Tag Archives: MİTOLOJİ

Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali

Onu dinlerken biraz evvel yürüdüğüm toprak yolun kenarına dizilmiş karabiber ağaçların dünyanın bütün dertlerinden habersiz mağrur salınışını düşünüyordum. Yumuşak sonbahar ışığının camlara vurduğu akvaryum gibi bir odada toplanmış ‘insanlığın’ milyonlarca yıllık garip yolculuğunu konuşuyorduk. Bana göre klasik bir arkeologdan çok daha fazla olan İsmail Gezgin, “İnsan bildiğini bilen tek varlıktır” diyordu. İki buçuk yıl önce ilk aleti yapan insanın hayvanlarla, tabiatla ilişkisiyle, ölümlü olduğunun bilinciyle ‘hikaye eden’ arasındaki bağı kavramayı çalışıyorduk. Bizler manayı arayan varlıklardık. Hayatın tılsımlı ve kıymetli olduğu hissini veren hikayeler uydurmak varoluşumuzu daha anlamlı kılıyordu. Mantık çerçevesinde açıklayamadığımız somut gerçekleri sınırların ötesine geçip tahayyül edebilme becerisine sahiptik ve doğrusu bu yeteneğimizi iyi kullanıyorduk.

 İsmail diyar diyar gezip çocuklara sırlı hikayeler üfleyen bir ‘masal anlatıcısı’ gibi kendini arayan insanın maceralarını anlatıyordu. Belki de söylediği gibi kendi yorumlarıyla hikaye ediyordu aslında. Hikayelerimizi sürekli gözden geçirip değiştirdiğimiz, günün gerçeğine uygun hale getirdiğimiz gerçeğinin canlı kanıtıydı sanki. Üst üste yığılan hikayeler çağlar boyu ruhumuzda derin katmanlar oluşturmuştu. Bizlerse ritüellerin, dinlerin, binlerce yıllık mağara resimlerinin, sembollerin, masalların, kalıntıların arasında kendimize aydınlık bir yol bulmaya çalışıyorduk. Anlatıcımız, “mitoloji toplumsal bütün bilinç dışı unsurları toplar” derken, kim bilir hangi antik kentten ziyaretimize gelen kelebek (ruh) camdan odanın içinde ahenkle dans ediyordu. Roma tanrılarından gen araştırmalarına, evrimsel psikolojiden psikanalize, şamanlardan Neolitik devrime, buğday uygarlığından ilkel insanın küçümsenmesine uzanan geniş bir coğrafyanın içinde dolaşıp duruyorduk.

Hayallerim çağlar arasında tedirgin serçeler misali sıçrıyordu. Bir an Atinalı bir erkeğin su katılmamış şaraba ekmeğini banarak kahvaltı edişini, kadının kızılcık otuyla süslenişini görüyor sonra ani ışık kırılmasıyla elli bin yıllık mezarda cenin şeklinde gömülmüş bir çocuk iskeletiyle ürperiyordum. İsmail büyük dinlerin temellerini anlatırken mitolojiyle olan ilginç bağlantılarından bahsediyordu. Bütün hikayeler uzak-yakın akrabaydı. İnsanlık tarihinin en ünlü mitlerinin toplu ölümlere neden olan mitler olmasına nedense hiç şaşırmamıştım.

MİTOLOJİK BİR HAYAT SÜRÜYORUZ

Hemen hepsinde de insanın tanrıya karşı işlediği suçlardan, cinsellikle ilişkilerinden bahsediliyordu. Çok sonradan yazılmış kutsal kitaplarda da bunlar vardı. Sanatla aynı ihtiyaçtan doğan mitosları, yazılı kültürle ve öncesinde mağaralara kazıdığı mitolojik resimlerden nasıl beslendiğini ve geliştiğini iyi yazılmış, kurgulanmış, yönetilmiş ‘tanrısal’ bir film gibi izliyorduk. Aslında mitolojik bir hayat sürdüğümüzü bilgiyle ve belki daha çok sezgiyle kavrıyorduk. Ve işin tuhafı mitosların dinsel geleneklerden ayrı tutulamayacağını, asırlardır hep aynı hikayeler üzerine kurulan ‘yeni mitlerden’ ibaret olduğu gerçeğine vararak idrak etmiştik. Sözcükler yetersiz kaldığında mitlerin, masalların, hikayelerin yüreğindeki sessiz öğretilere bakarak önümüzü görebiliyorduk.

Tanrılar dünyasının ‘felsefe bahçesinde’ toprak altından çıkardıkları buluntularla oynayan çocuklar gibiydik. Mitlerle öte dünyaya uzaktan endişe ve merakla bakan bütün ölümlü, kırılgan insanlar gibi ‘tanrısallığa’ ulaşmanın şifrelerini arıyorduk sanki. Her daim sorunlarla baş edebilmesi için insanlığa elini uzatan mitoloji, bizi zamansızlığın geniş çemberine dahil olan hakikatin özüne bakmaya zorluyordu. Sahipsiz, kimliksiz kalan insanı farklı ‘mucizevi’ tecrübelere taşıyan sanat, psikoloji, felsefe ve din gibi bir işlevi vardı sanki. Nesnel gerçeklerle ilgilenmiyordu, tarihi belgeleme çabası ve imkanı yoktu ama kaotik, parçalanmış duygu dünyamızın trajik yanını besliyordu. O kadim soruyu hep yeniden başka biçimlerde sorduruyordu belki hepimize; “Ya görebildiklerimiz, bildiklerimiz bu dünyanın somut gerçeğiyle sınırlı değilse”. İnsanlık tarihi boyunca sorulan bu yakıcı soru herkesin zihnini meşgul ediyordu.

İNSAN HİÇ DEĞİŞMİYORDU

Gümüşlük Akademisi’nin ışıklı salonunda İsmail’in deyişiyle insanlık tarihinin kültürlenme sürecinin miti olan meşhur ‘Gılgamış’ı dinlerken Mezopotamya hikayelerinin kendini yenileyen sihrini de düşündüm. Yazısız dönemde başlayan ve yazılı dönemde yaşamaya devam eden bu büyük ‘kahramanlık destanının’ geçmişteki izlerini sadece Neolitik ve Paleolitik çağlarda değil, Sümerlerde ve onlardan sonra gelen kültürlerde de görmek mümkün. Ve biz bütün bu farklı kültürlerin, pagan inanışların, mitosların, semavi dinlerin farklı dönemlerdeki görkemli tecrübelerine tanık olan Mezopotamya’nın kucağında yaşıyoruz.

Bunu biliyorsunuz elbet ama size daha iyi bir haberim var! Uygarlık tarihinin mihenk taşlarından biri olan, farklı kültürlere dair derin izler bırakmış Mardin’de bu yıl 17 Ekim – 19 Kasım arasında düzenlenecek olan Bienalin teması ‘Mitolojiler’. 3. Mardin Bienali’nin öncekilerden farkı bölgede yaşayanların yani bir bakıma yerel kültürün, kadim geleneklerin, kente dair hikayelerin, mitosların güncel yaşamla birlikte etkin bir rol oynayacak olması.

Mardin deyince ben ruhu dinginleştiren geniş Mezopotamya Ovasını, masalların diline tercüman olan taşın evrensel dilini, labirentimsi loş sokakları, evleri birbirine bağlayan tünelimsi ‘Abbaraları’ ve farklı dini sembollerle insanlığı aydınlatan ortak kültürü düşünürüm. Bir efsaneye göre oradan yolu geçen, en az yedi kez daha gidermiş o kızıl şehre. Saymaya korkuyorum ama her defasında beni oraya çeken gizemli bir bağ olduğunu biliyorum. Senelerdir zor koşullarda uluslararası, alternatif bir sanat etkinliği gerçekleştirmek için mücadele veren arkadaşım Döne Otyam’la bir şafak vakti ovanın üzerinde yükselen kırlangıçların gök kubbede sema edişlerini izlediğimizi hatırlıyorum. Sevinçle keder yan yana durmuş, kayısı rengi bulutların arkasından göz kırpıyordu. O an böyle düşünmemiştim ama artık anlıyorum. Yaşadıklarımız, beş bin yıllık kil tabletler aracılığıyla bize ulaşan Gılgamış mitindeki hikayelerin her çağın kendi kültürüyle yenilenip dönüşmesinden başka bir şey değildi. Her bakış onu kendi aynasında istediği gibi algılıyordu. İnsan hiç değişmiyordu. Yasak aşk, cinselliğin neden olduğu söylenen günahlar, ihanet, intikam, ‘ölümsüzlük’ arayışı, gurur, savaşlar, korku, iktidar mücadelesi, tutku, bilgeliğin sırrı yani bugünün modern edebiyatında, sanatında ne varsa görüp bildiğimiz hepsi ilk yazılı metinde vardı zaten. Bize düşen mitlerin ışığında bugünü, hayatımızı, inançlarımızı anlamlandırmaktı.

Bu defa Mezopotamya Ovası’nın beşiği Mardin’e gittiğimde, arkeolojik kalıntılarda, tapınaklarda, kiliselerde, camilerde, evlerde, dükkanlarda, atölyelerde birikmiş olan tılsımlara, muskalara, ikonlara, sembollere, giysilere, kitaplara, resimlere, bütün nesnelere mitolojinin zamansız hakikatiyle bakmayı deneyeceğim. Pazardaki bir tezgahta parlayan geleneksel bakır tasın pırıltısıyla, kilisenin vitraylı camlarından sızan mavi huzmenin arasındaki gizli bağı artık daha iyi görebiliyorum. En temel arzularımızın, ihtiyaçlarımızın, insanı büsbütün melankolik kılan fanilik korkusunun orada, tam da ‘mitolojilerin’ merhametli koynunda saklandığını biliyorum çünkü.

• Gümüşlük Akademisi’nde geçen atölye çalışmasında konuştuklarımız detaylı olarak Sanatın Mitolojisi başlıklı kitapta var. (İsmail Gezgin / Sanatın Mitolojisi – Sel Yayınları )

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP