Tag Archives: ROMAN

Kaderini insanı anlatarak değiştiren bir yazar: Emile Zola

ResimGeçen hafta hayatın uğultusundan kaçıp saklandığım köyden dönerken limon bahçelerini anlatmak istiyordum. Dalında unutulup kurumuş olduğu halde bahar güneşinin ılık şefkatiyle gülümseyen limonların insana dertleri nasıl unutturduğunu, deliliği benzersiz romanlarla anlatan bir yazarla tarif etmeye çalışacaktım. Belli ki yine Türkiye’de yaşadığımı unutuvermişim.


Burada yaşarken ölümün anlamsızlığından ziyade, nedensiz ölümü sıradanlaştıranların aldırmaz tavırları canımı sıkıyor. 2010 yılında, üç kuruş para kazanmak için her sabah işe giderken sevdikleriyle hiç dönmeyecekmiş gibi vedalaşan insanların ölmesinin kader olduğunu söyleyebilen bir başbakanla, kendi siyasi duruşunun kurbanı olduğunu bildiği halde ‘kaderine kırgın’ taklidi yapan eskimiş bir siyasetçinin yönettiği bir ülkede limon bahçelerinin güzelliğini anlatmaya müsaade etmiyor hayat maalesef.

 

Zola, maden işçilerinin dramını 125 yıl önce yazdı…


Böyle zor zamanlarda sığınılacak en sağlam yer yine edebiyat. Birkaç gün önce yazıya hayatını adamış usta bir yazar, Çetin Altan ölümün bir kader olmadığını her zamanki zarif ve ironik üslubuyla hepimize hatırlattı. Çaresizliği, yoksulluğu, sosyalizmi, cesareti, korkaklığı, para için alçalmayı en iyi anlatan romanlardan biri olan Germinal’den bahsediyordu. Tek bir cümleyle yaşadığımız sefaleti anlatıyordu aslında: “Emile Zola, maden işçilerinin hayatını ve ilk grevleri nasıl başlattıklarını anlatan romanı 1885’de yazmıştı.” Bu cümleyi okuduktan sonra insanlığın varabildiği o ‘çağdaş’ yeri biraz düşünmek gerekiyor hakikaten. Yüz yirmi beş yıl sonra insanlar hâlâ yerin dibinde çalışırken ölüyor ve sadece gazete haberi olup hemen unutuluyorlar artık.

 

Romancı, bilim adamı gibi olmalıdır…


Zola, bilindiği gibi meşhur Dreyfus Davası’yla da hatırlanan bir yazar. Hayatın incelikli ayrıntılarını, insanın duygularını sırlı bir aynadan yansıtarak yazmayı seven romancının daha çok bu yönüyle hatırlanması beni biraz üzüyor. Onun sanatı hayatın kendisinden daha zengin, renkli ve baş döndürücüdür sanki. Gerçi yaşarken fazlasıyla sevilen, herkesin ilgiyle okuduğu bir yazar olabilmişti ama bu davanın haklı şöhreti, onun yazarlığını hep biraz gölgede bırakmış gibi gelir bana. Romancının bir bilim adamı gibi gözlem yapması, karakterleri bir kimyacının belli nesneleri bir imbiğin içine yerleştirir gibi tasarlaması, ardından insanın yararı adına bu deneyin sonuçlarını not etmesi gerektiğine inanan Zola, birbirine bağlanan yirmi romanda tam da bu söylediğini yapıyor. Onun edebiyatıyla tanışanlar bilir. Eğer anlattığı hikâye ilginizi çektiyse, yolda her gün karşılaştığınız insanlardan daha gerçek olan derinlikli karakterlerini sevdiyseniz romanlarından öyle kolayca uzaklaşamazsınız. Mutlaka sonradan hatırlayacağınız izler bırakır. Hayatın dar, tozlu, labirentimsi sokaklarında umudunu hiç kaybetmeden dolaşmak gibidir onunla uzun süren yolculuklara çıkmak. İnsanın en karanlık, acımasız, vahşi yanını size gösterip mutluluğun yaratılabileceğini hatırlatır her fırsatta.

 Resim


Düşmanlarını çok kızdırmıştı…


Germinal
’de de bunu yapıyor aslında. Maden işçilerinin zor hayatı ve ezilen bir sınıfın mücadelesi gibi pek çok okura hiç de ‘eğlenceli’ ve çekici gelmeyecek, politik mesajları itibarıyla klişeleşmeye müsait hikâyeleri yaşadığı döneme ve topluma dair olağanüstü gözlemlerle besleyerek hayatın kendisinden daha çekici hale getiriyor. Onu klasik yapan da bu özelliği bence. Tolstoy için hayat mimarı derler. Ben bu tanımın Zola’ya da çok yakıştığını düşünüyorum.


Bu kitabı yazmadan evvel maden ocaklarına inip elindeki not defteriyle onlarla konuştuğu, daha yakından tanıyabilmek için meyhanelerde sohbet ettiği söyleniyor. Çıktığı anda büyük tepkilere yol açan, özellikle zenginlerin okuduğu gazetelerin sert dille eleştirdiği roman, başarısını edebiyatını fikirlerine kurban etmemesine borçlu sanırım. Sosyalist olmayan bir yazarın yoksulların yaşam biçimlerini, çaresiz kaldıklarında ahlakı nasıl da kolayca unuttuklarını, açlıktan ölen insanlar için siyasetin hiç önemli olmadığını, burjuvaların kaba ikiyüzlülüğünü, aldırmazlığını, adalet için büyük bedeller ödemenin ne demek olduğunu, vicdanlı olabilmenin önemini tarafsız bir bakışla anlatması, hayatın sahici yüzüne bu kadar gerçekçi bir üslupla dokunması belli ki düşmanlarını çok kızdırmış.Malum Dreyfus davası, Fransa’da gelecekte daha önemli değişimlere de yol açacak biçimde toplumu ikiye bölmüştü. Hatalarını yalanlarla kapamaya çalışan orduya kafa tutmak hiçbir dönemde kolay olmasa gerek. Peki, o dönemde orduyu yönetenlerin, Zola’yı sürgüne gönderenlerin ismini bilen var mı? Has edebiyatı biraz da bu yüzden seviyorum işte, biz faniler gidiyoruz, o bütün sihriyle, gücüyle, varlık sebebiyle yaşamaya devam ediyor…

 


Gerçeklerden resim gibi romanlar yaptı…


Yazmak için ailesini hayal kırıklığına uğratarak okulu terk edip bir yayınevinde çalışmaya başlayan Zola’yı hayatı böylesine şehvetle anlatmaya iten en güçlü dürtünün ne olduğunu bu yazıyı yazarken düşündüm ve kendi cevabımı buldum; gerçeği merak ediyordu o. Bozulmamış, el değmemiş, pek çok yazarın olduğu gibi anlatmaya cesaret edemediği gerçeği sözcüklere dönüştürmek gibi özel bir tutkusu vardı. Bir orospunun hayatını anlattığı Nana’yı yazarken yüksek sınıf fahişelerini, Germinal’i yazarken maden işçilerini ve onları küçümseyen burjuvaları,Meyhane’yi yazarken ‘alt sınıfın’ eğitimsiz insanlarını anlatmak, kendisine benzemeyen ötekilerin hayatından roman yapmak onu her şeyden çok heyecanlandırıyordu sanırım. Huzurlu bir hayatı seven yazarın evde ne yaşadığını kimse bilemez ama evlilik hayatını parçalamak pahasına hizmetçisi Jeanne’la iki çocuk yapıp, karısıyla yaşamaya devam etmesinin de ‘ötekilerin’ hayatına duyduğu o tuhaf zaafın rol oynadığını düşünüyorum doğrusu.


Claude Berri’nin senaryosuyla, renkleriyle, Zola’nın yakın dostu Cezanne’nın tablolarının hatırlatan resimleriyle romanın ruhuna sadık kalarak uyarladığı filmi izlemeyenlerin ve henüz romanı okumamış olanların tadını kaçırmamak için çarpıcı finalinden bahsetmek istemiyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim ; “Bu kapitalizmin ağzını burnunu kırmak istiyorum” diyen anarşist yazar dostumun bile ürpereceği türden bir sona okuru nefessiz bırakarak hazırlıyor Zola. Üstelik de roman boyunca kırılgan, imkânsız bir aşk hikâyesinin büyülü anlatımından hiç taviz vermeden yapıyor bunu…

 

 


Resim


Burjuvalardan nefret edenler…


Çözümün demokratik seçimlerle değil, anarşizmle, yakarak, yıkarak geleceğine inanan nihilist kahramanı Souvarin’e “sizler hiçbir zaman gerçek sosyalist olmayacaksınız, elinize para geçtiğinde o küçük burjuva kalabalığına katılmak isteyeceksiniz” dedirten yazar, burjuva hayatının sahte, yozlaşmış değerlerini de keskin cümlelerle eleştiriyor. Onlarca farklı karakter büyük trajedilerle akan geniş bir hikâyenin içinde hayatın acımasız yanlarını tartışırken, yazarın bir Tanrı gibi kendisini bütün sınıfların, değerlerin, ideolojilerin üzerinde görebilmesi Zola’yı benzersiz kılıyor bence.


İnsanı bazen derin bir merhamet duygusuyla, bazen acımasız bir baba, bazen de tutkulu bir âşık gibi anlatan Emile Zola, kaderini insanların gerçek hikâyelerini kurgulayarak değiştirdi. Germinal’i okuyanlar maden işçilerini örgütleyen Etienne’nin kasabayı terk ettiği günü gerçekçi bir şairin, aydınlık bakışıyla hatırlıyor ve muhtemelen sözcükler yaşadığı sürece de hatırlayacak: “Birbirlerini çok iyi tanıyacaklar, yasalar izin verince de sendikalar aracılığıyla birleşecekler ve sonra güçlü bir dayanışmanın ardından, birkaç bin aylağın karşısında milyonlarca insanın oluşturduğu emekçi ordusu durumuna geldiklerinde de yönetime el koyacak, söz sahibi olacaklardı. Şimdi nisan güneşi gökyüzünde, doğum sancıları çekerek toprağı ısıtarak bütün ihtişamıyla parlıyordu… Toprağın o verimli bağrından hayat fışkırıyordu… Arkadaşları yüzeye yaklaşmışlar gibi çok daha etkili biçimde vuruyorlardı kazmalarını artık. Canlılık veren, her yanından gençliğin fışkırdığı o sabah, gökyüzünde alevler saçan güneşin altında yüzen ova bu uğultuları barındırıyordu içinde. Topraktan insanlar bitiyordu, saban izlerinde yavaş yavaş, simsiyah, intikamcı bir ordunun tohumları atılıyor ve bu ordu, yakında bütün toprağı çatlatacak olan gelecek yüzyılların ürünleri için boy atmaya devam ediyordu”.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann

ImageBir yazarın anlatı sanatında yaptığı kaotik, gizemli, heyecanlı, tehlikeli yolculuğu, çıplak hayat hikâyesinde dolaşmak yerine eserlerindeki incelikli ayrıntılarla izleyebilmek okuru için ayrıcalıktır. Belli belirsiz sezdiği ‘varoluş sebebini’, melankolisini, çaresizliğini hikâye edebilen yazarın ruhu derinden sakatlanmış olsa bile onu büyük yazı sanatına dönüştürebilmişse hayatını kitaplarıyla kurgulamaya tenezzül etmemiş demektir çünkü. Hayat hikâyelerinin farklı versiyonlarını edebiyatın sihriyle bütünleştiren, benzersiz tarihî anlatılara tercüme eden yazar kuşkusuz böyle vasat bir yönteme başvurmayacaktır.

    Thomas Mann’ın okuduğum ilk kitabı olan Venedik’te Ölüm’den, Türkçeye nihayet çevrilmiş olan ve kimilerince başyapıtı olarak kabul edilen Doktor Faustus arasındaki o uzun mesafede okuduğum her hikâyesi, novellası, romanı bana onun kendini edebiyatla nasıl tekrar tekrar inşa ettiğini hatırlattı. Ona göre sanatçı, sıradan insanın tersine (kitaplarının hemen hepsinde sanatçıyla ‘diğerleri’ arasındaki farkı anlatır) tanık olduklarını, özünde sakladıklarını kendini aldatarak hikâye etme sabrına, inadına, tutkusuna sahip olmalıdır. Şimdiyle geçmiş ve gelecek arasındaki sınırları silik çemberde, tecrübeler ne kadar yıkıcı olursa olsun, onlardan yeni  ‘hayatlar’ inşa edilebilir. Böylece toplumsal ve bireysel çürümeleri hikâyeleştiren ‘sanatçı’ estetiğin hazzını kutsallaştırarak, toplumdan kendini soyutlar. Büyük burjuva kültürü ve gelenekleriyle yetişmiş olan Mann’ın edebiyata bakışı esas itibarıyla bu çerçevede şekillenmişti.

    Yaşadığı dönemin koşullarında bile aristokrat aile yapısı nedeniyle ‘tutucu’ ve geleneksel bir yazar olduğu söylenen Mann, “Benim aradığım, beni ilgilendiren, önem verdiğim; ahlâki olan, geleneksel olan ve ahlâk tonu ağır basan, ahlâka bağlı sanat olmuştur.” dese de eserleri kendi dili ve bakışlarıyla ona rağmen bu söylemi reddediyor. Doktor Faustus’ta arkadaşının hikâyesini yazan anlatıcının, besteciyi mahvetmekle itham edilen kadına söyledikleri Mann’ın ahlâk ve din algısına dair iyi bir örnek: “Tanrı korusun! Benim kendi kendime hatırlattığım bir şey vardır; o da Tanrı’nın şu sözüdür, ‘Öç benimdir, karşılığını ben vereceğim’. (Eski Ahit, ‘Yasa’nın Tekrarı’). Bilirim ki Tanrı, bir suçun cezasını,  suçun kendisiyle birlikte verir; onun içinde öylesine ıslatır, yumuşatır ki, biri diğerinden ayırt edilemez hale gelir. Mutluluk ile cezası aynı şey olur.”

Image

Nobel Ödülü Büyülü Dağ’a verilmeliydi

Onu evrensel bir yazar yapan Buddenbrooklar (1929) nedeniyle kendisine Nobel ödülü verilmiş ancak dönemin eleştirmenleri ödülün Büyülü Dağ (1924) nedeniyle verilmesi gerektiğini söylemiş. Mann, Hitler’in yükselişinden sonra Amerika’ya göç edip Doktor Faustus’u yazmış ve kitap hemen her yerde bir başyapıt olarak karşılanmış.

    Roman, okuru besteci Leverkühn’ün kılcal damarlarında dolaştırırken, Nazi Almanya’sını sorguluyor ve Alman ulusunun düştüğü korkunç durum karşısında nasıl sarsıldığını geleceği öngören cümlelerle anlatıyor: “Ah Almanya, sen batmaktasın ve ben hâlâ senin umutlarını hatırlıyorum! Bir önceki, görece daha hafif sayılacak çöküşünden; Reich’ın sona ermesinden sonra uyandırdığın (ama belki de paylaşamadığın) dünyanın sana bağladığı umutları kastediyorum; taşkın hareketlerine, içine düştüğün tümüyle delice, umutsuzca, meydan okurcasına kabaran sefaletine (…) rağmen birkaç yıl boyunca, bir dereceye kadar hak etmiş gibi göründüğün umutların…”

    Mann, savaştan sonra ülkesini terk ettiği için Almanlar tarafından eleştirilmiş. Sonradan Amerikan vatandaşı olan yazarın, komünist avına çıkan McCarthy’nin kurduğu komitede yargılanması onun için ağır bir darbe olmuş. Dolayısıyla hayatının son döneminde yazdığı Doktor Faustus, bir iç yolculuğu anlatan Büyülü Dağ’dan ve kendi deyişiyle “19. yüzyıla bir veda” niteliği taşıyan, burjuva geleneğine tanıklık eden ‘tarihçi’ bir yazarın bir ailenin çöküşünü anlattığı Buddenbrooklar’dan biraz farklı.  O hemen her kitabında yaptığı gibi yine sanatla ve ‘sanatçılık’ algısıyla hesaplaşmak istemiş ama bu kez ‘sıradan olanla’ sanatçı arasındaki kapanmaz mesafeyi, müziğin ve edebiyatın buluştuğu noktadan daha ileriye götürerek faşizmle zehirlenen toplumun kültürel çürüyüşü üzerinden anlatmayı tercih etmiş.

    19. yüzyılın büyük romancısını okurken hissettiğim, bu formda, içerikte ve derinlikte romanı yazabilmenin bu çağda ve gelecekte artık neredeyse imkânsız oluşu. Anlatıcının müzikle sözün şiirli birlikteliğini anlattığı bölüm Mann’ın edebiyatı bilgiyle birlikte estetik bir bütünlük içinde görebilen algısını da gösteriyor: “Edebiyatın tümünde söz ve müziğin birbirini bulması, birbirini buradaki gibi desteklemesi elbette çok nadir rastlanan bir şeydir. Burada müzik, bakışlarını kendine çeviriyor, kendine bakıyor. Seslerin teselli vererek birbirine böyle el uzatması, her şeyin birbirine dönüştürerek, birbirine yaklaşarak birbiriyle örülmesi düğümlenmesi- işte hepsi budur. Ve Adrian Leverkühn bu işin genç ustasıdır.”

    Unutmamak lazım: Doktor Faustus, tıpkı Buddenbrook ailesi gibi ahlâken de çöken, ilişkileri nefretle, bastırılmış arzularla, kıskançlıkla örülmüş, çocuklarının intiharlarıyla ölümün ‘kuruttuğu’ bir ailenin ‘babası’ olan Thomas Mann tarafından yazıldı. O edebiyatını şekillendiren ‘sanatçının varoluş trajedisini’ romanlarına aktarırken aslında büyük bir dramın kahramanı olan Mann,  zaaflarını sanatına ne kadar yansıtmıştı? Okur bunu kendisiyle ve yaşadığı çağla hesaplaşan büyük bir romancının kahramanı Adrian’ın ‘ruhsal karanlığının derinliklerinde’ has edebiyatın hazzını tadarak keşfedecektir.

‘Bu bir sanatçının hayatıydı’

Bölüm başlarında, “Az önce kapattığım bu bölüm de benim zevkime göre biraz fazla uzun oldu; okurumun sabrının tükenmekte olduğunu dikkate almamda yarar var gibi geliyor bana.” türünden ironik cümlelerle uyarsa da, roman Türkçede yeniden yazılmış gibi tınlayan harikulade çevirisiyle koca bir yüzyılın içinden akıp okuruna ulaşıyor.

    Kitabın başında besteci Adrian’ın hayatını yazmaya karar veren çocukluk arkadaşı bize sesleniyordu: “Bu bir sanatçının hayatıydı. Benim gibi sade bir adamın payına, onu bu kadar yakından izlemek düşüncesi, içimdeki insan hayatına ve kaderine dair bütün duygular, insanca var olmanın bu sıra dışı biçimine odaklandı.”

    Thomas Mann, etrafındakilere, okuruna karşı pek merhametli bir yazar olmadı belki ama bize ‘insanca var olmanın’ her halini yeri doldurulamayacak romanlarla anlattı. Doktor Faustus da diğer eserleri gibi ‘sıradan’ olanın sınırlı vaktinden sıyrılıp kendi zamanının çok ötesinde yaşamaya devam edecektir.

Thomas Mann – Doktor Faustus  Can Yayınları 

Image

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Dersim’de bir ‘Gece Kelebeği’: Haydar Karataş

Dürüstlüğü, isyanı kötü oynanmış bir ‘içtenlik’ gösterisi gibi sergileyen zehirli dilden korkarım ben. O tavır, insanın varoluş sebebinde saklı olan erdemleri silah gibi kullanmak ister çünkü. Elbiselerin teyel yerlerini bir türlü saklayamayan terziler gibi beceriksiz çırpınışları da biraz da acıklıdır. Ne kadar bağırsalar seslerini duyuramazlar. Hâlbuki biraz durup içlerindeki karanlık uçuruma bakmaya cesaret edebilseler kendilerini affedebilirler belki. O vakit bağışlamanın, kin duymaktan vazgeçebilmek olduğunu hatırlayıp, kelimelerle iyileşebileceklerini de görebilirler…

Hakikat ezelidir. Hiçbir güç, inanç onu yeryüzünden silemez belki ama anlama ve geçmişi geleceğe doğru yorumlama çabası, bizi akılla sağaltır. Malraux. anlarsak yargılayamayız, demiş. Doğru, amainsan, insana yapılan zulmü de unutamaz. Neden unutsun zaten? Kötüyü sevmeyi bilmeyiz ki. Kötülüğün iradi olduğunu, kalbe atılan tohumla, bencillikle büyüdüğünü fark etmiyoruz çoğu zaman.Hınçla, kinle, cezalandırma dürtüsüyle ‘kötülüğü’ seçenlerin ebediyen mutsuz ve çaresiz olduklarını unutuyoruz. Önce bu yüzden affetmeyi öğrenebilmeliyiz. Bağışlayarak iyilik kadar sahici olan kötülüğü de yok edebilir miyiz bilmiyorum doğrusu ama bence denemeye değer.

Epeydir bahsetmek istediğim bir kitap bana yazarak, okuyarak, anlayarak ‘bağışlamanın’ imkânlarını gösterdi. Dile gelemediği için üst üste yığılmış acıların, hayatın büyük çaresizliğinin tamamen yok edilemeyeceğini ancak hatırlayarak unutabileceğimizi düşündürdü. Sevmenin yüce gönüllüğü değil sözünü ettiğim elbette; kefareti ödenmemiş ‘suçların’ affedilmeye muhtaç olması. Peki, her dinlediğimizde yakan gerçekleri, edebiyatın diline tercüme ederek bu ihtiyacı hissedebilir miyiz hakikaten? Haydar Karataş, bu topraklarda yaşarken ‘ölenlerin’ birbirlerini affedememe körlüğünü, kimsesizliğe, yoksulluğa, yurtsuzluğa, ölüme, açlığa rağmen hayatta kalma çabasına uzun bir ağıt yazarak anlatmış.

 

Gerçeklerden daha gerçek…


Gece Kelebeği
 (Perperik-a Söe), 38 Dersim Katliamı’nı ve sürgününü Dersimli Kürt bir kız çocuğunun diliyle anlatıyor, demek romana haksızlık olur. Bu kitap o trajedinin karanlıkta kalan yanlarını, eşkıyaların acımasızlığının nelere mal olduğunu, Ermenilerle birlikte verdikleri mücadeleyi, muhacirleri, farklı kültürlerin birbirlerini korkudan kaynaklanan kesif bir öfkeyle ‘ötekileştirilmesini’, sürgünden sonraki miras kavgalarını da içeriyor ama kitabı özel kılan sadece bu kapsayıcı titizliği değil.Yazar, okuru basit bir anlatma sezgisi gibi görünen çok katmanlı bir hikâyeyle, meşe ormanlarının, gizli geçitlerin, ışıldayan derelerin, yakılmış köylerin, gömülemediği için kokan cesetlerin, yaraları hayvanların, çiçeğe durmuş yalnız ağaçların arasında dolaştırırken gerçeklerden daha gerçek bir yolculuğa çıkarıyor. O yol, bütün ıstıraplarına rağmen ıssız ve sessiz zira küçük Gülizar’ın, ismi Zazaca gün atımı anlamına gelen annesi Fecire Hatun’un, kolsuz Musa’nın, karısı Hece’nin, Perhan’ın ve bütün kahramanların iç sesi, bombaların uğultusunu bastırıyor. Bu sahih anlatım gücünü o toprakların Dersimli ‘dilsiz’ yazarından alıyor elbette ama o anlatımda okuru tutsak eden, duygularını hakikatin sırrıyla dağlayan başka türlü bir sihir var sanki.

Haydar Karataş, bir söyleşide şöyle diyor: “Keşke bu romanı Zazaca yazabilseydim, ben dilsizliği iki kez yaşadım. Yatılı okula başlarken, üç ay tek kelime konuşmadım, yaşıtım çocuklarla oynayamadım. Sonra bir mülteci kampında on dokuz değişik ülkeden insanlarla yaşadım. Yöneticiler utanmadan bu dilsizliği halklara reva görürler. Anadolu’da bir söz vardır, ‘dilini keserim’ diye. Bizde devlet dil kesmiştir, acı çekecek ama anlatmayacaksın. Devlet hem dil kesti, anlatılmasın diye de yasaklar, sansürler koydu.”

Ama işte o baskı da kuyruğunu ısıran yılan gibi zamana yenildi. Eğer bugün bu coğrafyadaki felaket hikâyelerinin örtüsünü açıp aşağıya korkmadan bakmaya cesaret edebiliyorsak bunu Karataş gibi yazarların sayesinde yapacağız. Son yıllarda Dersim’le ilgili yazılanlar, sözlü tarih çalışmaları, anlatılar giderek çoğalıyor. Hepsi de çok önemli ama belgelerin, yaşanmışlıkların üzerinden kurulan hikâyenin, ‘sıradan kötülüğün’ ne olduğunu merak edenlere nüfuz edebilen müthiş bir gücü var. Ben buna, edebiyatın vicdanı kelimelerle uyandıran tılsımı diyorum.

 

Görsel
Hiç kolay değil…

Karataş genç yaşında düşüncelerinden dolayı Türkiye’nin muhtelif hapishanelerinde on yıldan fazla hapis yattıktan sonra buralardan gitmiş. Çok tanıdık değil mi? Tanıdık olmayan, onun bu coğrafyanın derin katmanları arasından süzülen ‘korkunç’ hikâyeleri ideolojik kamplaşmanın tuzağına düşmeden, mazlumu olduğu gibi anlatarak gösterebilmesi. Bir üçleme olarak tasarladığı bu kitabı okurken isyanını bastıran olgunluğa nasıl sahip olduğunu düşündüm. Kolay değil; onca zulmün üstüne çıkıp yaraları efsanelerle, masallarla, duayla, gücünü hayatın kutsallığından alan sarsıcı bir hikâyeye dönüştürmek hiç kolay değil.


Gece Kelebeği
’ni Yozgat Cezaevi’nde başlamış yazmaya. Sekiz defterden sadece birini kurtarabilmiş. Sonra yeniden annesine bütün hikâyesini anlattırarak yeniden başlamış. “Onun hikâyesi 39-45 arasını kapsıyor, öncesini daha sonraya bıraktım. Bu yaşıma kadar ona hapislik ve acı dışında verebileceğim hiçbir hediyem olmadı. Biliyorum acısını dindiremez, iki sürgün, iki yok olmayı, çocuklarını hapislerde büyütmüş bir anne yüreğini dindiremez” diyor. Doğru söylüyor kuşkusuz ama bilmem farkında mı, gelecek kuşaklar bu hikâyeyi okurken ‘kardeş kavgasını’ çoğaltıp kışkırtanın tam olarak ne yaptığını onun kalp bilgisiyle ve yazarlık sezgileriyle görecekler.

 

İnsanlığın dirilişi…

‘Görecekler’, demem boşuna değil. Yazar size coğrafyayı, kötülüğü, insanları zengin ayrıntılarıyla tasvir ederken okuru elinden tutup oraya götürüyor. Meşelerin gölgesindeki barınaklarda, güneşin altında kokan cesetlerin bırakıldığı derelerde, birbirine sarılmış kemiklerde, dallardan yapılma bebeğine masal anlatan çocuğun mırıltısında, asker postallarıyla ezilmiş altın başaklarının canlanışında, candarmayı görünce elinde hazır tuttuğu iple çocuğunu boğup deliren bir kadının yüzünde, yakılmış tarlalardaki gelinciklerin hafif bir rüzgârla boyunlarını eğişinde, ‘insanlığın’ dirilişini gösteriyor. Böylece umudun yitirip tükenenlerle, umutsuzca inanarak hayatta kalanların çok sesli ‘kantatına’ tanıklık ediyorsunuz. Bir roman, akademik çalışmaların, sözlü tanıklıkların tam olarak dolduramadığı o karanlık boşluğu ‘samimiyetini’ dinleyenin kalbine bir silah gibi doğrultmadan yapıyor. Ve gerçeklikle değil onu anlatma biçimiyle acıtıyor.

Eğer bu roman, sadece babasının kesilen kafasına şahit tutulmuş çocuğun suskunluğunu, tarlaları ateşe vererek insanları açlığa mahkûm eden devletin zulmünü, ölmüşlerin mallarına el koyan eşkıyaların acımasızlığını, erkeksiz kadınların çaresizliğini, sürgüne gönderilen ‘yuvasız’ köylüleri, onların üzerine bomba yağdıran paşaların ‘sıradan kötülüğünü’ olduğu gibi anlatsaydı bu kadar sarsıcı olmazdı. Gece Kelebeği’nin mucizesi, gerçekleri anlatıya dönüştürmesiyle sınırlı değil. Muazzam bir derinlik ve bu coğrafyanın gelenekleriyle beslenen bir anlatım zenginliği var dilinde.

 Görsel

İsyan etmeden anlatmak…

Bir anneyle, kız çocuğunun bu kocamış vahşi dünyada, kendilerine sığınacak bir ‘yuva’ bulmak için savrulmalarını, o ‘dilsizlikle’, o hikâyeleri dinleyerek büyüyen biri bu kadar içerden anlatabilir ancak: “Kaç kez annemin o taşların arasından kaybolup gittiğini, yeryüzünün, dağların, taşların, ağaçların, rüzgârların sahibiyle konuştuğunu ben kaç kez görmüştüm. Ve ne güzel ağlardı annecim o dağların tepesindeki ıssız taşlara. Ve dağlar ne kadar ıssızdı, ne kadar sessiz ve sahipsizdi. O dağlarda keklikler, dağ keçileri, bir de yarpuzların, sarı kokan anafatma çiçeklerinin bin bir çeşidi olurdu. Ve rüzgâr dağlarda ıslık çalarak eserdi. Ve dağlar, küçük bir çocuk ıslık çalmayı yeni öğreniyormuş gibi dudaklarını aralayıp bir çalar, bir susardı. Kulağını verdin mi yere çok uzaklardan ‘vuuvvvv’ diye bir ses gelirdi… Nedense ben o sesin annemin yalvaran sesi olduğunu düşünürdüm.”

Haydar Karataş, tabiatı kutsayan bir yazar; beni anlatımına mıknatıs gibi çekmesinin sebeplerinden birisi de bu sanırım. Bir de şefkatli bakışını kahramanından esirgemeyen sesi tabii: “Annem uzun bir süre taşlara kapanıp öyle durdu. İsyan etmeden, sesinde hiçbir öfke izi olmadan yalvardı, Kert’le konuştu, konuştukça Kert taşlarıyla daha da bir oldu. Sustu. Boğazına takılan hıçkırıkların geçmesini bekledi…. Bazen ben dizlerinde uyurken yaptığı gibi, saçlarımı okşuyormuş gibi taşları usul usul okşadı. İncinmesinler diye onları küçük dudaklarıyla öptü. Hani yapabilse, taşların arasından süzülüp gitmek, ıslık çalan rüzgârın kanatlarına ruhunu bırakmak istermiş gibi yeniden taşlara sokuldu… Tüm bunları artık o kadar iyi biliyordum ki, bu ibadetimizin son kısmı demekti. Önce ziyaret taşlarıyla konuşulacak, dağların, büyük kurtarıcıların isimleri anılacak, acı çekmişler hatırlanacak, onlara ağlanacak ve kendimize ait bir şeyi orada bırakıp gidecektik. Yerin kulaklarına benzettiğim bu taşlar dualarımızı iyi duymuşsa esen rüzgâr tüm dualarımızı alıp sonsuzluğa götürecekti.”

 

Dualarımızı sonsuzluğa taşıyan rüzgâr

Böylesine bir katliam, yoksunluk ve sürgün hikâyesinin sonuna gelen okurun haliyle içi burkulur, jilet gibi kesen kelimelerle kanar, gördükleriyle biraz incinir belki ama nihayetinde felaketleri geride bırakmış olmanın huzuruyla bitirir kitabı değil mi? Öyle olmadı. Dersim dağlarının yamacında Fecire Hatun’un saç teliyle, kızı dilsiz Gülizar’ın kol yeninden koparıp kırmızı taşın altına koyduğu tepede kalakaldım. Uzaktan hepsine şöyle bir baktım. Gülizar suskunluğunu bozup konuşmaya başlamıştı. Annesinin ördüğü bebeğe masallar anlatıyordu. Adı gece kelebeği manasına gelen ‘Peperik-a Söe’ kırlangıçlara gülümsedi. Ben ölmemek için darı yiyen çocuklar gibi yutkundum ama ağlayamadım. Onların dualarını alıp sonsuzluğa götüren rüzgâr geçmişte kalan kelimelerimi kendi ‘sonsuzluk’ tasavvuruma taşıdı. Rüzgâr sarp kayaların arasında ‘vuuuvvv’ diye bir ses çıkardı. Yazarın soğuk ıslığını duydum. Hayatı destansı bir romanla yeniden gördüm.

Siz de öyle yapın, bugün ayıpları, günahları örtmeye çalışan siyasetçilerin kocaman bir ‘hiç’ olduklarını anlayacaksınız. Edebiyat hayata hakikatin ruhuyla meydan okuyor. Geriye de bir tek o kalıyor zaten.

* İletişim Yayınları 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

‘Hayat denen o berbat şey’ anlam kazanınca…

Görsel

İnsan kim olduğunu anlamak için okur, derler. Edebiyatı tarif edenlerin sık kullandığı bir cümledir bu ama resmin bütününü yansıtmaz. İnsan kendini anlamak için yazar ve okuyanlar benliklerinin gölgeli kıvrımlarında ilk kez dolaşıyormuşçasına bilinmeyenlerini keşfeder. Okur ‘şimdiki an’ın içinde yaşarken hikâyenin kurgusuyla, olay örgüsünün nasıl gelişeceği ve sonuçlanacağıyla pek ilgilenmez ancak kurgusal bir metin yazarken kendini en rahat bırakan yazar bile o maceranın nereye doğru akacağını hiç değilse sezgisel olarak hesaplar. Hayat da hikâye gibi durağan değildir elbet; kabarır, derinleşir, yoğunlaşır, eksilir, çoğalır, çelişkilerle karmaşık hale gelir ama biz yaşarken bunu bütünlüklü bir bakışla kavrayamayız. Hayat gözümüzün önünde usul usul akmaktadır ama bizim engel olamayacağımız türden garip, kaotik bir ruhu vardır. İşte roman sanatı, kimi zaman bu doğal ‘savrukluğu’ okuyarak görmeyi de öğretir bize. Böylece edebiyatın sadece her gün tanık olduğumuz olaylarla insanı nasıl değiştirdiğini izlemeyiz, onların ‘iç hikâyesiyle’ birlikte tecrübelerimizi dönüştürecek zengin bir kaynak da bulmuş oluruz.

Kristalize olmuş duygular

Alman modernizminin en önemli temsilcilerinden Alfred Döblin’in başyapıtı kabul edilen, eski bir hükümlünün hikâyesinin anlatıldığı Berlin-Aleksander Meydanı modern yapısı ve sürprizli anlatımının yanı sıra okura böyle geniş bir imkân da sağlıyor. Romanın ‘çok sesli’ kahramanı Franz Biberkopf, hapisten çıktığında 1920’lerin Berlin’iyle karşılaşıyor. Orada gördüğü sadece insanın ürkütücü yüzü, yoksulluk, işsizlik, dünyayı bilinmeyen bir karanlığa sürükleyen ‘nasyonel sosyalizm’ değil. Okur, ne olacağını henüz bilmeyen bir roman kahramanının sancılarını, yazarın akan, tıkanan, savrulan, dibe vurup tekrar yükselen cümleleriyle takip ediyor. Gün ışığına henüz çıkmamış, ruhun kuytusunda kristalize olmuş duyguların kâinatın büyük boşluğunda çarpıp parçalanan sesi, belki de en sarsıcı yanı romanın.

Yazar romanın başında, bu çok parçalı yapıyı basitçe özetlemek ve onlarca hikâyeyi neden tek bir insanın etrafında toplamak istediğini açıklamak istercesine okura sesleniyor: “Şimdi Berlin’de yaşamak ve iyi bir insan olmak istemektedir… Hiç beklenmedik bir anda gelen ve alınyazısını andıran bir şeyle savaşmaya başlar… Fakat her defasında kendini toparlar, ayağa kalkar ve güç bulur. Sonra bir darbe daha yer. Alçaklıkla dolu. Ve günün birinde yumruğu yer suratının ortasına. Çok vahşice vurulmuştur… Sonunun geldiğine inanmaktadır. Bu sonu kendi eliyle hazırlamak isterken, şimdi anlatamayacağım bir şekilde, gözü açılıverir. Her şeyin nedenini görür ve kavrar. Bu neden kendisidir. Bomboş yaşamıdır. Onu birden anlamaya başlar. Yaşam denilen o berbat şey anlam kazanır. Franz Biberkopf zorla kişiliğini bulmuştur… Bu adamın başından geçenleri, onun gibilerin görmesinde ve işitmesinde fayda var.”

Modern Alman edebiyatının öncüleri arasında sayılan Alfred Döblin’in toplumsal gerçekçi eserlerinin yanı sıra bu romanda olduğu gibi bilinç akışı tekniğini kullandığı ve James Joyce’un etkisinde kaldığı söylenir. Doğrusu, kitabı okumaya başladığımda edindiğim ilk izlenim özellikle dili itibarıyla kendisine bambaşka bir yer açtığı oldu. Bu ‘farklılaşmayı’ bilerek oluşturduğu söylenemez, zira üslup bilinçle belirlenen bir özellik değildir yazı sanatında. Zorlama olanlar hemen hissedilir, okur yazarın bunu neden ve nasıl yaptığını satır aralarında yakalar.

Psikanaliz merakı

Döblin’in hayatının ve eserlerinin konu edildiği metinlerde, sıkça kullandığı kolaj tekniğinden bahsedilir. Evet, bilhassa bu romanda borsa raporları, reklamlar, hukuk metinleri, şarkılar, hikâyeler, fıkralar, masallar gibi farklı türleri bir araya getiriyor Döblin ama bence Berlin- Aleksander Meydanı kült bir roman olabilmesini, yazarın insana daha derinlikli bakabilen psikanaliz merakına da borçlu. Öğrencilik yıllarında nöroloji ve psikoloji de okuyan Döblin, 1903’te yazdığı Siyah Perde’de, birbirinden bağımsız olayların oluşturduğu kaderin gücünün tesadüflerle belirlendiğini savunmuş. Bu romanda aynı düşünceyi destekler bir anlatımı var. Birbirini takip eden dokuz bölümde, bağımsız gibi görünen yüzlerce hikâyenin anlatıcısıyla; iç seslerin, hayallerin, sayıklamaların, monologların yer değiştirişiyle ortaya çıkan katmanlı anlatım, edebiyat tarihinde bir ilk değil kuşkusuz ama toplum içinde varoluş mücadelesi veren bireyin kendisiyle ve dünyayla çatışmasını çarpıcı, sinematografik görüntülerle anlatabilen gücü itibarı ile benzersiz.

Berlin-Aleksander Meydanı’nı okumak, geleneksel roman kurgusunu tercih edenler için pek kolay değil. Yaklaşık 500 sayfa boyunca yazar kahramanından yükselen çığlıklarla dünyaya, sisteme, hayatın eksik kalan sayfalarına itiraz ediyor, okuru çaresizliğiyle yüzleştiriyor, zihnine o ana kadar tanımadığı düşünce/duygu kırıntılarının tohumlarını usulca bırakıyor. Daha ne olsun dedirtecek türden ‘zor’ bir roman mı, evet ama iz bırakacağı kesin.

Görsel

Fassbinder televizyona uyarladı

Yüzyılın en önemli sinemacılarından Rainer Werner Fassbinder’in Berlin-Aleksander Meydanı’nı televizyon için 16 saatlik bir filme (diziye) dönüştürme çabasını romanı okuyanlar daha iyi anlayacaktır. Bu romanı bir kent kitabı olduğu, yeraltı dünyasını iyi anlattığı, sokak insanının dilini argo deyişlerle de aktarabildiği veya Avrupa’da yükselen faşizme direnen ruhu itibarıyla mı tercih etmişti? Muhtemelen bütün bu unsurlar yönetmeni cezbetmişti. İşte bunlar okuru da aynı nedenlerle çarpacaktır. Üstelik hiç tükenmeyen merak dürtüsünü sürekli diri tutarak. Dördüncü kitabın başında bakın anlatıcı ne diyor: “Franz Biberkopf’un başına gelenler bahtsızlığından değil. Okur olup bitenlere şaşırıp sorabilir: Ne var bunda? Fakat Franz Biberkopf okur değil ki! O ilkesinde bir hata yaptığının farkında. Ancak nerede bilemiyor. Ve çok üzülüyor. ”

Döblin, okura her şeye rağmen çarenin insanda olduğunu edebiyatın hakikatiyle hatırlatırken ruha jilet çizikleri atmayı ihmal etmiyor.

* Everest Yayınları

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Savaşa fotoğrafla, yazıyla, aşkla direnler; Robert Capa ve Gerda Taro

GörselEğer bakışlarımıza dokunan dünya, retinanın kaydettikleriyle sınırlı olsaydı sanatın hayatla ilişkisinin derinliğini hissedemez, epey eksik kalırdık. Ve eğer yazı sanatı, resim, fotoğraf, şiir, sinema, heykel gerçekliği taklit etmiyorsa ‘insan’ olmaya dair mutlaka bir hikâye anlatıyordur. Bu yüzyılın baş döndüren sahte imgeleri arasında dolaşırken bize en ‘yakın yıldızı’ hissedebilmenin yolu, geçtiğimiz yüzyılın önemli fotoğrafçı-gazetecilerinden Robert Capa’nın basit kelimelerle ifade ettiği gibi, sadece göstermek istediklerimize yakın durmaktan geçiyor sanırım.

 Bu efsane ismin genç meslektaşı Gerda Taro’yla tutkulu ilişkisi üzerinden Robert Capa’yı Beklerken’i yazan İspanyol Susana Fortes, daha çok bu romanıyla tanınıyor. Önümüzdeki yıl sinemaya uyarlanacak kitabı okurken, Capa’nın “Teknik olarak kötü ama güçlü bir görüntüyü, tekniği iyi ama zayıf bir görüntüye tercih ederim” deyişini düşündüm. Doğrusu roman sanatı mevzubahis olduğunda ben de aşağı yukarı bu görüşe katılırım. Bu anlamda, elimizdeki yarı biyografik ‘tanıklık hikâyesinin’ en başta yazarın ölçüleriyle örtüştüğünü teslim etmek lazım.

‘Vakti gelince gerçekleşir’

Romanın dilinin sinematografik ve ‘yeterince lirik’ oluşu, bilinen anlamıyla hedeflenen ‘bestseller’ ölçülerini gözetmekten ziyade yazılış süreci ve içerikle ilgili. İspanyol yazarın fevkalade doğru bir kararla kitabın sonuna koyduğu notlarda söyledikleri onun edebi dünyasına dair fikir veriyor: “Capa’nın hayatı üzerine bir şeyler yazma fikri kafamda pek çok kez dönüp durdu. Bu ülkenin ona en azından bir roman borçlu olduğunu düşünüyordum. İkisine birden. Ve bu kesinliği askıda bekleyen bir borç gibi hissediyordum. Ama şüphesiz henüz ödeme vakti gelmemişti. Kişi bu tarz şeyleri belirleyemez. Vakti gelince gerçekleşir.”

Bir okur olarak yazarın samimiyetine daha ilk sayfada inandım zira Fortes’in edebiyatındaki ‘imge-sözcük’ ilişkisiyle Capa’nın ve Gerta Toro’nun fotoğraf algısı ve ‘görme biçimleri’ arasındaki paralellik ustaca kurulmuş. Fotoğraf arşivlerinin yanı sıra yazım ve belgeleme aşamasında biriktirdiklerini edebi hazzı zedelemeden kullanabilmek pek kolay değildir. 20. yüzyıl savaşlarının en çarpıcı, vahşi, etkileyici, kanlı, duygusal görüntülerini aktarırken dönemin atmosferini, savaşın asırlardır hiç değişmeyen karanlık yüzünü şehvetle tasvir etme arzusunun hemen bütün yazarlara çelme takan tehlikeli tuzakları vardır.

Görsel

Fortes özellikle İspanya iç savaşı sırasında bahsettiği entelektüel dünyanın iyi bilinen kahramanlarını ‘severek yalnız kalmayı’ göze alabilen âşıkların gölgesinde gizleyebilmiş ama büsbütün yok saymamış. Bu tavır romanın gerçeklik duygusunu güçlendiriyor. Aldous Huxley, İzak Babel, Boris Pasternak, Brecht, Breton, İlya Ehrenburg, Henri Cartier-Bresson, Picasso, Matisse, Buñuel, Hemingway, Lorca, kalabalık kafeler, cesetlerin kaldırılamadığı kanlı sokaklar, Paris’in loş odaları, sürrealistler, şiirle, politik tartışmalarla taçlandırılan buluşmalar, komünistler, faşizmin o berbat yıkımı birer hayalet gibi geçip gidiyor romandan. Ve Fortes’in yazarken merhametle bağlanmış olduğu çok belli olan Gerta’yı okur, hem anlatıcının görsel diliyle hem de kahramanın çıplak iç sesiyle tanıyor.

Bir yıldız, bir hatıra gibidir

Bir bütünlük duygusuyla kahramanı Gerda’nın “sanki bir hayatın bütün anlarını sonsuzluğun içinde kaybolmuş soyut bir noktada zaptedilebilirmiş gibi” üç boyutlu bir zaman algısıyla keşfettiğini okuduğunuzda tıpkı edebiyatın kendisi gibi bunun düşüncelerle değil ancak sezgiyle mümkün olduğunu kavrıyorsunuz. O vakit fotoğraf ve yazı sanatı arasındaki ipeksi bağları kullanarak yepyeni bir dünya yaratıldığını kavrayıp savaşa, aşkın tahribatına, ölüme yazıyla direnmenin anlamını hatırlıyorsunuz. Dünya genişliyor, bilinen ‘zaman’ anlamını büsbütün kaybediyor. Robert Capa, ömrü boyunca savaşta kaybetmekten korktuğu Gerda’nın çıkık köprücük kemiklerine bakıyor, uzun uzun. Hatıralar, ardından dilek tutmaya vakit bulamadığınız yıldızlar gibi birer birer görünüp kayboluyor. Savaşın o korkunç sıcaklığında bütün ‘metafizik kederler’ usulca silinip giderken, sizi anlattığı hikâyenin hayatın kendisinden daha gerçek olduğuna ikna eden yazar mırıldanır gibi konuşuyor: “Bir yıldız bir hatıra gibidir, sahip olduğun mu yoksa kaybettiğin bir şey midir, hiçbir zaman bilemezsin.”

Görsel

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Aşk Coğrafya Tanımaz

Görsel

Nerede okuduğumu tam hatırlayamıyorum ama hayatla edebiyatı ironik bir önermeyle ayırıyordu; “Hayatımızda sekizinci bölüm bittiği zaman sayfaya dokuzuncu bölüm yazacak kimse yoktur.” Bunu söyleyen yazarın muradı, hikâyenin ileriye doğru sürüklendiği ancak hayat gibi geriye doğru anladığımız gerçeğini hatırlatmaktı sanırım. Belki bu noktada durup önce şunu sormalıyız; romanlardaki bölümler arasındaki geçişler gerçekten hayattaki kadar keskin veya muğlak olabilir mi ya da çok katmanlı, uzun bir zamana yayılmış ‘hayat hikâyeleri’ içeren romanların  ‘gerçekliği’ okurun edebiyat algısına nasıl yansır?

Kahire’li yazar Ahdaf Souef’in yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Aşkın Coğrafyası’nı okurken zihnim buna benzer sorularla meşguldü. Roman esas itibarıyla 1900’lü yılların başında İngiltere’den Mısır’a giden Lady Anna Winterbourne’la neredeyse yüzyıl sonra gazeteci Isabel Parkman adında bir gazetecinin ‘yollarının’ bir sandıkla kesişmesinin hikayesi. Sandıkta keşfettiği günlükler, defterler, mektuplar daha sonra çağdaşı olan ve Kahire’de yaşayan başka bir kadına götürecektir onu. Evet, kabaca böyle özetlenebilir ancak ben böyle ‘çok katmanlı’ romanların bu türden özetlerle anlatılmasını çok doğru bulmuyorum. Yazarın okuru daima bilinmez ve sürprizli bir geleceğe davet eden heyecanlı çağrısını da biraz perdeliyor sanki. Ve hikaye tam da özetin bittiği yerde başlıyor aslında.

Kitabın kapak tanıtımında, bu romanın biçim itibarıyla tanınmış Latin Amerikalı yazarlardan Marquez ve Allende’i hatırlattığı yazıyor. Kısmen doğru ancak Soueif’in daha ilk sayfadan itibaren kullandığı dil ve kurduğu atmosfer onlardan epey farklı. Bu roman, içinde bulunduğumuz yüzyıla kimi güçlü yazarlarla damgasını vuracak olan ‘neoklasik’ türün iyi örneklerinden biri olarak kalacak bana kalırsa. Kitabın hemen başına konmuş yüzyıllık aile soyağacı şeması, bize aşina olduğumuz klasik eserleri veya Marquez’in romanlarını hatırlatıyor belki ama anlatım teknikleri, üslubu ve tarihe ‘devrimci’ bakışı itibarıyla onlardan ayrılıyor.

Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var; roman isminin çağrıştırdığı gibi sadece aynı yüzyılın başında ve sonunda başlayan aşk hikayelerinin buluşmasından ibaret değil. Daha çok farklı dönemlerin siyasi çalkantılarının, bilinmeyen gerçeklerin, muhteşem coğrafya tasvirlerinin, puslu hayallerin, toplumlun kadim geleneği anlatan satırların, tarihi dokunun, duyguları gün ışığına çıkaran içseslerin arasında makul ve sağlam bir yerde duruyor. Bu dengeli kurguda yazarın İngiltere’de edebiyat okumasının, doktorasını dilbilim üzerine yapmasının, hali hazırda The Guardian’da güncel politika ve kültür yazıları yazmasının da katkısı vardır mutlaka diye düşünüyorum.

Beni romana çeken bu saydığım unsurlardan çok sadeliğiyle derinleşen anlatımı oldu. Hikayenin anlatıcısı Kahireli Emel, Isabel’in kendisine getirdiği mektup ve günlükleri bir romanda anlatmaya karar verdiği andan itibaren şahit olduğu gerçekliği yeniden kurgulamaya karar veriyor. Bir anlamda kendi gerçekliğini edebiyatın imkanlarıyla yeniden üreten bugünkü roman anlayışına zarif bir selam da gönderiyor.

imagesBütün hayatı önünde duran bir kadını anlatmak için yazdıklarını düzenleyen, değer verdiği nesnelere dokunan anlatıcı-yazar, onu her daim yanı başında hissediyor. Anna’nın etrafından gizlediği keder bulutlarına, küçük sevinçlerine, düşlerine, çaresizliğine, bazen kötücül düşüncelerine şahit oluyor ve bu esnada kendi benliğiyle buluşuyor. Anna’yı penceresinden dışarı bakarken görüyor. “Vakit gece, gece olduğunda ısrar ediyorum. Kalenin ışıkları ile kentin ışıkları arasında siyah, boş bir alan uzanıyor önünde. Fırçalanmış yumuşak saçları boynuna ve omuzlarına doğru iniyor”. Böyle anlatıyor anlatıcı romanın içindeki roman kahramanını. Onu ve bir asırlık hikayenin içinde dolaşan herkesi görüyor, onlarla konuşuyor, anlattıklarını kendi çağının ve hayatının diline tercüme ediyor.

Siyasi, kültürel tarihin, hakikatin farklı veçheleri arasında dolaşırken, yeni Mısır’ın devraldığı arkeolojik mirası, camileri, kiliseleri, kutsal tapınakları değişen özellikleriyle tarif ettiği, farklı inançlara sahip bir toplumun birbirlerine inançla sarılmasını, yabancılaşmasını anlattığı bölümlerde, roman sanatını sadece diliyle değil, hikayeye iyi yedirilmiş, sıkmayan bilgilerle zenginleştirdiğini de fark ettim ve doğrusu hoşuma gitti. ‘İnsanı’ bütün duygularıyla sıkmadan anlatan ve bunu toplumun panoramasını incelikle çizerek yapabilen fazla yazar kalmadı korkarım.

Üst üste yığılmış hikayelerle ve farklı roman teknikleriyle inşa edilmiş romanı anlatmak için bu alan yetmez, yazıyı çarpıcı bölümlerden biriyle bitirelim. Anna’nın hikayesini yazan Emel, kendisine sandığı getiren Isabel’e Arapça kelimeleri ve dilin yapısını anlatıyordu: “Kalb: Kalp, çarpan kalp, şeylerin merkezindeki kalp. Tamam mı?…Sonra her kökün alabileceği belirli sayıda biçim vardır, neredeyse bir şablon gibi. Bu durumda ‘kalb’ köküyle ‘kalab’ yapabilirsin; Yenileme, yıkılma, baş aşağı olma, zıttın yapma; buradan ‘maklab’..Baş aşağı; ‘Mutakallib’: Değişebilir ve ‘inkilap’; devrim..Yani her şeyin kalbinde yenilgilerin başlangıcı var; kalbe ne kadar yakınsanız yenilgiye o kadar yakınsınız. Aşağıdan başka gidecek yer yoktur: Öze ulaştığınızda mahvolursunuz”.

Edebiyat  bir anlamda aynı kökten gelen bütün kelimelerin ‘uzaktan kardeş’ olması gibi… Kökü her zaman iyi anlatılmış hikayeler ve ‘insanla’ besleniyor.

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’

AnneMicHayat istemeden, bazen taammüden gidenlerin bıraktığı yokluğun üzerine kurulmaya mahkûm olduğunda, kunt bir ağacın yarılmasını anımsatan sesi işitirsin. Ve o çatlamayı bir daha hiç unutmazsın.

Bu dünyadaki her şeyin ondan kalanlarla ilişkilidir artık. Kurumuş sonbahar güllerine, seher vakti menevişlenen bulutlara, miskin denize bakıp artık olmayan birine sayıklarsın. Açık kalan pencerelerden içeri sızıp saçlarına konan ak bir kuştüyünü, eve yeni geleni kıskandığı için küsen mandalina ağacının tek mahcup meyvesini, rahim, tohum ve toprak arasındaki sağlam ilişkiyi, arzulamanın en sade halini sadece ona anlatmak istediğini bilirsin. Yokluğun neden olduğu ‘büyük boşluk’ bazen böylesine saf ve çaresizdir. Şu yaşadığımız modern ve vahşi dünyanın tekinsiz çukurunda ‘onu’ neden ve nasıl kaybedeceğini de bilemezsin. Bir bomba, hedefini şaşırmış bir kurşun, ihmal edilmiş bir uyarı ya da zamanı, hatıraları, geleceği aniden paramparça eden bir öfke kıvılcımı…

Onları düşünüyorum bugünlerde. Tanrı’nın çağrısını beklemeden ölü taklidi yapanları. İnsanları O’nu kullanarak ölüme davet eden ‘savaş çığırtkanlarını’, ‘haysiyet’ sayıklamalarını utanmadan dilini bilmedikleri ölü bedenlerin üzerine kusanları, kanla lekelenen hafızalarını kireç taşıyla gömenleri. Acılarını kaybettikleri yerde aramayı unutmuşlar sanki.

Barış gününde bile savaşsız duramayan insanlığın aslında hiç değişmeyen aktörlerine bakınca tanıdık bir bezginlik kuşatıyor uğultulu zihnimi. Yeniye, değişime, ruhu bu kısırdöngünden çıkaracak olan ilahi güce olan umudunu hepten yitiren bir meczup misali yumuşak halımın üzerine yüzükoyun uzanıp eksik kalan yaşamların arzularını tamamlıyorum. Arada bağdaş kurup kimbilir hangi rüzgârların, nehirlerin, okyanusların yonttuğu taşlarımı boyarken kulağıma anlaşılmaz gelen mırıltılar işitiyorum. Ne de olsa başka coğrafyaların diliyle konuşuyorlar. Vaktiyle altını çizdiğim eski cümlelerle, dilin ölüme, savaşa, kötülüğe direnen gücünden bahsediyorum. Çoktan unutulmuş ‘kimsesiz’ şiirler okuyorum onlara. Neruda, usul bir güz ninnisi fısıldıyor kulağımıza; “Saat yedi buçuğuydu güzün/ Ve ben bekliyordum/ Kimi beklediğim önemli değil./ Günler, saatler, dakkalar/ Bıktılar benle olmaktan/ Çekip gittiler azar azar/ Kaldım ortada tek başıma… Kalakaldım tek başıma/ Yalnız bir at gibi/ Otların üstünde ne gece, ne gündüz/ Sadece kışın tuzu.. Öyle kimsesiz kaldım ki/ Öyle bomboş/ yapraklar ağladılar bana/ Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi/ Düştüler son yapraklar…” Şiir çekirdeğinde sakladığı saf hüzne rağmen nasıl da okşayarak iyileştiriyor.

Umutsuzluğu iyileştiren bir kitap

Sonra heyecanla karıştırdığım yeni kitapları bir kenara yığıp vaktiyle çok severek okuduğum bir kitaba uzanıyorum. Anne Michaels de ölümü kutsayanların hainliğini yüzlere çarpacak tek gücün dil olduğuna yürekten inanıyor. O her yazdığı kitabı ödüller ve övgüyle karşılanan, edebiyatı dilin, tarihin, inancın, felsefenin ve insani değerlerin buluştuğu yerde maneviyatıyla yücelten bir yazar. Belki romanlarını bir şair olmanın buruk bilinciyle mısra mısra genişleterek yazabildiği için okuyanın hem kalbine, hem aklına çok derinden nüfuz edebiliyor. John Berger Bölük Pörçük Yaşamlar için, “Mucize gibi yaratılmış, umutsuzluğu iyileştiren bir kitap” diyor.

Bana iyi mi geliyor bilmiyorum. Ne zaman bu kitabın sayfaları arasında hatıralarla seyahat etsem içim tarif edemeyeceğim bir dalgalanmayla kamaşıyor. Sadece içeriği değil, onu paylaştığım bir dostumun sandığım yerde durmadığını idrak etmek gibi basit bir kırılma da canımı yakıyor olabilir. O yaşadığı sürece bana bir şey olmazdı. Öyle demişti bir keresinde. Tıpkı romanın kahramanı güçlü, savaşçı ve bilge Athos gibi korkusuzdu. Titiz bir cerrah misali duyguların içini açıp gösterirdi. Ketum sevgisinin yararsız olmadığını ispat etmek için yalanlarından şiir yapardı bazen. İz bırakan romanlar biraz öyledir. Kitabın kokusu, bir sözcük, bir yer ismi, tek kalmış bir ayakkabı imgesi bazen sarsar insanı. Sadece unutulmayan cümleleri ve kahramanlarıyla değil, size ifade ettikleri zamanın ruhuyla, doldurdukları duygu boşluklarıyla da hatırlanırlar.

Bir ‘Athos’um olsun isterdim…

GörselHayatımın farklı dönemlerinde kalemlerle kanaviçe yapar gibi deldiğim sayfalardan birinde bulduğum cümle, kimseyi, hiçbir ırkı, toplumu sonsuza kadar yeryüzünden kazınamayacağını da söylüyor: “Cinayet, insandan geleceğini çalar. Ölümünü çalar insandan. Ama yaşamını çalmamalıdır.”

Yunanistan’da başlayıp Kanada’ya kadar uzanan çok katmanlı hikâye, İkinci Dünya Savaşı sırasında kurtardığı bir çocuğa şiiri, dilin sihrini, savaşın vahşetini ve her şeye rağmen bu hayatın başka türlü yaşanmasının da mümkün olduğu hakikatini öğreten Athos’un hikâyesi. Adı Jakop olan o çocuk büyüyüp şair oluyor. Bir uğraşı da savaştan kalan yayımlanmamış yazıları çevirmek. Sayısız elyazmasını, günceyi, yok edilen tanıklıkları, hafızada gizlenenleri gün ışığına çıkarmak için bütün bir hayatın feda ediyor. Yazarın giriş notundan bu hikâyenin kurgudan ibaret olmadığını anlıyoruz. Jakop Beers, altmış yaşında Atina’da bir kaza sonucu ölmeden evvel anılarını yazmaya başlamış: “İnsanın savaş deneyimi, savaşla sona ermez asla. İnsanın eseri, tıpkı yaşamı gibi, asla tamamlanmış değildir.”

Roman, sözcükleri tohum gibi geleceğe saçılacak bir destan, savaşa, kayıp aşklara bir ağıt gibi yazılmış. Elli yaşındaki bir dil bilimcinin yedi yaşındaki çocuğa öğrettiklerini hatırlamak beni yoruyor biraz. Bu hayatı terk ettikten sonra parmak uçlarımda bile ‘varlığını’ sarsılmaz bir güven duygusuyla hissedebileceğim bir ‘Athos’um olsun isterdim. Kim istemez? Yeryüzü kadar sürprizli, büyük bir hediye edebilecek birisini arayıp dururuz. Hiç bulamayacağımızı bilsek de aramaktan vazgeçemeyiz. Dünyanın bütün fenalıklarından bizi kurtaracak olan o deruni ‘sevgiyi’ bulma umudu nerede saklanıyor olabilir ki? Zamanın kabuğunu şefkatle soyan, görünmezi görünür kılan bir büyücünün ceplerinde belki…

‘Herkes uyursa dünya yok olur’

Bugünlerde gizli kalmış ve terk edilmiş yerler uzmanı Athos’un peşinde sürüklenmek istiyorum. Savaşı bir hayat tasavvuru olarak kabullenenlere, ölmeye, öldürmeye mecbur bırakılan çaresizlere hiçbir şeyin sonsuza dek gizli kalamayacağı gerçeğini yazarların sesiyle anlatabilsek keşke. Anne Michaels’ın dokunarak iyileştiren şamanlar gibi bu hayatı güzelleştirdiğine inanıyorum. Yazar bir yerlerde birileri uyanık kaldığı için dünyanın yok olmadığını söylüyor; “Eğer kazara herkesin uykuda olduğu bir an olsa, dünya yok olurdu. Bellekten bağımsızlaşan dünya, rüya ya da kâbus burgacında kaybolurdu. Bedenin yalnızca bir ruh üretici, bir özlem fabrikası olduğu bir yere dönüşüp çökerdi.”

İyi ki ‘uyanık’ kalmaya ant içmiş sahici yazarlar var ve ben iyi ki Tanrı’nın bana bahşettiği lütufla onlarla buluşabiliyorum. Okur bir yazarı çok sevdiğinde, hayatta yapamadıklarını eserinde gerçekleştirdiğine inanıyor galiba. Onun yaşamaktan mahrum kalmasında böyle bir teselli buluyor belki, bilmiyorum. Onlarca dile çevrilip birilerinin hafızasına, geleceğine yerleşen, çok satma telaşına düşmeden okuruna kavuşan bir kitabın varlık sebebinde mutlaka keşfedilmeye ihtiyaç duyulan bir mana gizlidir. O kadarını sezebiliyorum.

Bir savaşın acısı neye bedeldir?

Eğer bir yazar size her şeyin bir bütünün parçaları olduğunu şiir gibi cümlelerle anlatıyorsa ona içtenlikle kulak vermek lazım, dinleyin. Bir çocuk yabancı mezarlardan saklanmak zorunda kalan Yahudilerin halk meydanlarında başparmaklarından asıldığından bahsedecek. Savaşta büyük bir dikkatle bir limonu ikiye bölüp, emdikten sonra günlerce kokladığı kabuklarını, denizdeki bezelyeleri ve sümbül taneleriyle nasıl hayatta kaldığını anlatacak. Anlatıcının hayatı kutsayan diliyle savaşta yakınlarını kaybetmiş bir çocuğun ‘içi yanıp kül olmuş ama dış duvarları hâlâ duran bir binaya’ dönüştüğünü göreceksiniz. Arada ‘‘tahtanın büyük sırrı yanmasında değil, su üstünde yüzmesindedir” gibi sakin tek bir cümleyle sizi bildiklerinizden uzaklaştıracak. İnsan hafızasının hava akımlarında, nehir tortusunda milyonlarca yıldır özlemle göz kırpan yıldızlarda olduğunu hatırlayacaksınız.


Gelecekte bu topraklarda toplu mezarları kazmak zorunda kalacakların yüzünde, uyuyan çocuğunu seyreden annenin onu mezara koyarken kasılan yüz ifadesini de göreceksiniz. Bir savaşın acısı kâinatın tüm canlılarını kıvrandırır çünkü.
Öldürerek hayata tutunanların bağışlanmayı dileyen seslerini işitmek hırpalayacak belki ama ancak onlarla yüzleşerek iyileştiğinizi kavrayacaksınız sanırım. Üzüntünün, yasın, hatırlamanın inatçı bir ruh gibi zamana yayıldığını, insanın icat ettiği işaretlerin göstermesi sizi de heyecanlandırmıyor mu?

Dillerin farklı tınıları…

Duvar yazılarındaki tek bir harfin bile ölüm kalım meselesi olduğu zamanları düşünün. Ya da emir komuta zinciri içinde ‘kardeşini’ öldürmek zorunda kalan ‘çocuk askerin’ çaresiz, kavruk ellerini. Sonra onları ait oldukları yere tutsak eden dillerin farklı tınılarını… Bunları iyi bir yazarın hikâyesiyle görmek, işitmek ürperterek sağaltıyor. Athos, çocuk şairiyle onun anlayacağı lisanda konuşuyordu: “Sevgi, bir yeri farklı görmeni sağlar, tıpkı sevdiğin bir insana ait olan bir nesneyi farklı biçimde tuttuğun gibi. Bir manzarayı iyi bilirsen, öteki bütün manzaralara farklı bir gözle bakarsın. Ve bir yeri sevmeyi öğrenirsen, bazen bir başkasını da sevmeyi öğrenebilirsin.”

Ve bir dilin sesini seversen, ötekilerin ormanlar, taşlar, sevdalar üzerine yazdığı şiirleri de seversin. İncil ilk kez başka bir dilde okunduğunda çıkan ayaklanma yüzünden insanların neden öldüğünü idrak edersen, bugün ‘kaybettiklerini’ daha iyi anlarsın. Eksik kalan bir hayatı tahayyül etmeye çalıştığında henüz bir kitap okuyamamış bir kız çocuğunun kopuk bedenini görürsen ölümden, savaştan beslenenleri neyin beklediğini hücrelerinle hissedersin.

Athos’a gerçek yürek ne büyüklüktedir diye sorulduğunda, “Bir avuç toprağın büyüklüğünü ve ağırlığını düşün” diyor. Ben düşünüyorum ve galiba hissediyorum.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP