misafir olduğu kırk sene boyunca çocuk, kelime, anne, harf, şair, dost, bulut, ağaç, mektup, sevgili, kedi, kuş ama belki de en çok “mavi bir kelebek” olan Didem Madak, ah’larını, sevmenin buğusunu, duayı, zamansızlığı anlattığı şiirlerinde insanla dil arasındaki kadim ilişkiyi sadeliğiyle çıplak kılıyor: “…İnsan çıtır ekmeği ısırdığında/ Kırıklar dolar kucağına/ İşte orası umudun tarlasıdır./ Ve orada başaklar ağırlaştığında, / sayısız ah dökülürdü toprağa… İç ses, diye söylendim/ Ve ah dedim sonra/ Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim/ …/ Dallarına salıncak kurardı çocuklar,/ Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar./ Meyveleri tatsızdı/ Eski bir lanetten dolayı/ Herkes dişlerdi acı meyvelerini,/ Ve herkes söverdi ona./ İsmini yazardı herkes onun bağrına./ Ah derdi, o ah!/ …/ Bıçağın ucundaydı insanların hafızası/ “İnsan unutandır/ ve insan unutulmaya mahkûm olandır”/ Tanrı şöyle derdi o zaman: Ah!/ …/ Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının Tanrım,/ Ulaşılmazdı,/ Sen sarılmak istesen ona,/ O sana sarılmazdı./ Ne çok dikenin vardı Tanrım!/ Ne çok isterdim,/ Sana sarılamazdım./ Ve şöyle derdim o zaman: Ah!”

Günlerdir çocuk kalabilmiş bilge bir şairin “Grapon Kâğıtları”ndan şeffaf kayıklar yapıyorum. İroniyle acılaşmış “Pul Biber Mahallesi”nde avarelik etmekten yorulunca “yuvama” dönüyorum. Sonra “Ah’lar ağacının” altına çöküp beni büyüten kederlerim, küçük sevinçlerim, kayıp hayallerim ama en çok da Tanrı’nın bize bağışladığı “dil mucizesi” için şükrediyorum. Tanrım, “Bir şair kaderini, ölümü nasıl çağırır, onu nasıl incelikle yazabilir” diyorum: “Gülümsedim o sıra,/ Bazen sevinirim,/ Sevinmek nedense hep yedi yaşında/ Ve… ah dedim sonra,/ Ah!../ Bazen Ah, diyorum durmadan,/ şimdi ben ahlatın başında,/ otuz iki yaşımda./ Ahlar ağacı gibi./ Rengârenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,/ Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,/ İstedim, hep istedim,/ Sen iste derdim, iste yeter ki/ Vereyim./ Her istediğimi verdim./ Arttım, fazlalaştım,/ Eksikli yaşamaktan./ Ahlar ağacıyım, gibisi fazla./ Başka bir şey istemem/ Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,/ Hesabımı tam vermekten başka./ …/ Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek/ Ve kaybolmak istiyorum o dalgınlıkta.

Ona bu dünyanın yüzüne bakıp “senden korkmuyorum” dedirten, dilini kendiliğinden dikenli, sessiz ve isyankâr kılan loş ruhunun dehlizlerinde gizlice dolaşmak istiyorum. Dilin dibi kurcalanabilirmiş gibi ona “mavi kuşlar, mavi çocuk mezarları” düşleten acılarını düşünüyorum geceleri. Şiirlerinde dilinin zarafetiyle gösterdiği yalnızlığını kazısam altından hepimize benzeyecek “vahşi bir puhu kuşu” çıkacak diye ürküyorum.

Dili böyle “ölesiye” bir tutkuyla okşayamadığımdan belki dönüp yine yalnızlığımın üstüne kapanıp, çaresiz kendimi kâhin dilinin kucağına bırakıyorum: “Güçlü bir el silkeledi beni sonra/ Sanırım Tanrı’nın eliydi,/ Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,/ Çok şey görmüşüm gibi,/ Ve çok şey geçmiş gibi başımdan/ Ah dedim sonra,/ Ah!/ …/ İç ses diye söylendim./ Gel!/ Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla./ …/ Vasiyetimdir: Bin ahımın hakkı toprağa kalsın…

Didem, dilinin buğusuyla ıslanan gamzelerinden serçeler su içiyorlar hâlâ, Ah!

(Ah’lar Ağacı, Didem Madak, Metis Yayınları)

Yorum bırakın

Filed under KİTAP