Tag Archives: ROMAN

Aşk Coğrafya Tanımaz

Görsel

Nerede okuduğumu tam hatırlayamıyorum ama hayatla edebiyatı ironik bir önermeyle ayırıyordu; “Hayatımızda sekizinci bölüm bittiği zaman sayfaya dokuzuncu bölüm yazacak kimse yoktur.” Bunu söyleyen yazarın muradı, hikâyenin ileriye doğru sürüklendiği ancak hayat gibi geriye doğru anladığımız gerçeğini hatırlatmaktı sanırım. Belki bu noktada durup önce şunu sormalıyız; romanlardaki bölümler arasındaki geçişler gerçekten hayattaki kadar keskin veya muğlak olabilir mi ya da çok katmanlı, uzun bir zamana yayılmış ‘hayat hikâyeleri’ içeren romanların  ‘gerçekliği’ okurun edebiyat algısına nasıl yansır?

Kahire’li yazar Ahdaf Souef’in yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Aşkın Coğrafyası’nı okurken zihnim buna benzer sorularla meşguldü. Roman esas itibarıyla 1900’lü yılların başında İngiltere’den Mısır’a giden Lady Anna Winterbourne’la neredeyse yüzyıl sonra gazeteci Isabel Parkman adında bir gazetecinin ‘yollarının’ bir sandıkla kesişmesinin hikayesi. Sandıkta keşfettiği günlükler, defterler, mektuplar daha sonra çağdaşı olan ve Kahire’de yaşayan başka bir kadına götürecektir onu. Evet, kabaca böyle özetlenebilir ancak ben böyle ‘çok katmanlı’ romanların bu türden özetlerle anlatılmasını çok doğru bulmuyorum. Yazarın okuru daima bilinmez ve sürprizli bir geleceğe davet eden heyecanlı çağrısını da biraz perdeliyor sanki. Ve hikaye tam da özetin bittiği yerde başlıyor aslında.

Kitabın kapak tanıtımında, bu romanın biçim itibarıyla tanınmış Latin Amerikalı yazarlardan Marquez ve Allende’i hatırlattığı yazıyor. Kısmen doğru ancak Soueif’in daha ilk sayfadan itibaren kullandığı dil ve kurduğu atmosfer onlardan epey farklı. Bu roman, içinde bulunduğumuz yüzyıla kimi güçlü yazarlarla damgasını vuracak olan ‘neoklasik’ türün iyi örneklerinden biri olarak kalacak bana kalırsa. Kitabın hemen başına konmuş yüzyıllık aile soyağacı şeması, bize aşina olduğumuz klasik eserleri veya Marquez’in romanlarını hatırlatıyor belki ama anlatım teknikleri, üslubu ve tarihe ‘devrimci’ bakışı itibarıyla onlardan ayrılıyor.

Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var; roman isminin çağrıştırdığı gibi sadece aynı yüzyılın başında ve sonunda başlayan aşk hikayelerinin buluşmasından ibaret değil. Daha çok farklı dönemlerin siyasi çalkantılarının, bilinmeyen gerçeklerin, muhteşem coğrafya tasvirlerinin, puslu hayallerin, toplumlun kadim geleneği anlatan satırların, tarihi dokunun, duyguları gün ışığına çıkaran içseslerin arasında makul ve sağlam bir yerde duruyor. Bu dengeli kurguda yazarın İngiltere’de edebiyat okumasının, doktorasını dilbilim üzerine yapmasının, hali hazırda The Guardian’da güncel politika ve kültür yazıları yazmasının da katkısı vardır mutlaka diye düşünüyorum.

Beni romana çeken bu saydığım unsurlardan çok sadeliğiyle derinleşen anlatımı oldu. Hikayenin anlatıcısı Kahireli Emel, Isabel’in kendisine getirdiği mektup ve günlükleri bir romanda anlatmaya karar verdiği andan itibaren şahit olduğu gerçekliği yeniden kurgulamaya karar veriyor. Bir anlamda kendi gerçekliğini edebiyatın imkanlarıyla yeniden üreten bugünkü roman anlayışına zarif bir selam da gönderiyor.

imagesBütün hayatı önünde duran bir kadını anlatmak için yazdıklarını düzenleyen, değer verdiği nesnelere dokunan anlatıcı-yazar, onu her daim yanı başında hissediyor. Anna’nın etrafından gizlediği keder bulutlarına, küçük sevinçlerine, düşlerine, çaresizliğine, bazen kötücül düşüncelerine şahit oluyor ve bu esnada kendi benliğiyle buluşuyor. Anna’yı penceresinden dışarı bakarken görüyor. “Vakit gece, gece olduğunda ısrar ediyorum. Kalenin ışıkları ile kentin ışıkları arasında siyah, boş bir alan uzanıyor önünde. Fırçalanmış yumuşak saçları boynuna ve omuzlarına doğru iniyor”. Böyle anlatıyor anlatıcı romanın içindeki roman kahramanını. Onu ve bir asırlık hikayenin içinde dolaşan herkesi görüyor, onlarla konuşuyor, anlattıklarını kendi çağının ve hayatının diline tercüme ediyor.

Siyasi, kültürel tarihin, hakikatin farklı veçheleri arasında dolaşırken, yeni Mısır’ın devraldığı arkeolojik mirası, camileri, kiliseleri, kutsal tapınakları değişen özellikleriyle tarif ettiği, farklı inançlara sahip bir toplumun birbirlerine inançla sarılmasını, yabancılaşmasını anlattığı bölümlerde, roman sanatını sadece diliyle değil, hikayeye iyi yedirilmiş, sıkmayan bilgilerle zenginleştirdiğini de fark ettim ve doğrusu hoşuma gitti. ‘İnsanı’ bütün duygularıyla sıkmadan anlatan ve bunu toplumun panoramasını incelikle çizerek yapabilen fazla yazar kalmadı korkarım.

Üst üste yığılmış hikayelerle ve farklı roman teknikleriyle inşa edilmiş romanı anlatmak için bu alan yetmez, yazıyı çarpıcı bölümlerden biriyle bitirelim. Anna’nın hikayesini yazan Emel, kendisine sandığı getiren Isabel’e Arapça kelimeleri ve dilin yapısını anlatıyordu: “Kalb: Kalp, çarpan kalp, şeylerin merkezindeki kalp. Tamam mı?…Sonra her kökün alabileceği belirli sayıda biçim vardır, neredeyse bir şablon gibi. Bu durumda ‘kalb’ köküyle ‘kalab’ yapabilirsin; Yenileme, yıkılma, baş aşağı olma, zıttın yapma; buradan ‘maklab’..Baş aşağı; ‘Mutakallib’: Değişebilir ve ‘inkilap’; devrim..Yani her şeyin kalbinde yenilgilerin başlangıcı var; kalbe ne kadar yakınsanız yenilgiye o kadar yakınsınız. Aşağıdan başka gidecek yer yoktur: Öze ulaştığınızda mahvolursunuz”.

Edebiyat  bir anlamda aynı kökten gelen bütün kelimelerin ‘uzaktan kardeş’ olması gibi… Kökü her zaman iyi anlatılmış hikayeler ve ‘insanla’ besleniyor.

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’

AnneMicHayat istemeden, bazen taammüden gidenlerin bıraktığı yokluğun üzerine kurulmaya mahkûm olduğunda, kunt bir ağacın yarılmasını anımsatan sesi işitirsin. Ve o çatlamayı bir daha hiç unutmazsın.

Bu dünyadaki her şeyin ondan kalanlarla ilişkilidir artık. Kurumuş sonbahar güllerine, seher vakti menevişlenen bulutlara, miskin denize bakıp artık olmayan birine sayıklarsın. Açık kalan pencerelerden içeri sızıp saçlarına konan ak bir kuştüyünü, eve yeni geleni kıskandığı için küsen mandalina ağacının tek mahcup meyvesini, rahim, tohum ve toprak arasındaki sağlam ilişkiyi, arzulamanın en sade halini sadece ona anlatmak istediğini bilirsin. Yokluğun neden olduğu ‘büyük boşluk’ bazen böylesine saf ve çaresizdir. Şu yaşadığımız modern ve vahşi dünyanın tekinsiz çukurunda ‘onu’ neden ve nasıl kaybedeceğini de bilemezsin. Bir bomba, hedefini şaşırmış bir kurşun, ihmal edilmiş bir uyarı ya da zamanı, hatıraları, geleceği aniden paramparça eden bir öfke kıvılcımı…

Onları düşünüyorum bugünlerde. Tanrı’nın çağrısını beklemeden ölü taklidi yapanları. İnsanları O’nu kullanarak ölüme davet eden ‘savaş çığırtkanlarını’, ‘haysiyet’ sayıklamalarını utanmadan dilini bilmedikleri ölü bedenlerin üzerine kusanları, kanla lekelenen hafızalarını kireç taşıyla gömenleri. Acılarını kaybettikleri yerde aramayı unutmuşlar sanki.

Barış gününde bile savaşsız duramayan insanlığın aslında hiç değişmeyen aktörlerine bakınca tanıdık bir bezginlik kuşatıyor uğultulu zihnimi. Yeniye, değişime, ruhu bu kısırdöngünden çıkaracak olan ilahi güce olan umudunu hepten yitiren bir meczup misali yumuşak halımın üzerine yüzükoyun uzanıp eksik kalan yaşamların arzularını tamamlıyorum. Arada bağdaş kurup kimbilir hangi rüzgârların, nehirlerin, okyanusların yonttuğu taşlarımı boyarken kulağıma anlaşılmaz gelen mırıltılar işitiyorum. Ne de olsa başka coğrafyaların diliyle konuşuyorlar. Vaktiyle altını çizdiğim eski cümlelerle, dilin ölüme, savaşa, kötülüğe direnen gücünden bahsediyorum. Çoktan unutulmuş ‘kimsesiz’ şiirler okuyorum onlara. Neruda, usul bir güz ninnisi fısıldıyor kulağımıza; “Saat yedi buçuğuydu güzün/ Ve ben bekliyordum/ Kimi beklediğim önemli değil./ Günler, saatler, dakkalar/ Bıktılar benle olmaktan/ Çekip gittiler azar azar/ Kaldım ortada tek başıma… Kalakaldım tek başıma/ Yalnız bir at gibi/ Otların üstünde ne gece, ne gündüz/ Sadece kışın tuzu.. Öyle kimsesiz kaldım ki/ Öyle bomboş/ yapraklar ağladılar bana/ Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi/ Düştüler son yapraklar…” Şiir çekirdeğinde sakladığı saf hüzne rağmen nasıl da okşayarak iyileştiriyor.

Umutsuzluğu iyileştiren bir kitap

Sonra heyecanla karıştırdığım yeni kitapları bir kenara yığıp vaktiyle çok severek okuduğum bir kitaba uzanıyorum. Anne Michaels de ölümü kutsayanların hainliğini yüzlere çarpacak tek gücün dil olduğuna yürekten inanıyor. O her yazdığı kitabı ödüller ve övgüyle karşılanan, edebiyatı dilin, tarihin, inancın, felsefenin ve insani değerlerin buluştuğu yerde maneviyatıyla yücelten bir yazar. Belki romanlarını bir şair olmanın buruk bilinciyle mısra mısra genişleterek yazabildiği için okuyanın hem kalbine, hem aklına çok derinden nüfuz edebiliyor. John Berger Bölük Pörçük Yaşamlar için, “Mucize gibi yaratılmış, umutsuzluğu iyileştiren bir kitap” diyor.

Bana iyi mi geliyor bilmiyorum. Ne zaman bu kitabın sayfaları arasında hatıralarla seyahat etsem içim tarif edemeyeceğim bir dalgalanmayla kamaşıyor. Sadece içeriği değil, onu paylaştığım bir dostumun sandığım yerde durmadığını idrak etmek gibi basit bir kırılma da canımı yakıyor olabilir. O yaşadığı sürece bana bir şey olmazdı. Öyle demişti bir keresinde. Tıpkı romanın kahramanı güçlü, savaşçı ve bilge Athos gibi korkusuzdu. Titiz bir cerrah misali duyguların içini açıp gösterirdi. Ketum sevgisinin yararsız olmadığını ispat etmek için yalanlarından şiir yapardı bazen. İz bırakan romanlar biraz öyledir. Kitabın kokusu, bir sözcük, bir yer ismi, tek kalmış bir ayakkabı imgesi bazen sarsar insanı. Sadece unutulmayan cümleleri ve kahramanlarıyla değil, size ifade ettikleri zamanın ruhuyla, doldurdukları duygu boşluklarıyla da hatırlanırlar.

Bir ‘Athos’um olsun isterdim…

GörselHayatımın farklı dönemlerinde kalemlerle kanaviçe yapar gibi deldiğim sayfalardan birinde bulduğum cümle, kimseyi, hiçbir ırkı, toplumu sonsuza kadar yeryüzünden kazınamayacağını da söylüyor: “Cinayet, insandan geleceğini çalar. Ölümünü çalar insandan. Ama yaşamını çalmamalıdır.”

Yunanistan’da başlayıp Kanada’ya kadar uzanan çok katmanlı hikâye, İkinci Dünya Savaşı sırasında kurtardığı bir çocuğa şiiri, dilin sihrini, savaşın vahşetini ve her şeye rağmen bu hayatın başka türlü yaşanmasının da mümkün olduğu hakikatini öğreten Athos’un hikâyesi. Adı Jakop olan o çocuk büyüyüp şair oluyor. Bir uğraşı da savaştan kalan yayımlanmamış yazıları çevirmek. Sayısız elyazmasını, günceyi, yok edilen tanıklıkları, hafızada gizlenenleri gün ışığına çıkarmak için bütün bir hayatın feda ediyor. Yazarın giriş notundan bu hikâyenin kurgudan ibaret olmadığını anlıyoruz. Jakop Beers, altmış yaşında Atina’da bir kaza sonucu ölmeden evvel anılarını yazmaya başlamış: “İnsanın savaş deneyimi, savaşla sona ermez asla. İnsanın eseri, tıpkı yaşamı gibi, asla tamamlanmış değildir.”

Roman, sözcükleri tohum gibi geleceğe saçılacak bir destan, savaşa, kayıp aşklara bir ağıt gibi yazılmış. Elli yaşındaki bir dil bilimcinin yedi yaşındaki çocuğa öğrettiklerini hatırlamak beni yoruyor biraz. Bu hayatı terk ettikten sonra parmak uçlarımda bile ‘varlığını’ sarsılmaz bir güven duygusuyla hissedebileceğim bir ‘Athos’um olsun isterdim. Kim istemez? Yeryüzü kadar sürprizli, büyük bir hediye edebilecek birisini arayıp dururuz. Hiç bulamayacağımızı bilsek de aramaktan vazgeçemeyiz. Dünyanın bütün fenalıklarından bizi kurtaracak olan o deruni ‘sevgiyi’ bulma umudu nerede saklanıyor olabilir ki? Zamanın kabuğunu şefkatle soyan, görünmezi görünür kılan bir büyücünün ceplerinde belki…

‘Herkes uyursa dünya yok olur’

Bugünlerde gizli kalmış ve terk edilmiş yerler uzmanı Athos’un peşinde sürüklenmek istiyorum. Savaşı bir hayat tasavvuru olarak kabullenenlere, ölmeye, öldürmeye mecbur bırakılan çaresizlere hiçbir şeyin sonsuza dek gizli kalamayacağı gerçeğini yazarların sesiyle anlatabilsek keşke. Anne Michaels’ın dokunarak iyileştiren şamanlar gibi bu hayatı güzelleştirdiğine inanıyorum. Yazar bir yerlerde birileri uyanık kaldığı için dünyanın yok olmadığını söylüyor; “Eğer kazara herkesin uykuda olduğu bir an olsa, dünya yok olurdu. Bellekten bağımsızlaşan dünya, rüya ya da kâbus burgacında kaybolurdu. Bedenin yalnızca bir ruh üretici, bir özlem fabrikası olduğu bir yere dönüşüp çökerdi.”

İyi ki ‘uyanık’ kalmaya ant içmiş sahici yazarlar var ve ben iyi ki Tanrı’nın bana bahşettiği lütufla onlarla buluşabiliyorum. Okur bir yazarı çok sevdiğinde, hayatta yapamadıklarını eserinde gerçekleştirdiğine inanıyor galiba. Onun yaşamaktan mahrum kalmasında böyle bir teselli buluyor belki, bilmiyorum. Onlarca dile çevrilip birilerinin hafızasına, geleceğine yerleşen, çok satma telaşına düşmeden okuruna kavuşan bir kitabın varlık sebebinde mutlaka keşfedilmeye ihtiyaç duyulan bir mana gizlidir. O kadarını sezebiliyorum.

Bir savaşın acısı neye bedeldir?

Eğer bir yazar size her şeyin bir bütünün parçaları olduğunu şiir gibi cümlelerle anlatıyorsa ona içtenlikle kulak vermek lazım, dinleyin. Bir çocuk yabancı mezarlardan saklanmak zorunda kalan Yahudilerin halk meydanlarında başparmaklarından asıldığından bahsedecek. Savaşta büyük bir dikkatle bir limonu ikiye bölüp, emdikten sonra günlerce kokladığı kabuklarını, denizdeki bezelyeleri ve sümbül taneleriyle nasıl hayatta kaldığını anlatacak. Anlatıcının hayatı kutsayan diliyle savaşta yakınlarını kaybetmiş bir çocuğun ‘içi yanıp kül olmuş ama dış duvarları hâlâ duran bir binaya’ dönüştüğünü göreceksiniz. Arada ‘‘tahtanın büyük sırrı yanmasında değil, su üstünde yüzmesindedir” gibi sakin tek bir cümleyle sizi bildiklerinizden uzaklaştıracak. İnsan hafızasının hava akımlarında, nehir tortusunda milyonlarca yıldır özlemle göz kırpan yıldızlarda olduğunu hatırlayacaksınız.


Gelecekte bu topraklarda toplu mezarları kazmak zorunda kalacakların yüzünde, uyuyan çocuğunu seyreden annenin onu mezara koyarken kasılan yüz ifadesini de göreceksiniz. Bir savaşın acısı kâinatın tüm canlılarını kıvrandırır çünkü.
Öldürerek hayata tutunanların bağışlanmayı dileyen seslerini işitmek hırpalayacak belki ama ancak onlarla yüzleşerek iyileştiğinizi kavrayacaksınız sanırım. Üzüntünün, yasın, hatırlamanın inatçı bir ruh gibi zamana yayıldığını, insanın icat ettiği işaretlerin göstermesi sizi de heyecanlandırmıyor mu?

Dillerin farklı tınıları…

Duvar yazılarındaki tek bir harfin bile ölüm kalım meselesi olduğu zamanları düşünün. Ya da emir komuta zinciri içinde ‘kardeşini’ öldürmek zorunda kalan ‘çocuk askerin’ çaresiz, kavruk ellerini. Sonra onları ait oldukları yere tutsak eden dillerin farklı tınılarını… Bunları iyi bir yazarın hikâyesiyle görmek, işitmek ürperterek sağaltıyor. Athos, çocuk şairiyle onun anlayacağı lisanda konuşuyordu: “Sevgi, bir yeri farklı görmeni sağlar, tıpkı sevdiğin bir insana ait olan bir nesneyi farklı biçimde tuttuğun gibi. Bir manzarayı iyi bilirsen, öteki bütün manzaralara farklı bir gözle bakarsın. Ve bir yeri sevmeyi öğrenirsen, bazen bir başkasını da sevmeyi öğrenebilirsin.”

Ve bir dilin sesini seversen, ötekilerin ormanlar, taşlar, sevdalar üzerine yazdığı şiirleri de seversin. İncil ilk kez başka bir dilde okunduğunda çıkan ayaklanma yüzünden insanların neden öldüğünü idrak edersen, bugün ‘kaybettiklerini’ daha iyi anlarsın. Eksik kalan bir hayatı tahayyül etmeye çalıştığında henüz bir kitap okuyamamış bir kız çocuğunun kopuk bedenini görürsen ölümden, savaştan beslenenleri neyin beklediğini hücrelerinle hissedersin.

Athos’a gerçek yürek ne büyüklüktedir diye sorulduğunda, “Bir avuç toprağın büyüklüğünü ve ağırlığını düşün” diyor. Ben düşünüyorum ve galiba hissediyorum.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Sessiz Vedaların Kışı ve Anne Michaels

annemichaelsKıpırtısız bir gölün kıyısında, boyunlarını çok hafif bir rüzgârla eğen sazlıkların arasındaki sarı nilüferlere bakarken kökleriyle yuvalarına tutundukları ilk ânı hayal ettim. İnsandan çok daha uzun yaşayabildiği söylenen o mahcup bitkiler için zaman yoktu. Tohumlarını tabiata savuranları tanımıyor, bildikleri hayatla hiç vedalaşmayacakmış gibi sessizce salınıp duruyorlardı. Eğer insanın bitkilerle ilişkisi hakkındaki çok eski gerçekleri bilip, ‘başlangıç ve bitiş’ tasavvuruna sahip olabilselerdi, sert tecrübelerle yaşlandıkça bizim kadar rahatlayabilirler miydi?

Sonbaharın son cılız ışıklarıyla bulutlanan gölün üzerindeki tahta iskelede oturmuş, yeşil, minik kadifemsi başlarını hayvanlara özgü o bilinçsiz neşeyle suyun içine daldırıp çıkaran ördekleri izlerken, geleceği tutkuyla merak eden insanın başlangıçlara karşı böylesine hoyrat olabilmesinin gerçek sebeplerini merak ediyordum. Bir gece evvel yabancı bir otel odasında okumaya başladığım kitabın ‘âşıklarıyla’ sonunu sezemediğim uzun bir seyahate çıkmıştım. Onlara can veren yazar, başlangıç ânına adım attıkları efsunlu anları, birbirlerinin içinde nasıl kaybolduklarını, anılarla bedenlerinin eksikliklerini tamamlayan hikâyelerini o kadar çarpıcı cümlelerle anlatıyordu ki sonlarını hiç bilmek istemiyordum. Baktığım her nesnede, insan yüzlerinin gizli haritasında onları görmek, iç dünyalarını görünmez bağlarla ören mucizevî keşiflerine tanık olmayı arzuluyordum sadece.

Avery ve Jean’ın güçlü sevgisi, şiddetli bir akıntıyla sürüklenip şekillenen taşlar gibi yavaşça zihnimde hayat buluyordu. Avery, “hep motellerde buluşalım, yüzyıl beraber olduktan sonra bile” diyordu. Ben huzurla ve hınzırca gülümsüyordum. Günbatımının cılızlaşan ışığıyla önümden geçiyorlardı. Güneş geride bıraktıklarını aydınlatırken Jean o günün hareketsizliğinin sadece onlara ait olduğunu düşünüyordu. Küçük mutfak penceresinin önünde, ağaçların arasından süzülen rüzgârı dinleyip baş başa yemek yerlerken Avery, hayatında ilk kez o basit mutluluğu tattığı için kendisini bu dünyaya ait hissediyordu. Birbirlerine anlattıkları hikâyelerin içinde kendilerini şaşırtan cümleler oluyordu genellikle. Jean, “birini unuttuktan sonra bile mutluluklarının ya da hüzünlerinin sesini hatırlayabiliyorsun. Bedeninde hissedebiliyorsun” diyordu. O vakit içiniz burkuluyordu biraz. Unutmanın sandığınız kadar kolay olmadığını hatırlatıyordu size yazar. Karanlık ormanın içinde trenin tıkırtısı usulca kaybolurken, Jean aşk ânının, ‘tek bir gecede insanın tenine nüfuz edebileceğini, bir dalın ucuna toplanan su damlası gibi birikerek gelmediğini –tüm hayatını başka bir hayata geçirme ânı olmadığını- daha çok arkamızda bıraktıklarımızla tanımlandığını’ söylüyordu. Avery içinse ‘aşk ânı’ daha başkaydı. Uzun zaman önce içinde bir parça kopmuştu ve yıllar boyu sisteminde dolanarak kendisine acı veren bu tehlikeli parçayı sonunda tanımıştı. Artık o ağrıya dönüp şöyle diyebiliyordu: “Ah, demek o sendin.” Sonra yan yana uzanıp, avuçlarının içine Dünya haritasının yumuşak kıvrımlarını çizerek yıldızlı hikâyeler anlatıyorlardı. Avery onun kolunu okşarken, Jean aklına gelen bütün bitki isimlerini sayıyordu. Ve o sırada erkek onunla birlikte yaşlanmanın nasıl olacağını hayal ediyordu. Kadının geçmişi hakkında her şeyi biliyordu ve bu acısını keskinleştiriyordu.

Uyuyan bir çocuk gibi…

Anne Michaels’la Ekim 98’de tanışmışım. Sinemaya da uyarlanan Bölük Pörçük Yaşamlar isimli ilk romanının içine bu tarihi not etmişim. O kitabı çok sevdiğimi bana yazdıklarını telefonda okuyan bir dostuma heyecanla anlattığımı hatırlıyorum. Ürperten satırlarını onunla paylaştığımı da: “Aşkın ilk kez ölüme inanmamızı sağladığı bir an vardır. Kaybını düşünmüş olsan bile, uyuyan bir çocuk gibi sonsuza dek taşıyacağın birini tanırsın.”

Michaels’in şair kimliği iki romanında da etkisini fazlasıyla gösteriyor ama onu bir romancı olarak cazip kılan sadece dili incelikle kullanması değil bence. O anlatmak istediği meselenin etrafındaki bilgi kırıntılarını bir bilim insanı titizliğiyle araştırıyor, yorulmadan biraraya getiriyor ve onları müthiş bir ustalıkla hikâyesini tamamlayan önemli ayrıntılar olarak doğru yerde ve zamanda kullanıyor. Üstelik bunu yaparken kimi modern romancılar gibi anlatımını sıradan cümlelerle basitleştirme tuzağına da düşmüyor. Geçtiğimiz günlerde Türkçede yayımlanan Kış Mezarı’nı okurken herkes tarafından kolay anlaşılma telaşıyla üslubundan ödün vermek istemeyen Michaels’in, yazıyı, insanı, tabiatı, sevmeyi kutsayan zarafetine bir kez daha hayran oldum.

Bu roman sadece birbirlerini arzuyla, tutkuyla, aşkla, içlerine hapsettikleri korkularla, cesaretle keşfedenlerin değişimini sorgulamıyor. Savaşların hiç geçmeyen izlerini, yurtlarından uzaklaştırılan göçmenleri, mülteci kamplarının dramını, insanın yaşadığı sürece kendine ‘yuva’ aramasının çaresizliğini, onu bulabilmek için nelere katlandığını da anlatıyor. Mimarlığın aşkla kesişen çatallı yollarını, çocukların korkularını, kederini, önsezilerimizin tehlikelerini, kaderi, rüyalarımızdaki gizli işaretleri, bağışlayabilmeyi, sevmenin görünmeyen köklerini ve daha pek çok meseleyi savrulmadan, hikâyesinin ana damarlarından uzaklaşmadan, sihirli mısralarıyla hatırlanan uzun bir şiiri fısıldar gibi yazıyor.  

Tensel bilginin sırrı…

“Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır” cümlesini okuduktan sonra dalgın bakışlarım Boğaz’ın karşı kıyısındaki evlerin göz kırpan ışıklarına karıştı. Sonradan hatırlanmadığı için aktarılamayan ne çok basit, sıradan anı var, dedim kendime. Muhtemelen o da kahramanlarının mırıldandığı hikâyelerini dinlerken kendisiyle ilgili daha evvel hiç fark etmediği özelliklerini keşfediyordu. Ve söylediği gibi anılarımız aslında hatırladıklarımızdan çok daha fazlasını barındırıyordu. Acele etmeden usul usul şiirlerini yazan, sadece iki romanla önemli edebiyat ödüllerini kazandığı halde fani olmanın acısı ve hırsıyla sık sık kitap yayımlama hevesine kapılmayan bu kadını neden önemsediğimi tekrar düşündüm. Anne Michaels, sadece bir yazar olarak beslemiyordu beni. Ben onun okura kimi zaman mesafeli ama şefkatli anlatımıyla dokunabilen samimiyetini çok sevdim.

Sessiz vedalardaki mahrem soyluluğu beğenirim. Kış Mezarı’nı içindeki sessizliği gürültüyle, gürültüyü sükûnetle, tevekkülle bastırabilenlerin ‘vedalarını’ anlamaya çalıştığım bir dönemde okudum. Ve doğrusu havada uçuşan duygu ve düşünce parçacıklarımı büsbütün kuşattı. “Bazı sürgünler o kadar derindir ki, dışarıdan sükûnet gibi görünür cümlesiyle” çok sevdiğim kayıp bir dostuma tekrar kavuşmuş gibi oldum. İhtiyaç duyulduğunda yanı başımızda olmayan gerçeğin ‘yıllar sonra gölün bir tarafından dalıp diğer tarafından çıkan su kuşları gibi kafamıza dank ediverdiğini’ hatırlatan incelikli mizah duygusuna bayıldım.

Daha önce belirgin olduğu halde fark etmediklerimizin bir tür hayattan kaçış olduğunu onun cümleleriyle kabullendim. Yazar bir bölümde soğuk kış gecelerinde, sevilen yazarları tekrar tekrar okuma isteğinin sarsılmaz inancından bahsediyordu. Bu romanla onun her yazarın son âna kadar içinde taşıdığı bu iyimser ümidini içtenlikle paylaştım. Üç bin yıl öncesiyle bugünün insanı arasında kurabildiği köprünün sağlamlığına epey şaşırdım. Bizden evvel yaşamış olanların bildiklerini hissedebilmek için gerekli olan bir tür ‘tensel bilgiden’ de bahsediyordu. Zihnin bir şeye inanması için bedenin de inanması gerektiğini hatırlatıyordu bana.

Kaç kişi beklemeye razı olur ki?

kışmez“İnsan kendini affedebilir mi, kendimizle ilgili bildiklerimiz bizi hep huzursuz mu eder, farklı arayışların peşine düşmeli miyiz, başkasının bizi affedebilmesi için sonsuza kadar beklemeli miyiz” sorularının karmaşık cevaplarından ben o acayip hikâyelerin anlatıcısı kadar emin değilim doğrusu. Ama Avery’nin annesi Marina’ın Jean’a söylediklerinin, içimde çok derinlerde bir yerde gizlenen hakikat bilincime fena halde dokunduğunu biliyorum: “Her çocuklukta bir kapı kapanır. Yas içindeki yolculuğumuza devam ederken, sadece gerçek aşk bizi bekler. İnsanlar arasındaki gerçek sadakat işte budur. Bütün destanlarda, kuşaklar boyu dayanan bütün hikâyelerde her zaman aynı gerçek vardır: aşk, yaraların sarılmasını beklemelidir. Birbirimiz için bu bekleyişe katlanmalı, acıma duygusuyla ya da yargılayarak değil, sanki affediş bir randevuymuş gibi beklemeliyiz. Kaç kişi, başka biri için bu şekilde beklemeye razı olur ki? Çok az…”

Kitabın kapağını kapatıp, üzerindeki durgun bir göle yansıyan melankolik katırtırnağı ağacı görüntüsüne bakarken Avery’i, Jean’ı, hatırlayabildiği acılarıyla kendini keşfeden, yabani sevgisiyle bir kadını ve erkeği belki istemeden yakınlaştıran Lujcan’ı ilerde özleyeceğimi fark ettim. Jean’ın çocukluğu, anıları ve farkında olamadan anılarının oluşturduğu ağ, bir zamanlar sadece Avery’e verdiği bir hediye olmuştu. Sonra o hediyeyi başka birine vermişti. Sevginin bütün ayrıcalıkları arasında en etkileyici olanı buydu: “Başka birinde, sezgilerle, mantık dışı bir tercihle ya da masum bir arzuyla, hiçlikten, tarif edilemez bir hasretten çıkan hüzünle göze ilişen ve kelimelerin yetersiz kalacağı kadar derin anılara tanık olmak.”

Ve kadim hayat, her şeyden çok hikâyelerle, anılarla oluşan o mucizevî ‘hediyelerin’ asıldığı dev bir Noel ağacına benziyordu.

(Kış Mezarı, Anne Michaels, Doğan Kitapçılık, 2010, çev: Elif Günay)

3 Yorum

Filed under KİTAP

Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…

GörselOnu gördüğümde cılız kollarıyla sarıldığı akordeonun körüğünden çıkan hava akımıyla kanatlanıp göğe yükseliyordu. Öylesine meleksi, yumuşak, hafifliğini kendiliğinden belli eden ifadeyle epeydir karşılaşmamıştım. Güneşin altında başaklar misali ışıldayan saçları, bembeyaz dişleri ve yüzünü neşeli bir papatya tarhı gibi gösteren çilli yanaklarıyla kalabalık caddenin köşesinde öylece duruyordu. Yanındaki bebek arabasını birkaç adım sonra fark ettim ve nedense bunun bir davet olduğunu hissedip yanına gittim. Konuşmadık. O körükten yükselen deniz buğulu melodi son notasına kadar havada eridi. Önümüzden geçenlere bakıyorduk ama kimse bizi fark etmiyordu. Yaşamıyorduk, hiç var olmamıştık. Öylesine kesif bir yabancılaşma…Oğlu çıldırtıcı korna seslerine, kalabalığın uğultusuna ve lodosla savrulan toz bulutuna inat derin bir uykuya dalmıştı.

Karşı kaldırımda biriken insanlar tabutu omuzlayarak cenaze arabasına yerleştirdi. Caminin yanındaki çiçekçi bir kadınla pazarlık yapıyordu. Suya koyduğunda gevşeyip kendisi gibi katmerlenecek pembe erengülleri gönülden istediği o kadar belliydi ki. Baharın kalp çarpıntısı çapkın gülümsemesine yansımıştı. Mağazadan çıkan siyah gözlüklü bir kadın zarif bileklerini daha da güzel gösteren ayakkabılarının kirlenmemesine özen göstererek elindeki paketleri şoförüne verip arka koltuğa yerleşti. Köşedeki kafenin önünde eski bir paspas gibi yayılıp burnundaki sineğe bakan iri köpeğin umurunda değildi dünyanın yorgun kıpırtısı. Yalnız bir kumru rengârenk çuha çiçeklerinin güvenli saksısına yerleşiverdi. Küçük, sıradan sahnelerin de pekâlâ sarsıcı olabildiğini söyleyen bir film karesine yanlışlıkla girmiş gibi tedirgindik. Aceleci hayatlar mütemadiyen birbirine teğet geçiyordu. Kimse kimseyi fark etmiyordu. O anda haftalardır yatağımın tam karşısındaki rafta duran kitabın kapağındaki Virgina Woolf’un soluk silueti belirdi. Bulutlar umudunu kaybetmiş bir kadının yüzü gibi aniden karardı ve sonunda hiddetle içini boşalttı. Kalabalık dağılmaya başlayınca içimde bir çıtırtı duydum. Hemen eve dönüp yıllar sonra yeniden Mrs. Dalloway’i okumak istedim.
 

“Romanlarıma inanç duymadım”

Daha evvel yazmıştım, ben öyle çılgın bir Woolf hayranı değilim ama olgunlaştıkça onun kimselere benzemeyen anlatımını –hâlâ garip bir boğulma hissi yaratsa da– daha çok seviyorum. İnsanın kristalleşmiş “iç yaşamını” onun kadar çıplak, müdanasız ve coşkulu anlatabilen az yazar vardır. Dünyaya yabancılaştığı ölçüde insanın toprağın altında kalan köküne yaklaşır o. Hayranları bilir, “gerçekliği” eğip bükerek, duyguların içini boşalttıktan sonra bilincin dağınık parçalarını birleştirme ustasıdır Woolf. Yazar dostlarını küçümseyen, huysuz ve epey hırslı olduğu için arada rol yapan sesi, günlüğüne “Asıl hayat yazmaktır, budur heyecan veren, okunmak değil” dese de, kitaplarının hangi gün ne kadar sattığını kontrol edip defterlerine kaydedecek kadar çok istiyordu okunmayı. Yani kibri, yalnızlığı, koyu bencilliğiyle hakiki bir yazardan bahsediyoruz.

İnsanı birkaç saniye içinde değiştiren küçük anların ne kadar sarsıcı olabileceğini bir kadının tek bir gününe kocaman bir hayatı sığdırarak anlatabildiği ve bunu 1920’li yıllarda Joyce’a, o dönemde sevilen ve okunan Henry James’e, Thomas Hardy’ye ve J. Conrad’a rağmen yapmaya cüret ettiği için seviyorum onu. İncelikli ama bazen yoran anlatımıyla çağıl çağıl akan zihnini gerektiğinde kımıltısız bir ânın üzerinde dondurabilmesine ve o ânı parçalayarak esnetebilmesine hayret ediyorum çünkü. O bilincini kendi kuyusunun dibine çeken zihinsel hastalığına rağmen ne yaptığının farkındaydı ve tutkuyla yazıya sığınan bütün yazarlar gibi onaylanmak ve hatırlanmak istiyordu: “Şimdi galiba ilginç sayılan yazarlardan biri olabilirim –büyük demeyeceğim– ama ilginç sayılan yazarlardan biri miyim? Garip şey, onca kendimi beğenmişliğime rağmen, şimdiye kadar romanlarıma pek inanç duymadım ya da onların benim dışavurumum olduklarını hiç düşünmedim.” (20 Nisan 1925)

İç içe geçen hikâyeler…

Kim bilir belki içtenlikle yazmıştı bu cümleleri ama bunun ne önemi var? C. Dalloway, kâhin-deli şair Septimus, Richard ve toplumun hastalıklı halini anlatmak için kullandığı karakterlerle hatırlanan bu roman, 1925 yılında yayımlandı ve kısa sürede daha çok tanınmasını sağladı. Deliliği, aşkı, yalnızlığı, hayat oyununun dışına çıkarak yaşayanların dünyasında, “Clarissa bile değilim sadece Mrs. Dalloway’im ben” diyerek var oluşunun anlamsızlığını sorgulayan bu kadını nasıl yaratmıştı Woolf? Neden bütün kahramanları bir gece içinde kendilerini hapsettikleri kör tutsaklıktan kurtulmak istiyordu? Sonunda intihar etmesini istediği genç şair Septimus’u yazarken kendi ölümünü planlıyor muydu? Romanı ilk okuduğumda böyle sorular soruyordum.

Cevapların bazılarını günlüklerinde, bazılarını da Cunnigham’ın bu romandan yola çıkarak yazdığı daha sonra sinemaya da uyarlanan filmde bulmuştum. Hatta daha ziyade çarpıcı diyaloglarıyla,Saatler’i de ölümsüz kılan yetenekli oyun yazarı David Hare’in senaryosunda. Cunnigham’ın Virgina Woolf’un hayatı ve üç farklı döneme ait hikâyeleri birleştirerek yazdığı Saatler’in zekice tasarlanmış kurgusunu, önce romanı okuduğum halde filmi izlediğimde çözebilmiştim. Mrs. Dalloway’i yıllar sonra tekrar karıştırırken pişmanlıklarıyla kavrulan kahramanları sayesinde o bölümü hatırladım: “Otuz yılı aşkın bir süre sonra Clarissa’nın zihninde berrak bir biçimde canlılığını koruyan tek şey, ayaklarının altında bir öbek sararmış yaprakla, alacakaranlıkta verilen bir öpücük ve kararmakta olan havada sivrisinekler vızıldarken bir havuzun çevresinde yapılan yürüyüştü. O ânın benzersiz mükemmelliği hâlâ geçerli, mükemmel olmasının bir nedeni de, o zamanlar, daha çok şeyler vaat eder gibi görünmesiydi. Şimdi artık biliyor Clarissa: An tam o andı, tam o an. Başkası da olmamıştı.

Görsel
Eksiklik duygusu

Böyle oluyor galiba; çoğu kez o andan daha iyisinin olmayacağını bildiğimiz halde mutlu olma ihtimalini hep gelecekteki müphem bir rüya için erteliyoruz. Ve sona doğru yaklaşırken zihnimizde yaşattığımız mutluluk vaatleri birer birer silinmeye başlıyor. Arzuladıklarımızın zihnimizde yaşattığımız “eksik bir hayalden” ziyade belki de çoktan geçmişe gömdüğümüz benzersiz bir an olduğunu çok sonra idrak edebiliyoruz. Filmde şair Richard’ı oynayan Ed Harris, Bayan Dalloway diye hitap ettiği gençlik aşkı Clarissa’ya, pencereden atlayarak bütün acılarına son vermeyi isterken sayıklıyordu: “Bir yazar olmak istemiştim, o çiçekleri kollarında taşırken nasıl göründüklerini, elimdeki havlunun nasıl koktuğunu, dokununca nasıl bir his verdiğini, bütün hissettiklerimizi anlatmak istedim. Seni, beni… Bir zamanlar biz olan şeyin hikâyesini, dünyadaki her şeyi, karmaşık olan her şeyi… Ama başaramadım. Neyle başlarsan başla elinde hep daha azı kalıyor, kahrolası saf gurur ve aptallık.” Ben Woolf’un yazı serüveninde de hep buna benzer bir “eksiklik” yarası, kendisinde olmadığına inandığı o “kayıp parçayı” bulmak için bütüne kavuşma arzusu görüyorum. Ama onu yazar yapan biraz da böyle bir “kırbaçlanma” hali değil mi zaten?


Ani bir aydınlanma

Micheal Cunnigham, Saatler’de Woolf’u çalışma odasında, garda, tenha bahçelerde, nehir kenarında, ölü bir kuşun yanında uyurken hayal etti. Onun yazı sancılarını farklı hikâyelerle buluşturup başka bir roman yarattı. David Hare, o senaryoyu yazarken Woolf’u, Dalloway’i muhteşem cümlelerle ebedileştirdi. Milyonlarca insan Mrs. Dalloway’i sinema sanatıyla öğrendi, hatırladı. Ben küçücük, beklenmedik sürprizli bir ânın içinde durup eksik kalmaya mahkûm duygularımla yüzleşince eve dönüp romanın yeni baskısını okumaya başladım.

Okurken varoluşun kıvılcımlarını gölgeli kuytusunda barındırdığı halde ıskaladığımız o anları düşünüp, geçmişlerini avuçlarında kaygan bir nehir taşı gibi taşıyanların iç sesleriyle konuştuğu Mrs. Dalloway’e döndüm. Roman pişmanlıklarımın sesini hem kışkırttı hem de buruk bir mutlulukla yatıştırdı. Hayatını yeni baştan yaşamayı isteyen Clarissa o anlardan birisini seçiyordu Londra sokaklarında yürürken: “Ani bir aydınlanma oluyordu, insanın önce kontrol etmeye çalışıp sonra da, yanaklarına yayıldığını görünce koyuverdiği kızarıklık gibi, hani uzak bir köşeye kaçıp, orada titreyerek dururken, incecik derisini yaran, fışkırıp çatlaklara ve yaralara müthiş bir avutma gücüyle dolan şaşırtıcı bir anlamla, vecd içinde kabaran dünyanın üstüne geldiğini hisseder ya insan! Sonra, o an için, bir aydınlanma görmüştü; çiğdemin içinde yanan bir kibrit; neredeyse dışa vurulan bir iç niyet. Ama yakın olan uzaklaşmış, sert olan yumuşamıştı. Geçmişti o an.”

Vişne rengi bir tenhalık

Virginia Woolf haklıydı; zihnimizi parçalayan, bizi tek bir ânın mutluluğundan alıkoyan benlik çok kararsız bir şey. Taze bir nergis demetinin üzerinde, akordeon çalan kızın gözlerindeki aldırışsızlıkta, geleceğinden habersiz sokak ortasında uykuya dalmış bebeğin ılık uykusunda, unutulmuş bir itirafta, eksik kalan sarılma hayalinde, masmavi bir rüyada, aslında kırık kalan parçalardan oluşan gümüşi bir aydınlanma ânında saklı o an!

Ve geçti sandığınız hiçbir ‘an’ geçmiyor, biliyorsunuz değil mi? Bir gün kalabalık caddenin ortasında akordeon çalan güzel bir kızın yanında durup bir gününüzü, bir ânınızı düşünüyorsunuz. Belki Mrs. Dalloway gibi insanları içgüdülerinizle tanımak istiyorsunuz. Herkes başka bir yöne doğru koşturuyor. Her şeyin içinden “bir bıçak gibi keserek” geçiyorsunuz ama aslında her şeye dışarıdan bakıyorsunuz. Ne gençsiniz, ne de yaşlı. Ne doğru dürüst sevmeyi biliyorsunuz ne de sevilmeyi. İçinizde bazen okşayan bazen de perişan eden vişne rengi bir tenhalık var. Sonra hiç beklemediğiniz bir anda filmdeki o kadın gibi mırıldanıyorsunuz. Ama artık sizi kimse duymuyor… İçimde her şeyin mümkün olabileceği gibi bir his vardı, kendi kendime şöyle dedim, işte mutluluğun başlangıcı bu ve her zaman daha fazlası olacak. Hâlbuki o başlangıç değildi, o mutluluktu, tam o andı işte!

1 Yorum

Filed under FİLM, KİTAP

Eksik hayatlar…

GörselTek eliyle araba kullanırken incecik sigarasından derin bir nefes çektikten sonra yüzüme bakmadan “hissetmiştim, ayrılırken beni eksik öptü” dedi. O kadar kendinden emin bir ciddiyeti vardı ki, gülmemeye çalışarak “ne demek o” dedim. Aynı sıkıntılı ifadeyle cevapladı: “Gidiyorum diyen eksik öpüşlerden, senin başına hiç gelmedi mi” dedi. “Hayır, ne münasebet benim başıma gelenlerin eksiği yoktu, fazlası vardı çok şükür” gibi bir cevapla takılmak istedim ona. Acı çekiyordu ve bunu saklayamayacak kadar yorgun görünüyordu. Daha fazla huzursuz etmek istemedim ama yine de gevezeliğe devam ettim: “Biliyorsun onlar sadece eksik öpmezler. Bazen eksik konuşurlar, eksik sarılırlar, eksik affederler, eksik itiraf ederler, eksik yalan söylerler, eksik heyecanlanırlar, eksik severler, eksik vedalaşırlar ve nihayetinde biraz eksik yaşarlar ama özellikle böyle olmayı çok istediklerini sanmıyorum doğrusu. Kendilerine dair duyguları derinlemesine kurcalamaktan korktukları için başka türlü hayata nasıl tutunacaklarını bilmiyorlar herhalde.” Uzaylılardan bahsediyormuşum gibi yüzünü buruşturup “kim onlar” diye sorunca, eğlenceli ‘sıkışık adam’ hikâyeleri anlattım yol boyunca. 

Onlara taktığım ismi sevdi ama neden onların bu koşullarda bile sevildiklerini merak ediyordu. “Ben de bilmiyorum” dedim ama biraz düşündükten sonra zihnimde uçuşanlar dile geldi: “Aslında onlar tam da öyle oldukları için seviliyorlar galiba. Kimsesiz çocuklar gibi insanda acımayla karışık ılık bir şefkat hissi uyandırıyorlar. Yetmezmiş gibi eksik kaldığı için köpüren şehvetli dürtüleri o ‘sıkışık’ ve mesafeli tavırlarıyla bazen bilmeden kışkırtıyorlar. Kadınların yaşayamadıkları için sonsuza kadar içlerinde büyütüp çoğalttıkları ‘hayali sevginin’ muazzam gücünü de unutmayalım tabii. Bir de o puslu görüntünün arkasındaki gizemli’ dünyayı da merak ediyorlar haliyle. Ama o perdeyi açıp ardındaki ‘gerçek adama’ bakmaya da cesaret edemiyorlar muhtemelen. Ya kocaman bir boşluk varsa orada, düşünsene ne fena, iyi ki perdeyi aralamamışsın” diyerek kıkırdıyordum. Nihayet o da biraz gülmüştü. Sonra taammüden ıskalanmış bütün o anlar, yok yere hırpalanmış hayatlar için yas tutar gibi sustuk. Belli ki ben arabadan inince biraz da ağlayacaktı. 

O hızla çekip gittikten sonra boğazın en tenha ve esintili noktasında kendimi ‘sıkışık adamlarla’ kavga ederken yakaladım. Hayaletlerin eşlik ettiği uzun yürüyüşler, bana genellikle unutamadığım hikâyelerin tuhaf kahramanlarını düşündürüyor. Aklım insan tabiatının eksiklikten beslenen kaotik düzenine takılınca, hakkında hiçbir şey bilmediği bir yazarın peşine düşen yaşlı adamın garip yolculuğunu hatırladım o gün. 

Görsel

Lizbon’a kalkan ilk tren… 

Birkaç yıl evvel Pascal Mercier ismiyle romanlar yazan felsefeci Peter Bieri’nin Lizbon’a Gece Treniisimli romanını okuduğumda, sadece hayatı ve insanı didikleyen çok katmanlı yapısından değil dili kullanmaktaki ustalığından da etkilenmiştim. Sonradan onun da kahramanı gibi dilbilim üzerine çalıştığını da öğrendim. Kitapta antik diller profesörü olan 57 yaşındaki Gregorius, dersin ortasında sınıftan fırladıktan sonra Amadeu Prado isimli Portekizli bir yazarın izini sürmek için Lizbon’a giden ilk trene binip bildiği hayattan kaçıyordu. Tesadüfen tanıştığı bir kadını ararken kitapçıda karşısına çıkan kitabın ismi, ‘Sözlerin Kuyumcusu’ydu. Kendi hikâyesinin ve duygularının derinliklerinde kaybolmaktan ürküp insanlarla ‘sınırlı’ ilişkiler kurarak korunan bu adam, yabancı bir dile, ülkeye, insanlara ve edebiyata teslim olarak geçmişini anlamlandırmaya çalışıyordu. Sayfaları çevirdikçe Prado’nun kitabını okuyup onun güçlü kişiliğinin etkisinden kurtulamayan profesör gibi ben de yalnızlık, dostluk, aşk, hayatın sınırlılığı, adalet, vicdan, hayal kırıklığı, intikam ve korkularımız üzerine günlerce tefekküre dalıyordum. 

Eve dönünce hüzünlü bir konuşma bir vesilesiyle bulduğum kitabın içinde tekrar kayboldum. Orada tanıdık bir cümleyle karşılaşınca da eski bir yazının peşine düştüm. Ben bile unuttuğuma göre kimse bilmiyordur gibi biraz saf ve iyimser bir ümitle önce kendime sonra size bir bölümünü hatırlatmak istedim. Böyle yazmışım: Gerçekleşmeyen arzularımızın bizi mutsuz ettiğini ama esas huzursuzluğumuzun nedeninin bu değil, hayatımızın tamamlanmamış bir eser gibi eksik kalacağına olan güçlü inancımız olduğunu anlatan yazarı düşünüyorum. Onun kahramanlarından biri, “rüyamda piyanoyu görmem, uyandığımda şunu kesinlikle anlamamı sağladı: “Hayatım Bach’ın Goldberg varyasyonlarını çalmadan sona erecek” diyordu. “Peki, neden acı, hayal kırıklığı veya keder değil de korku” diye soran yazara diğeri cevap veriyordu: “Senin ölüm korkunun tuhaf bir nesnesi var gibi; hayatının eksik kalması ki asla yaşayamayacağın bir eksiklik bu.” Sanırım en büyük zaaflarımızdan biri, hayatın sonunda eksik yaşadığımızı fark etmek değil, eksik yaşamaktan korkmak. Bazen henüz yaşamadan sezdiğimiz o endişenin bizi mutsuz etmesine müsaade ediyoruz. Böyle zamanlarda hissedilenle dile gelen veya yaşananlar arasındaki o büyük çatışma bizi olduğumuzdan başka biri yapıyor. 

O gün ayrılık acısıyla kederlenen arkadaşıma olduğundan başka türlü davranan bazı insanların, buna benzer içgüdüsel bir korkuyla önlem alıp duygularıyla yüzleşmemek, fazla derinlere inmemek için ‘eksik yaşadıklarını’ söylemeye çalışıyordum. Ama öyle dramatik anlarda bu kadar felsefi ve çetrefilli konuşmalar yapılamıyor tabii. 

İstemeden eksik yaşıyoruz… 

Mercier’e göre kendi hayatının eksikliğinin bilincinde olmak başlı başına bir felaketse, hayatında bir şeylerin eksikliğini hissedenler hep mutsuz oluyor. O “Hayatı bir bütün olarak anlatabilmek için yeterince şey yaşamış olmaya mı ihtiyaç duyarız” diye soruyor. Onunla beraber ucu açık felsefi sorulara cevap ararken bizi sıkıştıran pek çok çelişkinin bu tür zıtlıklardan da beslendiğini düşünüyorum. Eksik yaşamamak korkusuyla isteyerek bazen de istemeden ‘eksik’ yaşıyoruz. Hayatın bir sonu olduğuna dair o korkunç bilgi bizi çoğu zaman istediğimiz kişi olmaktan alıkoyuyor. Gelecekte sahip olamayacaklarımızdan korkup kendimize o ânı yaşama hakkını tanımadan hayatın tabii akışından dışarıya doğru savruluyoruz. Yazar, “hayatta kalabildiğimiz her an hayatiyetini o bilinmeyen bütünlüğün yapbozunda bir parça olmaktan alır. Bu bütünlüğe asla ulaşamayacağımız kanaatine varınca, artık ona ulaşmak için yaşayacağımız zamanı nasıl geçirmemiz gerektiğini ansızın bilmez oluruz” diyor. Bilemeyince de neredeyse çocukça bir telaşla o ânın hazzıyla mutlu olmak yerine hep başka, farklı, merakımızın giderilmesiyle birlikte sönen yeni hazlar peşinde koşuyoruz sanırım. 

‘Hayat yaşadığımız şey değildir…’ 

İnsan sürekli kendine bu tür sorular sorarak ve bu gerçeklerin farkında olarak hayatını sürdüremez elbette. İstediğimiz gibi yaşayamadığımızda bilincimizin karanlığında saklanan arzularımızı, tutkularımızı, düşüncelerimizi başka birileri bizden daha mı iyi anlatır acaba? Bunun için mi bu acayip soruları sorduran kitaplar okuyoruz? Prado’nun notlarında, “hayat yaşadığımız şey değildir, yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir” yazıyor. Bu acımasız cümle insanı biraz hırpalıyor ama bugünlerde kendime hatırlatmaktan hoşlanıyorum… 

Eğer ‘insanın kendisini tam anlamıyla kavrayabilmesinin en iyi yolu bir başkasını anlamayı öğrenmekse’, bilinmeyen bir ‘söz kuyumcusunun’ peşinden içe ve dışa doğru bir yoluculuk yapmak iyi fikir doğrusu. İsterseniz Lizbon’a giden ilk trene atlayıp kendini bir yazarın hayatında keşfeden Gregorius’a siz de eşlik edin. Pascal Mercier, gerçek ismini romanlarına bağışlamak istemeyen, derin soruları lirik cümlelerle çoğaltmayı seven çok özel bir yazar-felsefeci. Kendinizden başka ‘kim ve ne’ olabileceğinizi keşfedebilmek için onunla tanışın. Belki bu vesileyle kendinizi de tanırsınız!

Bu yazı ‘Kelimeler ve Kader’ de yayımlandı. 

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP