Tag Archives: KİTAP ZAMANI

Hafızanın Kuytularında Marcel Proust

hg2Onun her anlamda benzersiz üslubunu hazin bir mezarlık ziyaretinden sonra hatırlamanın ahengi edebiyat hazzıyla birleşince ürperdim. Dostu Willie Heath’e yazdığı uzun mektupta mırıl mırıl ölümden bahsediyordu: “Hayatta öyle çok taahhütte bulunuruz ki, bir an gelir, hepsini yerine getirmeye gücümüz kalmadığını hisseder, mezarlara döneriz, ölümü, ‘tamamlanmakta zorlanan kaderlerin yardımına koşan ölümü’ çağırırız. Ancak ölüm, hayata taahhütlerimizden bizi kurtarsa da kendimize taahhütlerimizden, özellikle en başta gelen, layığıyla, hakkıyla yaşama taahhüdünden kurtaramaz.”

Ölüm, hayat, haz, kıskançlık, tabiat, kadınlar, burjuvazi, yüksek sosyete, dostluk, vefa, aşk hakkında henüz yaşamadıklarını ‘hatırlayan’ genç Proust, bu cümleleri yazdığında sadece 23 yaşındaydı. Onun kendi üstüne kapanan ‘şizofrenik’ yazı serüvenini merak eden bir okur olarak Hazlar ve Günler’le karşılaşmak biraz hüzünlendirdi beni ama pek şaşırtmadı, zira yazma yeteneğinin ve hazzının bilgiden ziyade sezgiyle, yazı aşkıyla geliştiğine inananlardanım. Marcel Proust böyle bir yazardı.

Üslubunu sezgileriyle keşfediyordu
İlk ciddi astım krizini dokuz yaşında geçiren, ömrünü kendini taammüden kapattığı yazı odasında tüketen bu ‘hayalperest çocuğun’ hakikatle beslenmesinden daha doğal ne olabilir ki? Hafızaya olan inancını yitirmeden roman, hikâye, anlatı, mektup denemeleri arasında dolaşırken kimilerinin vaktiyle biraz ‘ağdalı’ bulduğu üslubunu kömür madeninde elmas arar gibi sezgileriyle keşfediyordu. Edebiyatın kendi tabiatından incelikle süzülmesi gerektiğine inanıyordu. Tefekküre daldığında anları genişletmek için itinayla kurduğu uzun cümlelerin, zengin tasvirlerin, coşkulu anlatımın elbette yazın hayatında bir karşılığı vardı. Mükâfatını görecek olmanın sadık bilinci, kendiliğinden “sapkın bir akışla” yazı sanatına teslimiyetinin tesadüfi olmadığını söylüyordu ona.

Kayıp zamanın izinde, iç sesinin ritmik tiktakları arasında kendini dinleyen Proust sonsuza dek hatıralarıyla, hatta henüz tecrübe etmedikleriyle yaşayacağını hissediyordu. Kışkırtıcılığına rağmen hazin olan bu yazma dürtüsünün ailesiyle, eleştirmekten hiç vazgeçmediği burjuvayla, tanıma fırsatı bulduğu yazar çevresiyle doğrudan bir ilişkisi yoktu sanırım. Bu gerçeği en çıplak haliyle gösteren ‘deneme’leri 1894 yılında arkadaşına okuması için sunarken şöyle yazmış: “Bu sayfaların bir kısmı yirmi üç yaşında, birçoğu da yirmi yaşında yazıldı. Hepsi çalkantılı, ama artık sakinleşmekte olan bir hayatın anlamsız köpüğünden ibaret.”

Peki, o yaşta bir genci hayatın sonuna gelmiş edasıyla konuşturan sebep ne olabilirdi? Üslubunun gelişimini, hayatının hâlâ bilinemeyen mahrem ayrıntılarını, romanlarının satır aralarındaki gerçekleri onun peşinde iz süren edebiyat tarihçileri araştıradursun, ben Hazlar ve Günler’i ilk kez Türkçede okurken onu vecd haline geçiren gizli gücün, kendi uçurumuna korkusuzca sarkan metanetli ‘iç bakış’ı olduğunu düşündüm. Proust’un tat, koku, görme, işitme, dokunma duyuları bizden farklı çalışıyordu. O çocukluğunda yediği bisküvinin tadını hatırladıktan sonra o ânı istediği gibi şekillendiriyordu mesela. Ya da genç bir kızla yaşadığı küçücük bir hatırayı, annesinin jestlerini, kırda bir akşamüstü gezisinin kokusunu, yüksek sosyeteye mensup insanların arasına karıştığı bir akşam yemeğinin atmosferini istediği gibi eğip büküyor, o anları kurgulayarak kendi sanatsal gerçekliğini oluşturuyordu. Hatırladığı her şey ancak onun çok katmanlı hafızasına tutunabildiği, orada kendine yeni ve sonsuz bir ‘yaşam alanı’ bulabildiği kadar gerçekti. Silinmeye yüz tutmuş anları Proust gibi zarafetle güzelleştirerek ebediyete hediye edebilen çok az yazar vardır.

1896 yılında Anatole France’ın önsöz yazdığı Hazlar ve Günler anlatı olarak tanımlanmış. Doğrusu, ben bu hikâyemsi denemelerin herhangi bir edebi türe dâhil edilemeyeceğini düşündüm. Kitap yayımlandığı dönemde, henüz gün ışığına çıkmamış bir yazar adayının ‘sayıklamaları’ olarak değerlendirilmiş ve zaten fevkalâde kırılgan olan Proust’u derinden yaralamış. Yazar o sene, ancak ölümünden sonra, 1954’te yayımlanacak olan Jean Santeuil adlı romanı üzerinde çalışmaya başlamış. Bu kitap, 1913-1927 yılları arasında yayımlanacak yedi ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’ye hazırlık olarak kabul ediliyor. Ancak 1897’de onu yazmaktan da vazgeçmiş. Yaşadığı hayal kırıklıkları onu ilerde büyük bir yazar yapacak olan nehir romanlara başlamaktan bir süre alıkoymuş olmalı Proust’u.

Edebi lezzeti yüksek bu hikâyemsi denemeleri orasından burasından karıştıran her dikkatli okur, Proust’un doğuştan ‘olgun’ bir yazar olduğunu rahatlıkla kavrayabilir. Sosyete hayatını ironik bir dille anlatırken, şımarık bir genç kızın melankolik portresini çizerken, ilk kez tattığı bir duyguyu tarif ettiğinde onun kendiliğinden bilge duruşunun parıldadığını hayretle fark edeceksiniz. “Zaman Rengi Tahayyüller” başlıklı denemesinin başında kelimeleri bir araya getirme sanatına, kelimelerin sesine olan inancının nasıl oluştuğunu göreceksiniz: “Bu sabah Tuliers parkında güneş, tıpkı hafif uykusu bir gölgenin geçişiyle anında bölünen sarışın bir yeniyetme gibi, sırayla bütün taş basamakların üzerinde uyudu. Eski sarayların duvarlarında körpe filizler yeşeriyor. Efsunlu rüzgârın soluğu geçmişin rayihasına, leylakların taze kokusunu karıştırıyor.”

Marcel_ProustYazmanın sihri ve kalp bilgisi
Anlatma şehveti, yazı hazzı sonradan oluşmuyor genellikle. Olanı daima olduğundan daha ‘renkli’ hatırlayan Proust, en başından beri yazmanın sihrine kalp bilgisiyle inanmış. Onu büyük bir yazar yapan en önemli unsur bu bence. Eğer anılarını hafızasının dantel kenarlı çerçevesine hapsederek dönüştüremeseydi ömrü boyunca üzerine düşündüğü ‘zamanın izini’ gerçekten kaybetmiş olacaktı. O, reddettiği kaderini kelimelerin manası ve tınısıyla değiştirdi. Hakkında araştırma yapan sinirbilimci Jonah Lehrer, Proust’un kabahatli sırrını şöyle tarif eder: “Bir şeyi hatırlamak için önce yanlış hatırlamak gerekir.” Bir de gerçek kıskançlıkla tanışmadan kıskançlığı çok içerden hissederek yazabilmeyi, ölmeden ölebilmeyi, aşkı tatmadan ondan hazla vazgeçmeyi idrak edebilecek doğal bilgeliğe sahip olmak gerekir. Hazlar ve Günler okura bunu hissettiriyor.

YKY’nin yayımladığı kitabın çevirmeni, Proust külliyatını Türkçeye kazandıran Roza Hakmen ve elbette yine harika. Eşzamanlı olarak Alakarga Sanat Yayınları’ndan aynı isimle çıkan Hazlar ve Günler de aynı ölçüde akıcı.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

İnsanın Şiirsel Görkemi

GörselMeşhur hikâyedir; onu tanımayanlar, şiirlerini, denemelerini henüz okumamış olanlar bile duymuştur muhtemelen. Tıpkı Ralph Waldo Emerson gibi tabiatın mucizelerine inanan, doğal yaşam filozofu Henry David Thoreau, savaş sırasında konulan zorunlu vergiyi ödemeyi reddedince hapse düşer. Arkadaşı Ralph Waldo onu ziyaret eder. “Henry neden buradasın?” diye sorduğunda, “Sen neden burada değilsin Waldo?” cevabını alır. Siyasi ve edebi literatürde efsane olmuş bu konuşmayı her hatırlayışımda yazdıklarıyla, söyledikleriyle kendi dokunulmazlığını yaratan yazarların cesaretini, yazıya olan inançlarını düşünürüm. Emerson’un Türkçede ilk kez yayımlanan denemelerinden oluşan İnsanın Görkemi’ni okumaya başladığımda doğrusu edebi hazzı bu kadar yüksek ve aynı ölçüde incelikli metinlerle karşılaşacağımı ummuyordum. Daha evvel birkaç şiirini bildiğim yazarla ilk kez gerçekten tanışmış olmanın sevinciyle sayfaları çevirirken Amerikan edebiyatına, şiirine neden ilham vermiş olabileceğini de keşfettim.

Dinmeyen ‘insan’ merakı

Peki, Walt Whitman, Emily Dickinson, Wallace Stevens, Robert Frost gibi şairleri derinden etkilerken Nietzsche, William James gibi farklı ekollerden gelen felsefecileri neden heyecanlandırmıştı Emerson? Netice itibarı ile ahlâki idealizmi, kavramları, tabiatı, sanatı, dini kendi ilkeleri ve inancıyla anlatan, 19. yüzyıl Amerika’sında yaşamış bir rahipten söz ediyoruz. Önceleri vaaz verirken sonradan ünü kıtayı aşınca konferansların en çok aranan ‘düşünürü’ olmasını büyük ölçüde kendisinden öncekileri tamamen reddetmeden, üzerine özgün düşüncelerini ekleyerek ‘hakikati’ aramasına, dinmeyen ‘insan’ merakına borçlu sanırım.

    Kitabın son denemesi, Harvard’da verdiği “İlahiyat Fakültesi Söylevi”, döneminde oldukça tartışılmış. Sezgilerin başkalarından devralınamayacağına inanan Emerson’un felsefesini şekillendiren, ‘kutsal hayat öğretisine’ inancı. Konuşmanın bir bölümünde söyledikleri, kitapların, kilisenin, rahiplerin diliyle değil, ona içindeki ‘Tanrı’yı gösteren kendi diliyle ruhunu tamamladığını ve insanlara da bunu anlatmak için yaşadığını gösteriyor: “Gerçek inancın sınavı, elbette, ruhu cezbetmesi ve buyruğu altına alması kudretle ilintili olmalıdır, nasıl doğa kanunları insanın elinin hareketlerini idare ediyorsa, inanç da öyle buyurgan olmalıdır ki ona itaat etmekten zevk ve şeref duyalım. İman, gündoğumunun ve batımının ışığı, gökyüzünde uçuşan bulut, cıvıldayan kuş ve çiçeklerin kokusuyla hemhal olmalıdır”.

    Doğrusu Emerson’da beni etkileyen, şekilci vaizleri eleştiren keskinliğinden, geleneği ve tarihsel Hıristiyanlığı reddeden keskin bakışından ziyade insanın ‘sonsuz yolculuğunda’ ibadetini sanatla, eylemle açığa çıkaran ruhu yüceltişi oldu. Bir taş ustasını, “sonsuz musikinin nağmeleriyle” kalıcı sözcükler yazanı, tuvalin üzerinde iz bırakanı, granit kuleler inşa edeni aynı cömertlikle kutsaması onun toplumdan çok bireyin ruhuna sarsılmaz inancını ve eşitlikçi duruşunu gösteriyor.

Görsel

    Ralph Waldo Emerson’un doğumundan iki asır sonra hâlâ denemeleriyle bütün kuşaklarda iz bırakmasını sadece yeniye olan merakı, cesareti ve ‘devrimci’ tavrıyla açıklamak onun dünyasını anlatmaya yetmez kuşkusuz. Kitaptaki en sarsıcı bölümlerden biri tek başına bir kitap olacak nitelikteki “Şair” isimli deneme. Şairin alâmetifarikasından bahsederken, “O daha önce kimsenin söylemediğini söyler.” diyor ve dünyanın hep şairini beklediğini zarif cümlelerle anlatıyor: “İnsan kendininkini yaratana kadar, bir hakikate tutunmasını sağlayacak kardeşinin gelişini bekler, hiç de yanılmamıştır şimdiye kadar. Ne zevkle başlarım ilham vereceğinden emin olduğum bir şiiri okumaya. Zincirlerim şimdi kırılacaktır, içinde yaşadığım bu bulutların ve şeffafmış gibi görünse de ışıksız olan havanın üstüne çıkacağım, ilişkilerimi bu hakikat göğünden görüp anlayacağım”.

    Emerson, ilahi ruhu anlattığı bölümü şöyle bitiyor: “…İnsan, dünyanın, ruhun yarattığı ömürsüz bir mucize olduğunu anlayacak; dünyanın mucizeleri karşısında daha az şaşıracak; dinle ilgisi olmayan bir tarih olmadığını, bütün tarihin kutsal olduğunu, evrenin bir atom parçasında, bir anda temsil edildiğini öğrenecektir. Parça parça, bölük bölük anlamsız bir hayat sürdürmeyecektir artık; hayatını ilahi bir vahdet içerisinde sürdürecektir.”

    Kitaptaki denemeler, içerik itibarıyla birbirlerinden farklı gibi görünse de yazarı içtenlikle anlamak isteyen okur için  ruhu tamamlayan bütünlüklü bir etkiye sahip. Ralph Waldo Emerson’un şair ruhu insanı, eşyayı, tabiattaki bütün varlıkları, “insanın görkemi”ni, melodisiyle, resmin diliyle, sözcüklerin büyüsüyle sonsuzluk denizinde dalgalanarak fısıldıyor bize.

1 Yorum

03 Nisan 2013 · 11:45 AM

Tabiatla kardeş bir yazar; Jean Giono

Jean_Giono00Bazı yazarlar tabiatın gücünü oluşturan parçaları çocuğunu merhametle korumak ister gibi sever. Onlarla çok sık karşılaşmasınız ama sürprizli cümleleriyle buluştuğunuzda çocukluğunuz meyve bahçesini hatırlatan o kokuyu hissedersiniz. Belki ayrıntıları hatırlayamazsınız ama insanın özündeki çekirdeği açıp olanca safiyetiyle göstermek ister gibi fısıldadıklarında o tanıdık hisle ürperirsiniz. Serseri bulutlar, tutkulu nehirler, kayıp yıldızlar, boynu bükük koyunlar, erken tomurcuklanan ağaçlar, etraflarında görüp anlamlandırmayı çalıştıkları her şey insanlığın büyük hikayesini anlatır onlara.

Varlığın sırrını çözmek ister gibi hayret edasıyla tabiatı, nesneleri, insanı ve dünyayı izleyen bu türden ‘anlatıcıların’ şamanlar gibi dokundukları canlıları iyileştirdiklerine inanıyorum. Jean Giono, bence onlardan biri. ‘Sevincim Eksilmesin Yeter ki’ isimli romanı elime aldığımda onu tanımıyordum. Daha önce bazı kitaplarının Türkçeye çevrildiğini de bilmiyordum.  Ailesinin çoban olduğunu, Provence’de büyüdüğünü, genç yaşta okuldan ayrılmak zorunda kaldığını, 1. Dünya savaşında cephede sağ kalanlardan biri olduğunu ve daha sonra savaşın vahşetini Le Grand Trupeau (Büyük Sürü 1934)adlı romanında anlattığını bu vesileyle öğrenmiş oldum. Deneme, hikaye, senaryo, mektup, roman gibi farklı türlerde eserler üreten Giono’nun edebiyatıyla ilk kez karşılaşacak olanlar diğer kitaplarına da merak edeceklerdir. Sadece bir şair titizliğiyle sözcükleri ahenkle buluşturabildiği için değil, berrak ve meraklı bakışıyla hayatın mana çemberini genişletebildiği için sevecektir okur onu muhtemelen.

‘Sevincim Eksilmesin Yeter ki’ de diğer romanlarında olduğu gibi yazarın doğup büyüdüğü Provence’ın ılık Akdeniz ikliminden, mavimsi renginden, modern hayatın kurallarıyla henüz bozulmamış dokusundan izler taşıyor. Gremone yaylasında birkaç aileyle birlikte sıradan ve ‘sıkıcı’ bir hayat süren Jourdan ve karısı Martha’nın hayatı bir şairin ziyaretiyle büsbütün değişir. Bobi tabiatın dirilten yaşam gücüyle insanın hayatta kalma çabasını, umudu sözcüklerin sihriyle ve bambaşka bir bakışla yeniden ve en baştan anlatacaktır onlara.

Giono bir 19. yy romancısına yakışan o asil kıyafeti bu kitapta o kadar soylu bir tavırla taşıyor ki, yazıldığı dönemin, coğrafyanın sakin ruhuna teslim olmak istiyorsunuz. Tabiatı incelikli bir dille tasvir ettiği bölümler, insanın ‘basitliğini’ çarpıcı cümlelerle göstermesi kimi zaman hikayenin biraz önüne geçiyor ama romanın dengesini bozmuyor.

Şair Bobi, ‘köylülerin’ anlaşılmamaktan kısmen hoşnut; onlara ‘görünmeyen mucizeleri’ kendi bakışlarıyla kibirden uzak bir sadelikle anlatması teknik olarak da işini kolaylaştırıyor sanki: “Ama genelde insanların düşünmediği şeylerden, küçük hanım, ancak yapayalnız kaldıklarında düşündükleri şeylerden, neler istedim bir bilseniz. Demek istediğim örneğin yıldızlardan, ağaçlardan küçük hayvanlardan, küçücük, parmağımın ucunda saatlerce dolaşabilecek denli küçük hayvanlardan…Anladınız mı? Çiçeklerden, yörelerden, o yörelerin üstünde varolan her şeyden…Diyeceğim, her şeyden, bir tek insanlardan istemedim; çünkü kişi yeryüzünün geri kalanıyla konuşmayı alışkanlık edindi mi, sesi gitgide anlaşılmaz oluyor”.

Romanın en baskın kahramanı Bobi’nin sesi ilk bakışta insanı biraz yabanıl gibi tınlasa da bütünüyle insanın varlığını şefkatle, sevinçle, bazen fena halde kederle kuşatan bir iç ses. Giono’nun tabiata tutkusu bileği kuvvetli, hayal gücü zengin bir ressamın fırçasıyla konuşmaya başladığında, tabiatın kadim dilini  ‘kalp bilgisine’ tercüme edişine hayranlık duyuyorsunuz. Günün farklı saatlerinde ağaçların üzerine düşen rengarenk ışıkları, ormanın yeşil aydınlığını görüyor, reçinenin, huş şurubunun, demli ıhlamur kokusunu derin derin içinize çekerken laciverdi gök kubbeye saçılmış yıldız tozlarını seyre dalıyorsunuz. Her şeyi anlayan tabiatın karşısındaki iyi niyetli ‘insanın’ çaresizliğini, kuyruğunun üstünde dans eden bir yılan gibi göğe asılan yağmuru, her yanı Türk mavisi bir ispinozu, nehirle birlikte sürüklenen çakılları olduğundan bambaşka imgelerle anlatması onu yaşadığı çağda da benzersiz kılmış anlaşılan. Bir asır sonra hala Fransa’nın en çok sevilen ve okunan yazarlarından birisi olmasına şaşmamak lazım.

Yelleri konuşturan, geyikleri gülümseten, akağaçları ağlatan, kadınların şifreli dilini nefis hikayelerle anlatan romanın ismi Türkçeye çevrildiğinde basit bir şarkı adı gibi tınlıyor. Aldanmayın sakın, “Sevincim Eksilmesin Yeter ki”, insanın, tabiatın önünde saygıyla eğilirken edebiyat hazzını doruklara çıkaran bir roman. Anlatıcısının söylediği gibi bu kitabı okurken, insan yaşamı tümüyle kafasında canlandırabiliyor. Bir karınca sürüsünün hışırtısından insanın değişmeyen kadim duygularının edebiyattaki yansımasına uzanan müthiş bir yolculuğa hazır mısınız? Bakın geyiğinin gözlerini nasıl anlatıyor: “Bakın gözleri tomurcuklarla aynı renkte, bakın bizim bakışlarımız yabanıl şeylerle karışan karanlıktı hiçbir işe yaramaz oluyor, gözkapaklarımızın üstünde yalnızca ölü taşlar var sanki, çünkü mevsimlerin sevincini, saf inceliği yitirmişiz. Bakin gözleri nasıl da ışıl ışıl”. 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Meksika’nın ‘Alevli’ Yazarı

ovaMeşhur hikâyedir: Márquez henüz meşhur olmadığı, para sıkıntılarıyla boğuşarak Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya uğraştığı yıllarda edebiyat çevresinden biri ona, “Sen yazı mı yazmak istiyorsun gerçekten, o halde önce Pedro Paramo’yu oku.” der. Yazar bu kısacık romana hayran kalır ve sonraki yıllarda Juan Rulfo’nun en çok etkilendiği yazarlardan biri olduğunu her yerde anlatır. Hatta edebiyat tarihine geçen Macando, rivayete göre Pedro Paramo’da hayaletlerle dolu Comalo kasabasından ilhamla yazılmıştır. Yazdıkları toplam üç yüz sayfayı geçmeyen Rulfo, sadece Márquez’i değil, kendisinden sonra gelenlerin çoğunu üslubuyla ve o güne kadar pek denenmemiş farklı anlatımıyla etkilemiş. Pedro ParamoDon Kişot’tan sonra Latin edebiyatının başyapıtı olarak anılmaya başlanmış.

Yıllar evvel o güçlü novellayı okuduğumda, kendimi ‘büyülü gerçekliğin’ sağlam gövdesini de görmüş gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Söylendiği gibi, onu unutulmaz kılan Latin Amerika edebiyatında bilinç akışı, iç sesler, geriye dönüşler gibi anlatı tekniklerini ilk kez kullanması mıydı gerçekten? Kuşkusuz bunlar da etkili olmuştu ancak onun dilinde şiirselliğin ötesine geçebilen başka türlü bir sadelik vardı. Hikâyelerini köyündeki dostlarına anlatır gibi yazıyordu. Ona usulca yaklaşıp dinlemeye başlayan önce sıradan bulurdu belki ama hemen sonra dilinin, dip akıntısı kuvvetli bir nehir misali melodili cümlelerle çağıldadığını fark ederdi.

Şiire dönüşen nesir

Rulfo yazarken sadece anlattıklarının değil tabiatın da bir parçası oluyor sanki. Hikâyelerinde bulutlar, ağaçlar, rüzgâr, yağmur, taşlar, dereler, kuşlar, tabiatta görebildiğimiz her şey kendi diliyle konuşuyor. Onun nesrini şiire dönüştüren, gerçeklikle düşü buluşturan bu bakışı galiba. Ova Alev Alev adıyla yayımlanan toplu öykülerindeki “Şafakta” adlı hikâyenin başlangıcında önce yine onlarla karşılaşıyoruz mesela: “Geceki bulutlar insanların sıcaklığını arayarak köyün üzerinde uyumuşlar. Güneş artık doğmak üzere ve sis, çarşafını toplayıp çatıların üzerinde beyaz izler bırakarak yavaşça dağılıyor”. Ya da en sevdiklerimden olan “Luvina”da birini tarif eder: “Gidince göreceksiniz. Sanki onları ısırır gibi önüne çıkan her şeye tutunarak Luvina’da uzun süre kalır. Ve evlerin çatılarını, sanki bunlar birer hasır şapkaymışçasına, alıp götürdüğü ve duvarları çıplak, örtüsüz bıraktığı sık rastlanan bir durumdur. Sonra, sanki tırnakları varmışçasına tırmalar: İnsan sabah ya da akşam, her saatte, onun hiç durmadan duvarları aşındırdığını, kerpiç toprakları yerinden söktüğünü ve sivri küreğiyle kapıların altını eşelediğini işitir, hatta kemikleri eklem yerlerinden oynamaya başlamışçasına, bedeninin onun içinde cirit attığı hissine kapılır. Gidince göreceksiniz.” Rulfo’nun hiddetli bir karakter gibi anlattığı, hırçın bir rüzgârdır.

Aynı zamanda fotoğraf sanatçısı ve senarist olan Rulfo’nun fotoğraflarında kamerasıyla gerçeklik arasında salınan şiir, insan olma hakikatinin peşine düşen yazarın hayatıyla yazdıkları arasında bir hayalet gibi dolaşıyor. O da tıpkı romanda anlattığı dedesi gibi servetini başka yollarla elde ettiği için şeytanla anlaşmalı sayılırmış. Devrimden sonra göç etmek zorunda kalan babası yedi yaşında öldürülmüş. On yaşında annesini kaybedince yetimhanede büyümüş. 18 yaşındayken İspanyol iç savaşından kaçan aydınların sığındığı Mexico City’de Octavio Paz’ın da dâhil olduğu edebi çevrelere girip ilk kitabını, Ova Alev Alev’i yazmış.

Meksika Devrimi’nin kızgın sıcağında kırda yaşayan insanın yoksulluğunu, o hayatın tekinsizliğini, yüzyılın başında yavaşça çözülen feodal yapının sorunlarını anlatan yazarın, sadece Meksika’nın değil, yaşadığı coğrafyanın edebiyat geleneğini tek başına değiştirebilmesine şaşmamalı. Bir hikâye anlatıcısı olarak o, her şeyden önce kendi iç sesine, karakterlerinin sahiciliğine yürekten inanmış, belli. Kurak ovalara isyan eden işçileri, nehirlerde sürüklenen inekleri, kırlangıçların göğüslerini su birikintilerindeki çamurla usulca ıslatmasını, şiddeti, ölümün geride bıraktığı ıssızlığı öfkesini yitirmeyen bir dinginlikle yazabilmesi onu benzersiz kılıyor.

Ova Alev Alev’deki çok sesli hikâyelerle buluşacak okur, bu vesileyle Pedro Paramo’yu da merak edip okursa, bu kadar az eser bırakan bir yazarın, doğumundan bir asır sonra hâlâ neden ve nasıl böyle etkili olabildiğini kavrayacaktır.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Hayatı ve Ölümü Çocukça Anlatan Yazar

GörselHikâyeler de değişir. Farklı tecrübeler, okumalar, sürprizli kırılmalar ve derinleşmelerle dönüşen hayatlarımız gibi hikâyelerin de kendi iç hareketleri vardır.  Hikâye nehrimiz genişleyip denize dökülürken ne çok hatıra, gizli kalmış duygu, gün ışığına çıkamamış düşünce biriktirdiğimizi fark edip şaşırırız. Bu da ancak başkalarının hikâyelerine tanıklık etmekle, onların değişimini kendimizinkiyle idrak edebilmekle gerçekleşir. Nereden gelip nereye gittiğimizi, bu dünyada kim olduğumuzu anlayabilmenin yolu biraz da sevdiğimiz yazarları anlama çabasıyla mümkündür diye düşünürüm. Hayatımızın olay örgüsü, kahramanlarımız, geçmiş, gelecek ve zaman tasavvurumuz uçurum kenarlarında dolaşmayı seven yazarlarla pek örtüşmeyebilir ama yine de onların anlatılarında saklı olan ‘hazinenin’ sıradan sandığımız hikâyelerin içinde mutlaka anlamlı bir karşılığı vardır. Duygu sistemimiz, bilincimiz bunu yaşarken hemen kaydedemese de söz konusu yazarla kurduğumuz o ‘mahrem ilişki’, mana katmanlarını bir gün mutlaka beklenmedik bir anımızda kendine has sırlarıyla gösterecektir.

Macar yazar Péter Nádas’ın Türkçede okuduğum ilk kitabı Ölümle Baş Başa’nın son sayfasını çevirirken hikâyelerle birlikte değiştiğimizi bu sebeplerle düşündüm. Thomas Mann, Robert Musil ve James Joyce’la karşılaştırılan, halihazırda dünya edebiyatının önemli yazarlarından biri olarak anılan, Nobel aday listesinde de adı geçen Nádas’ın çocuksu bakışıyla olgunluk ve yaşlılık arasında salınan anlatımı, bir okur olarak kendi gelişimimi oluşturan işaretleri de hatırlattı bana. Gazetecilik ve fotoğrafçılık da yapmış olan Nádas’ın 1967’de yayımlanan ilk kitabı, elimizdeki öyküler toplamının ilk hikâyesi olan “Kutsal Kitap” ile aynı adı taşıyor. Daha ilk hikâyeden anlatımının sadeliğinde gizli olan derinlikli bakışı hissetmemek mümkün değil. Bu öyküde yaşadığı çevreyi sezgileriyle kavramaya çalışan bir çocuğun, ailesinden bağımsız kendi doğrularıyla yalanlarını ayırt edebilmek için verdiği mücadeleye tanık oluyoruz. Neredeyse bir novella gibi kurgulanmış hikâyenin anlatıcısı çocuk, iç sesiyle ‘inancı’ keşfedişini ve bunun gündelik hayatın pratikleriyle çatışan yanlarını gösteriyor okura: “Koltuğa gömüldüm, Kutsal Kitap’ın nefes kadar hafif pelür yapraklarını çevirmeye başladım. ‘On Emir’i arıyordum. Arada ilginç birkaç yere rastladım, sonra sabrım tükendi sayfaları çabuk çabuk çevirmeye başladım, fakat yalan söyleme ve gammazlama yasağını hiçbir yerde bulamadım.” Çocuk evde çalışan hizmetkar Sizidike’den ve aslında yabancılaştığı bütün dünyadan şüphe ediyor. Hikâye geliştikçe çocukken benliğimizi kemiren bütün korkuların hayatımızı nasıl şekillendirdiğini de izliyoruz.

Keskin bir gözlemci ve zarif ayrıntılar

Hikâyelerin sıralaması kitabın orijinalinde de böyle mi bilmiyorum ama bu seçkideki dizilim, hikâyelerimizin de hayatla birlikte değişimini gösterdi bana. İstemeden hırsızlık yapan bir kadını kurtarmak isteyen çocuk, ikinci hikâyede annesini kaybedince artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını fark ediyor. Nádas’ın şiirsel dili bir yana boşlukta salınan ayrıntıları okura incelikle gösterebilmesinin ardındaki marifette sanırım fotoğraf sanatına olan merakı da etkili. Annesinin öldüğünü söyleyemeyen babasının yarasını saran çocukla babasının paylaştığı o ürkütücü sessizlikte, çocuğun gözleri vahşi rüzgarlarla sallanan ağaçlara takılıyor ve sağa sola eğilen o renkli dalları asla unutamayacağını anlıyor çocuk. Mezarlıklardaki çiçeklerin neden kırdakilerden başka olduklarını meraklı bakışlarıyla gösterirken, soru sormadan tek başına dünyayı anlamayı keşfediyor.

Péter Nádas, insanın başına gelenlerle nasıl geriye dönülemez biçimde değiştiğini sadece keskin bir gözlemci, bir ‘tanrı yazar’ gibi değil aynı zamanda böyle zarif ayrıntılarla biçimlendirerek, okurun o hikâyede özgürce, kendi duygusal çalkantılarıyla dolaşmasına da müsaade ediyor ve sanırım haklı şöhretini biraz da esneyebilen bu bakışına borçlu. Çocuklara dair bir hikâye anlatırken, “Çocuklar korkularının nesnesine saygı duyarlar, çünkü (inkâr etseler de) içgüdüsel olarak korkularının nesnesine benzemek isterler, çünkü korkularının nesneleri arasında fark olabileceğini henüz bilmezler, korkunç olmanın en azından korkmak kadar dehşetli olabildiğini henüz öğrenmemişlerdir.” türünden tumturaklı bir cümle kurmakla yetinmiyor. O korkuyu belirleyen atmosferi de sihirli anlatımıyla hikâye ediyor yazar.

‘Ruhun belleği olmadan beden anlaşılamaz’

Beni şiddetle çarpan son hikâye, kitaba da ismini veren “Ölümle Baş Başa” oldu. Nádas’ın kendi yazarlık serüveniyle, yaşadıklarıyla bağını açıktan gösteren bu uzun anlatı, felsefi tahlilleri, insana dair tespitleri ve edebi lezzetiyle denememsi bir hikâye yazmayı tercih etmiş olduğunu düşündürdü bana.  Elli yaşlarında kendini düşünsel ve fiziksel yeteneklerinin doruğunda bir adam olarak tanımlayan anlatıcı kendi ölüm anıyla yüzleşmesini aktarıyor. Ölüm korkusunun saçının son teline kadar bedenini sarışından, o karanlık âna yuvarlanışındaki manevi derinliği keşfedişine kadar uzanan ‘sonsuz’ yolculukta bir ölünün zamandan bağımsız algısıyla nefes alıp vermek doğrusu beni çok heyecanlandırdı. O ânın içinde kendisinden koparak anlatma biçimi, okuduklarımın arasında ölümü anlatmayı deneyen hiçbir yazarınkine benzemiyordu. Ölümün sessizliğine uzanıp geri dönen yazar, metafizik özellikler taşıyan bu öyküde yazıyla yaşayan bir insanla ölüm arasında kurduğu rabıtayı da gösteriyordu. Başlangıçta bedensiz olan ruhun sonsuza kadar bedensiz olacağını, insana dair her şeyin ötesine geçen o alacalı yolculukta görebilmişti. Onu sürükleyen kuvveti okurken o gücü hem içimde hem de dışımda ürpererek hissettim: “Bu dünyevi bir şey olamaz, ben bu harikuladeliği hissetmek için bir şey yapmadım ki, oysa başkalarıyla paylaştığım fiziksel varlığımda bunu hep arzulamış, hiçbir zaman başaramamıştım. Bu son deneyimimi hiç kimseyle paylaşamayacağımı bilmek bana çok eğlenceli geldi. Demek ki yaşamım, neyin yakınına sokulmam gerektiğini hissettiğim birkaç şanslı andan ibaretmiş.” Hayat hikâyelerimizi oluştururken, yazarken ayrıntıları titizlikle seçen ruhumuz, zaman ve mekan algısını yitirdiğinde tam ne oluyordu. Belki de gerçek soru buydu!

Yazarın hatırlattığı gibi, ölümün eşiğinde, zaman algısının dışına çıkıp kavramlarla, sözcüklerle bu dünyanın gerçeklikleriyle öğrendiğimiz tecrübelerle ölümü tarif etmek kolay değil, hatta neredeyse imkânsız. Nádas’la birlikte uçuşan düşüncesiz gölgelerde kendimi karanlığın huzuruna teslim ederken onun gibi Rilke’yi gördüm. Ben de “Omzumuzun ardındaki sessiz melekler” derken ne anlatmak istediğini anladım sanki. Bilincim parçalanınca da onun gibi sayıkladım: “Eğer doğa bize egemen olmasaydı, sanırım hepimiz çoktan tımarhaneyi boylamıştık!”

Umarım Can Yayınları Türkçeye uzun hikâyeleriyle kazandırdığı Péter Nádas’ın romanlarını da en kısa zamanda yayımlar. Diliyle, benzersiz hayat/ölüm algısıyla, merhametli dokunuşlarıyla has edebiyat severleri fazlasıyla mutlu edeceğine inandırıyor çünkü.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP