Tag Archives: KİTAP ZAMANI

Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann

ImageBir yazarın anlatı sanatında yaptığı kaotik, gizemli, heyecanlı, tehlikeli yolculuğu, çıplak hayat hikâyesinde dolaşmak yerine eserlerindeki incelikli ayrıntılarla izleyebilmek okuru için ayrıcalıktır. Belli belirsiz sezdiği ‘varoluş sebebini’, melankolisini, çaresizliğini hikâye edebilen yazarın ruhu derinden sakatlanmış olsa bile onu büyük yazı sanatına dönüştürebilmişse hayatını kitaplarıyla kurgulamaya tenezzül etmemiş demektir çünkü. Hayat hikâyelerinin farklı versiyonlarını edebiyatın sihriyle bütünleştiren, benzersiz tarihî anlatılara tercüme eden yazar kuşkusuz böyle vasat bir yönteme başvurmayacaktır.

    Thomas Mann’ın okuduğum ilk kitabı olan Venedik’te Ölüm’den, Türkçeye nihayet çevrilmiş olan ve kimilerince başyapıtı olarak kabul edilen Doktor Faustus arasındaki o uzun mesafede okuduğum her hikâyesi, novellası, romanı bana onun kendini edebiyatla nasıl tekrar tekrar inşa ettiğini hatırlattı. Ona göre sanatçı, sıradan insanın tersine (kitaplarının hemen hepsinde sanatçıyla ‘diğerleri’ arasındaki farkı anlatır) tanık olduklarını, özünde sakladıklarını kendini aldatarak hikâye etme sabrına, inadına, tutkusuna sahip olmalıdır. Şimdiyle geçmiş ve gelecek arasındaki sınırları silik çemberde, tecrübeler ne kadar yıkıcı olursa olsun, onlardan yeni  ‘hayatlar’ inşa edilebilir. Böylece toplumsal ve bireysel çürümeleri hikâyeleştiren ‘sanatçı’ estetiğin hazzını kutsallaştırarak, toplumdan kendini soyutlar. Büyük burjuva kültürü ve gelenekleriyle yetişmiş olan Mann’ın edebiyata bakışı esas itibarıyla bu çerçevede şekillenmişti.

    Yaşadığı dönemin koşullarında bile aristokrat aile yapısı nedeniyle ‘tutucu’ ve geleneksel bir yazar olduğu söylenen Mann, “Benim aradığım, beni ilgilendiren, önem verdiğim; ahlâki olan, geleneksel olan ve ahlâk tonu ağır basan, ahlâka bağlı sanat olmuştur.” dese de eserleri kendi dili ve bakışlarıyla ona rağmen bu söylemi reddediyor. Doktor Faustus’ta arkadaşının hikâyesini yazan anlatıcının, besteciyi mahvetmekle itham edilen kadına söyledikleri Mann’ın ahlâk ve din algısına dair iyi bir örnek: “Tanrı korusun! Benim kendi kendime hatırlattığım bir şey vardır; o da Tanrı’nın şu sözüdür, ‘Öç benimdir, karşılığını ben vereceğim’. (Eski Ahit, ‘Yasa’nın Tekrarı’). Bilirim ki Tanrı, bir suçun cezasını,  suçun kendisiyle birlikte verir; onun içinde öylesine ıslatır, yumuşatır ki, biri diğerinden ayırt edilemez hale gelir. Mutluluk ile cezası aynı şey olur.”

Image

Nobel Ödülü Büyülü Dağ’a verilmeliydi

Onu evrensel bir yazar yapan Buddenbrooklar (1929) nedeniyle kendisine Nobel ödülü verilmiş ancak dönemin eleştirmenleri ödülün Büyülü Dağ (1924) nedeniyle verilmesi gerektiğini söylemiş. Mann, Hitler’in yükselişinden sonra Amerika’ya göç edip Doktor Faustus’u yazmış ve kitap hemen her yerde bir başyapıt olarak karşılanmış.

    Roman, okuru besteci Leverkühn’ün kılcal damarlarında dolaştırırken, Nazi Almanya’sını sorguluyor ve Alman ulusunun düştüğü korkunç durum karşısında nasıl sarsıldığını geleceği öngören cümlelerle anlatıyor: “Ah Almanya, sen batmaktasın ve ben hâlâ senin umutlarını hatırlıyorum! Bir önceki, görece daha hafif sayılacak çöküşünden; Reich’ın sona ermesinden sonra uyandırdığın (ama belki de paylaşamadığın) dünyanın sana bağladığı umutları kastediyorum; taşkın hareketlerine, içine düştüğün tümüyle delice, umutsuzca, meydan okurcasına kabaran sefaletine (…) rağmen birkaç yıl boyunca, bir dereceye kadar hak etmiş gibi göründüğün umutların…”

    Mann, savaştan sonra ülkesini terk ettiği için Almanlar tarafından eleştirilmiş. Sonradan Amerikan vatandaşı olan yazarın, komünist avına çıkan McCarthy’nin kurduğu komitede yargılanması onun için ağır bir darbe olmuş. Dolayısıyla hayatının son döneminde yazdığı Doktor Faustus, bir iç yolculuğu anlatan Büyülü Dağ’dan ve kendi deyişiyle “19. yüzyıla bir veda” niteliği taşıyan, burjuva geleneğine tanıklık eden ‘tarihçi’ bir yazarın bir ailenin çöküşünü anlattığı Buddenbrooklar’dan biraz farklı.  O hemen her kitabında yaptığı gibi yine sanatla ve ‘sanatçılık’ algısıyla hesaplaşmak istemiş ama bu kez ‘sıradan olanla’ sanatçı arasındaki kapanmaz mesafeyi, müziğin ve edebiyatın buluştuğu noktadan daha ileriye götürerek faşizmle zehirlenen toplumun kültürel çürüyüşü üzerinden anlatmayı tercih etmiş.

    19. yüzyılın büyük romancısını okurken hissettiğim, bu formda, içerikte ve derinlikte romanı yazabilmenin bu çağda ve gelecekte artık neredeyse imkânsız oluşu. Anlatıcının müzikle sözün şiirli birlikteliğini anlattığı bölüm Mann’ın edebiyatı bilgiyle birlikte estetik bir bütünlük içinde görebilen algısını da gösteriyor: “Edebiyatın tümünde söz ve müziğin birbirini bulması, birbirini buradaki gibi desteklemesi elbette çok nadir rastlanan bir şeydir. Burada müzik, bakışlarını kendine çeviriyor, kendine bakıyor. Seslerin teselli vererek birbirine böyle el uzatması, her şeyin birbirine dönüştürerek, birbirine yaklaşarak birbiriyle örülmesi düğümlenmesi- işte hepsi budur. Ve Adrian Leverkühn bu işin genç ustasıdır.”

    Unutmamak lazım: Doktor Faustus, tıpkı Buddenbrook ailesi gibi ahlâken de çöken, ilişkileri nefretle, bastırılmış arzularla, kıskançlıkla örülmüş, çocuklarının intiharlarıyla ölümün ‘kuruttuğu’ bir ailenin ‘babası’ olan Thomas Mann tarafından yazıldı. O edebiyatını şekillendiren ‘sanatçının varoluş trajedisini’ romanlarına aktarırken aslında büyük bir dramın kahramanı olan Mann,  zaaflarını sanatına ne kadar yansıtmıştı? Okur bunu kendisiyle ve yaşadığı çağla hesaplaşan büyük bir romancının kahramanı Adrian’ın ‘ruhsal karanlığının derinliklerinde’ has edebiyatın hazzını tadarak keşfedecektir.

‘Bu bir sanatçının hayatıydı’

Bölüm başlarında, “Az önce kapattığım bu bölüm de benim zevkime göre biraz fazla uzun oldu; okurumun sabrının tükenmekte olduğunu dikkate almamda yarar var gibi geliyor bana.” türünden ironik cümlelerle uyarsa da, roman Türkçede yeniden yazılmış gibi tınlayan harikulade çevirisiyle koca bir yüzyılın içinden akıp okuruna ulaşıyor.

    Kitabın başında besteci Adrian’ın hayatını yazmaya karar veren çocukluk arkadaşı bize sesleniyordu: “Bu bir sanatçının hayatıydı. Benim gibi sade bir adamın payına, onu bu kadar yakından izlemek düşüncesi, içimdeki insan hayatına ve kaderine dair bütün duygular, insanca var olmanın bu sıra dışı biçimine odaklandı.”

    Thomas Mann, etrafındakilere, okuruna karşı pek merhametli bir yazar olmadı belki ama bize ‘insanca var olmanın’ her halini yeri doldurulamayacak romanlarla anlattı. Doktor Faustus da diğer eserleri gibi ‘sıradan’ olanın sınırlı vaktinden sıyrılıp kendi zamanının çok ötesinde yaşamaya devam edecektir.

Thomas Mann – Doktor Faustus  Can Yayınları 

Image

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

‘Hayat denen o berbat şey’ anlam kazanınca…

Görsel

İnsan kim olduğunu anlamak için okur, derler. Edebiyatı tarif edenlerin sık kullandığı bir cümledir bu ama resmin bütününü yansıtmaz. İnsan kendini anlamak için yazar ve okuyanlar benliklerinin gölgeli kıvrımlarında ilk kez dolaşıyormuşçasına bilinmeyenlerini keşfeder. Okur ‘şimdiki an’ın içinde yaşarken hikâyenin kurgusuyla, olay örgüsünün nasıl gelişeceği ve sonuçlanacağıyla pek ilgilenmez ancak kurgusal bir metin yazarken kendini en rahat bırakan yazar bile o maceranın nereye doğru akacağını hiç değilse sezgisel olarak hesaplar. Hayat da hikâye gibi durağan değildir elbet; kabarır, derinleşir, yoğunlaşır, eksilir, çoğalır, çelişkilerle karmaşık hale gelir ama biz yaşarken bunu bütünlüklü bir bakışla kavrayamayız. Hayat gözümüzün önünde usul usul akmaktadır ama bizim engel olamayacağımız türden garip, kaotik bir ruhu vardır. İşte roman sanatı, kimi zaman bu doğal ‘savrukluğu’ okuyarak görmeyi de öğretir bize. Böylece edebiyatın sadece her gün tanık olduğumuz olaylarla insanı nasıl değiştirdiğini izlemeyiz, onların ‘iç hikâyesiyle’ birlikte tecrübelerimizi dönüştürecek zengin bir kaynak da bulmuş oluruz.

Kristalize olmuş duygular

Alman modernizminin en önemli temsilcilerinden Alfred Döblin’in başyapıtı kabul edilen, eski bir hükümlünün hikâyesinin anlatıldığı Berlin-Aleksander Meydanı modern yapısı ve sürprizli anlatımının yanı sıra okura böyle geniş bir imkân da sağlıyor. Romanın ‘çok sesli’ kahramanı Franz Biberkopf, hapisten çıktığında 1920’lerin Berlin’iyle karşılaşıyor. Orada gördüğü sadece insanın ürkütücü yüzü, yoksulluk, işsizlik, dünyayı bilinmeyen bir karanlığa sürükleyen ‘nasyonel sosyalizm’ değil. Okur, ne olacağını henüz bilmeyen bir roman kahramanının sancılarını, yazarın akan, tıkanan, savrulan, dibe vurup tekrar yükselen cümleleriyle takip ediyor. Gün ışığına henüz çıkmamış, ruhun kuytusunda kristalize olmuş duyguların kâinatın büyük boşluğunda çarpıp parçalanan sesi, belki de en sarsıcı yanı romanın.

Yazar romanın başında, bu çok parçalı yapıyı basitçe özetlemek ve onlarca hikâyeyi neden tek bir insanın etrafında toplamak istediğini açıklamak istercesine okura sesleniyor: “Şimdi Berlin’de yaşamak ve iyi bir insan olmak istemektedir… Hiç beklenmedik bir anda gelen ve alınyazısını andıran bir şeyle savaşmaya başlar… Fakat her defasında kendini toparlar, ayağa kalkar ve güç bulur. Sonra bir darbe daha yer. Alçaklıkla dolu. Ve günün birinde yumruğu yer suratının ortasına. Çok vahşice vurulmuştur… Sonunun geldiğine inanmaktadır. Bu sonu kendi eliyle hazırlamak isterken, şimdi anlatamayacağım bir şekilde, gözü açılıverir. Her şeyin nedenini görür ve kavrar. Bu neden kendisidir. Bomboş yaşamıdır. Onu birden anlamaya başlar. Yaşam denilen o berbat şey anlam kazanır. Franz Biberkopf zorla kişiliğini bulmuştur… Bu adamın başından geçenleri, onun gibilerin görmesinde ve işitmesinde fayda var.”

Modern Alman edebiyatının öncüleri arasında sayılan Alfred Döblin’in toplumsal gerçekçi eserlerinin yanı sıra bu romanda olduğu gibi bilinç akışı tekniğini kullandığı ve James Joyce’un etkisinde kaldığı söylenir. Doğrusu, kitabı okumaya başladığımda edindiğim ilk izlenim özellikle dili itibarıyla kendisine bambaşka bir yer açtığı oldu. Bu ‘farklılaşmayı’ bilerek oluşturduğu söylenemez, zira üslup bilinçle belirlenen bir özellik değildir yazı sanatında. Zorlama olanlar hemen hissedilir, okur yazarın bunu neden ve nasıl yaptığını satır aralarında yakalar.

Psikanaliz merakı

Döblin’in hayatının ve eserlerinin konu edildiği metinlerde, sıkça kullandığı kolaj tekniğinden bahsedilir. Evet, bilhassa bu romanda borsa raporları, reklamlar, hukuk metinleri, şarkılar, hikâyeler, fıkralar, masallar gibi farklı türleri bir araya getiriyor Döblin ama bence Berlin- Aleksander Meydanı kült bir roman olabilmesini, yazarın insana daha derinlikli bakabilen psikanaliz merakına da borçlu. Öğrencilik yıllarında nöroloji ve psikoloji de okuyan Döblin, 1903’te yazdığı Siyah Perde’de, birbirinden bağımsız olayların oluşturduğu kaderin gücünün tesadüflerle belirlendiğini savunmuş. Bu romanda aynı düşünceyi destekler bir anlatımı var. Birbirini takip eden dokuz bölümde, bağımsız gibi görünen yüzlerce hikâyenin anlatıcısıyla; iç seslerin, hayallerin, sayıklamaların, monologların yer değiştirişiyle ortaya çıkan katmanlı anlatım, edebiyat tarihinde bir ilk değil kuşkusuz ama toplum içinde varoluş mücadelesi veren bireyin kendisiyle ve dünyayla çatışmasını çarpıcı, sinematografik görüntülerle anlatabilen gücü itibarı ile benzersiz.

Berlin-Aleksander Meydanı’nı okumak, geleneksel roman kurgusunu tercih edenler için pek kolay değil. Yaklaşık 500 sayfa boyunca yazar kahramanından yükselen çığlıklarla dünyaya, sisteme, hayatın eksik kalan sayfalarına itiraz ediyor, okuru çaresizliğiyle yüzleştiriyor, zihnine o ana kadar tanımadığı düşünce/duygu kırıntılarının tohumlarını usulca bırakıyor. Daha ne olsun dedirtecek türden ‘zor’ bir roman mı, evet ama iz bırakacağı kesin.

Görsel

Fassbinder televizyona uyarladı

Yüzyılın en önemli sinemacılarından Rainer Werner Fassbinder’in Berlin-Aleksander Meydanı’nı televizyon için 16 saatlik bir filme (diziye) dönüştürme çabasını romanı okuyanlar daha iyi anlayacaktır. Bu romanı bir kent kitabı olduğu, yeraltı dünyasını iyi anlattığı, sokak insanının dilini argo deyişlerle de aktarabildiği veya Avrupa’da yükselen faşizme direnen ruhu itibarıyla mı tercih etmişti? Muhtemelen bütün bu unsurlar yönetmeni cezbetmişti. İşte bunlar okuru da aynı nedenlerle çarpacaktır. Üstelik hiç tükenmeyen merak dürtüsünü sürekli diri tutarak. Dördüncü kitabın başında bakın anlatıcı ne diyor: “Franz Biberkopf’un başına gelenler bahtsızlığından değil. Okur olup bitenlere şaşırıp sorabilir: Ne var bunda? Fakat Franz Biberkopf okur değil ki! O ilkesinde bir hata yaptığının farkında. Ancak nerede bilemiyor. Ve çok üzülüyor. ”

Döblin, okura her şeye rağmen çarenin insanda olduğunu edebiyatın hakikatiyle hatırlatırken ruha jilet çizikleri atmayı ihmal etmiyor.

* Everest Yayınları

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor

 Görsel“Şiirsel” sözcüğü poie-sis’ten türemiş. Psikolog Charles Winquist, “yapma, oluşturma” anlamına gelen bu kavramdan yola çıkarak hayal gücüyle yazıya dönüştürdüğümüz hayatlarımızın şiirsel olduğunu söylüyor. Ona göre hayatımızı hayal etme üslubumuz neyse yaşama tarzımız da o oluyor. Böyle düşündüğümüz vakit, hayatlarımızı yazarak farklı tecrübelere dönüştürdüğümüzde biyografilerimiz de şiirsel olabiliyor.

Yaşadıklarını sadece hatırlayabildiği ‘an’lardan ibaret saymayan, hayatını büyük bir destana dönüştürenlerin başında gelen Aziz Augustinus (354- 430), bir hitabet ustası ve filozoftu. Otobiyografinin bir tür kurgusal metin olduğunu söyleyen A. N. Wilson, Augustinius’un bu türde eser veren (İtiraflar) ilk kişi olduğunu belirttikten sonra İlahi Komedya’daki seyyah Dante’nin yeminli bir tanık değil, aksine edebi bir yaratıcı olduğunu ifade ediyor. Tam da bu noktada onun neden Dante incelemesi hazırlamak gibi meşakkatli bir işe soyunduğunu daha iyi anlıyorsunuz.

Ortaçağın büyük şairi

Hece Yayınları’nın fevkalâde isabetli bir seçimle Türkçede yayımladığı Âşık Dante’nin yazarı, İngiliz araştırmacı ve edebiyatçı Wilson, Tolstoy’unki de dâhil pek çok biyografi yazmış, yirminin üzerinde romanı olan bir yazar. Hâlihazırda ortaçağ edebiyatı üzerine dersler veren Wilson, bu kitabı yazma sebebini öylesine içten bir dille anlatıyor ki, daha başında akademinin sıkıcı üslubuyla boğulmayacağınızı anlıyorsunuz. Yazarın muradı, sadece ortaçağın büyük şairinin hayatını anlatmak değil; dönemin koşullarını, ihtiyaçlarını, yansımalarını bugünden geriye farklı bir bakış açısıyla okuyabilmek.

    En az kitap kadar ilginç olan “Bu Kitabı Neden Yazdım” başlıklı bölümde, bu “sonsuz maceranın” peşine düşüşünü ayrıntılarıyla anlattıktan sonra, “Bir akademisyen yazsaydı belki bu kitap daha iyi olurdu.” diyor Wilson. Bu tespit kısmen ironik olmakla birlikte neden böylesinin daha iyi olduğunu da söylüyor aslında. Wilson, neredeyse hayatını adadığı bu kapsamlı eserden sonra hâlâ Dante hakkında şöyle bir kitap aradığını söylüyor: “Ben hâlâ Dante’nin hayatı hakkında, dönemin arka planını yansıtan ve Komedya’ya giriş niteliği taşıyabilecek bir kitabın arayışı içindeyim… Öyle bir duyguya sahip olsun ki, kadın hayalleri, şiire nüfuz etme isteği, hayata dair yakıcı soruları cevaplama ve kalbin en derin arzularını anlama ihtirası arasında bir bağ kursun. İşte bu yüzden başlığım ‘Âşık Dante’ (Dante in Love).”

Dante neden okunmalı?

Modern şairler, yazarlar, araştırmacılar asırlardır bu soruya farklı cevaplar vermiş. Wilson’ın cevabına geçmeden, henüz Dante’nin eserleriyle tanışmamış olan okur için benim basit bir nedenim var: Bugünün modern dünyasında ‘aşk’ her anlamıyla küçümsenirken ortaçağda düşünürler, şairler, yazarlar, hatta teologlar bu kavramı içini boşaltmadan, farklı disiplinler arasında ilişkilerle tartışıyordu. Dolayısıyla varlığın manasını derinleştiren o değerleri, hayal gücü ve farklı düşünme biçimiyle çağının yazarlarından ayrılan büyük bir şairle anlamak bugünü daha iyi kavramamızı da sağlar. Dante’nin ilk yorumcusu Boccacio’dan (1313-1375) bu yana her çağda ondan etkilenen sanatçılar oldu. Boticelli ve Michalengelo, İlahi Komedya’dan esinle resimler yaptılar. Rossini, Schumann, Lizst onun şiirlerini besteledi. Ezra Pound, T. S. Eliot, Anna Ahmatova, W. B. Yeats gibi şairleri derinden etkiledi.

Görsel

    Peki, Wilson, Dante’de ne görüyor? Kendisinin de başta söylediği gibi onda Chaucer’ı ve etkilediği diğer yazarları görüyor; yani Dante onun için sadece çağının başarılı şairi ve önemli bir politik figürü değil, kıymeti hâlâ anlaşılamamış, yeterince okunmayan bir ‘düşünür’. Bunun sebeplerini anlatırken okurla olabildiğince samimi bir ilişki kurmak istemiş: “Çoğu okur-yazar onun hakkında sadece birkaç detay bilir ve bu bilgilerin neredeyse tamamı, mesela onun Beatrice isimli bir kızla yaşadığı romantik ilişki gibi yalan yanlış şeylerden oluşur. Dante, çocukları olan evli barklı bir adamdı, ayrıca başka aşkları da oldu ve bunların bazıları biraz karmaşıktı. Bazı aşklarından kimi yazılarında söz eder. Beatrice, bu tür ilişki yaşadığı kadınlardan biri değildi. Onunla yaşadığı farklı bir şeydi”.

    Bu satırları okuyanlar tebessüm edebilir ama kitabın içeriği bu kadar ‘hafif’ değil. “Beatrice’nin Ölümü” başlıklı bölümde dokuz yaşındayken tanıştığı bir kızı on yıl sonra yazıya ve Tanrısal bir simgeye dönüştürme hikâyesi anlatılıyor. Yazar bu bölümde bahsettiği “Üç Teslis”, dokuz gezegenin yörüngesi, dokuz yaş ve bütün bu rakamsal işaretlerle ‘mükemmel güzelliği’, inancın saflığını, tutkulu aşk arayışını da ayrıntılarıyla aktarıyor.

    İtalyancayı neredeyse Dante’nin icat ettiğine dair bir cümleyle karşılaştığınızda sebebini merak edip hikâyenin başlangıcına dönüyorsunuz. Wilson, Dante’nin sürgün yıllarında yarımadanın her yerine gittiğinden ve İtalyan diyalektiğinin çeşitliliği hakkında geniş bilgi ve birikime sahip olduğundan bahsediyor. Ve buradan hareketle sayfalarca, Latince ve İtalyanca arasındaki ilişkiyi anlatıyor. O vakit, asırlardır eskimeyen bu şairin parladığı ve yok olduğu dönemleri bilmek istiyorsunuz. Rönesans döneminde sönmeye başladığını, sonra itibarını tekrar kazanma hikâyesini de bir roman okur gibi takip edebiliyorsunuz.

Bugüne neler söylüyor?

Wilson, Dante’nin popülerliğini yanlış sebeplerle yeniden kazandığını gerekçeleriyle anlatıyor. Evet, bugün eserlerini onun arzuladığı gibi idrak etmek, o zihnin temsil ettiği değerlerin bir parçası olmak mümkün değil belki ama bugünün şiirini, edebiyatını, kültürel yozlaşmayı, ‘bireyin’ görünmeyen çöküşünü, aşkın popüler kültür ürünü haline dönüşmesini oradan bakarak daha sağlam bir şekilde kavrayabiliriz. Wilson, son sözlerinde bu bakışı değerlendiriyor: “Eğer Dante’yi 21. yüzyıla hitap eden bir şair olarak ele alacaksak, bence bu şair, günümüzün temel ikilemlerinden biri hakkında yani ortak bir referans noktası olarak kültürü kaybeden bizlerin, kendi iç meselelerimizi bizim dışımızdaki dünyanın müşterek siyasi ve dini tecrübeleriyle nasıl ilintilendireceğimiz hakkında konuşmaktadır”.

    Yazarın dediği gibi, Dante’nin dünyası kayboldu ama şiiri hâlâ yaşıyor. Ve bizler o şiirin ahenkli sesi sayesinde mahrem ve gizemli iç dünyamızı sürprizli mısralarla hep yeniden keşfediyoruz.

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Aşk Coğrafya Tanımaz

Görsel

Nerede okuduğumu tam hatırlayamıyorum ama hayatla edebiyatı ironik bir önermeyle ayırıyordu; “Hayatımızda sekizinci bölüm bittiği zaman sayfaya dokuzuncu bölüm yazacak kimse yoktur.” Bunu söyleyen yazarın muradı, hikâyenin ileriye doğru sürüklendiği ancak hayat gibi geriye doğru anladığımız gerçeğini hatırlatmaktı sanırım. Belki bu noktada durup önce şunu sormalıyız; romanlardaki bölümler arasındaki geçişler gerçekten hayattaki kadar keskin veya muğlak olabilir mi ya da çok katmanlı, uzun bir zamana yayılmış ‘hayat hikâyeleri’ içeren romanların  ‘gerçekliği’ okurun edebiyat algısına nasıl yansır?

Kahire’li yazar Ahdaf Souef’in yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Aşkın Coğrafyası’nı okurken zihnim buna benzer sorularla meşguldü. Roman esas itibarıyla 1900’lü yılların başında İngiltere’den Mısır’a giden Lady Anna Winterbourne’la neredeyse yüzyıl sonra gazeteci Isabel Parkman adında bir gazetecinin ‘yollarının’ bir sandıkla kesişmesinin hikayesi. Sandıkta keşfettiği günlükler, defterler, mektuplar daha sonra çağdaşı olan ve Kahire’de yaşayan başka bir kadına götürecektir onu. Evet, kabaca böyle özetlenebilir ancak ben böyle ‘çok katmanlı’ romanların bu türden özetlerle anlatılmasını çok doğru bulmuyorum. Yazarın okuru daima bilinmez ve sürprizli bir geleceğe davet eden heyecanlı çağrısını da biraz perdeliyor sanki. Ve hikaye tam da özetin bittiği yerde başlıyor aslında.

Kitabın kapak tanıtımında, bu romanın biçim itibarıyla tanınmış Latin Amerikalı yazarlardan Marquez ve Allende’i hatırlattığı yazıyor. Kısmen doğru ancak Soueif’in daha ilk sayfadan itibaren kullandığı dil ve kurduğu atmosfer onlardan epey farklı. Bu roman, içinde bulunduğumuz yüzyıla kimi güçlü yazarlarla damgasını vuracak olan ‘neoklasik’ türün iyi örneklerinden biri olarak kalacak bana kalırsa. Kitabın hemen başına konmuş yüzyıllık aile soyağacı şeması, bize aşina olduğumuz klasik eserleri veya Marquez’in romanlarını hatırlatıyor belki ama anlatım teknikleri, üslubu ve tarihe ‘devrimci’ bakışı itibarıyla onlardan ayrılıyor.

Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var; roman isminin çağrıştırdığı gibi sadece aynı yüzyılın başında ve sonunda başlayan aşk hikayelerinin buluşmasından ibaret değil. Daha çok farklı dönemlerin siyasi çalkantılarının, bilinmeyen gerçeklerin, muhteşem coğrafya tasvirlerinin, puslu hayallerin, toplumlun kadim geleneği anlatan satırların, tarihi dokunun, duyguları gün ışığına çıkaran içseslerin arasında makul ve sağlam bir yerde duruyor. Bu dengeli kurguda yazarın İngiltere’de edebiyat okumasının, doktorasını dilbilim üzerine yapmasının, hali hazırda The Guardian’da güncel politika ve kültür yazıları yazmasının da katkısı vardır mutlaka diye düşünüyorum.

Beni romana çeken bu saydığım unsurlardan çok sadeliğiyle derinleşen anlatımı oldu. Hikayenin anlatıcısı Kahireli Emel, Isabel’in kendisine getirdiği mektup ve günlükleri bir romanda anlatmaya karar verdiği andan itibaren şahit olduğu gerçekliği yeniden kurgulamaya karar veriyor. Bir anlamda kendi gerçekliğini edebiyatın imkanlarıyla yeniden üreten bugünkü roman anlayışına zarif bir selam da gönderiyor.

imagesBütün hayatı önünde duran bir kadını anlatmak için yazdıklarını düzenleyen, değer verdiği nesnelere dokunan anlatıcı-yazar, onu her daim yanı başında hissediyor. Anna’nın etrafından gizlediği keder bulutlarına, küçük sevinçlerine, düşlerine, çaresizliğine, bazen kötücül düşüncelerine şahit oluyor ve bu esnada kendi benliğiyle buluşuyor. Anna’yı penceresinden dışarı bakarken görüyor. “Vakit gece, gece olduğunda ısrar ediyorum. Kalenin ışıkları ile kentin ışıkları arasında siyah, boş bir alan uzanıyor önünde. Fırçalanmış yumuşak saçları boynuna ve omuzlarına doğru iniyor”. Böyle anlatıyor anlatıcı romanın içindeki roman kahramanını. Onu ve bir asırlık hikayenin içinde dolaşan herkesi görüyor, onlarla konuşuyor, anlattıklarını kendi çağının ve hayatının diline tercüme ediyor.

Siyasi, kültürel tarihin, hakikatin farklı veçheleri arasında dolaşırken, yeni Mısır’ın devraldığı arkeolojik mirası, camileri, kiliseleri, kutsal tapınakları değişen özellikleriyle tarif ettiği, farklı inançlara sahip bir toplumun birbirlerine inançla sarılmasını, yabancılaşmasını anlattığı bölümlerde, roman sanatını sadece diliyle değil, hikayeye iyi yedirilmiş, sıkmayan bilgilerle zenginleştirdiğini de fark ettim ve doğrusu hoşuma gitti. ‘İnsanı’ bütün duygularıyla sıkmadan anlatan ve bunu toplumun panoramasını incelikle çizerek yapabilen fazla yazar kalmadı korkarım.

Üst üste yığılmış hikayelerle ve farklı roman teknikleriyle inşa edilmiş romanı anlatmak için bu alan yetmez, yazıyı çarpıcı bölümlerden biriyle bitirelim. Anna’nın hikayesini yazan Emel, kendisine sandığı getiren Isabel’e Arapça kelimeleri ve dilin yapısını anlatıyordu: “Kalb: Kalp, çarpan kalp, şeylerin merkezindeki kalp. Tamam mı?…Sonra her kökün alabileceği belirli sayıda biçim vardır, neredeyse bir şablon gibi. Bu durumda ‘kalb’ köküyle ‘kalab’ yapabilirsin; Yenileme, yıkılma, baş aşağı olma, zıttın yapma; buradan ‘maklab’..Baş aşağı; ‘Mutakallib’: Değişebilir ve ‘inkilap’; devrim..Yani her şeyin kalbinde yenilgilerin başlangıcı var; kalbe ne kadar yakınsanız yenilgiye o kadar yakınsınız. Aşağıdan başka gidecek yer yoktur: Öze ulaştığınızda mahvolursunuz”.

Edebiyat  bir anlamda aynı kökten gelen bütün kelimelerin ‘uzaktan kardeş’ olması gibi… Kökü her zaman iyi anlatılmış hikayeler ve ‘insanla’ besleniyor.

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Kafka Alçakgönüllülük Öğretir

 

GörselHayat bitince hikâyesi de biter mi? Bu basit sorunun cevabı kişinin zaman, mekân, inanç ve varoluş algısıyla ilgili olarak değişebilir. Ben iyi anlatılmış hikâyelerle hayatın çoğalıp zenginleştiğini düşünenlerdenim. Biyografi okumayı sevmemin tek nedeni bu değil elbette ama ‘hayat hikâyeleri’nin edebiyata olan sarsılmaz inancımı güçlendirdiğini söylemeliyim.

    Dikkatli, tutkulu ve meraklı biyografi okuru, az çok bildiğimiz yaşamların kronolojik akışından, teknik ayrıntılarından ziyade ‘hikâye’nin nasıl aktarıldığıyla ilgilenir. Sona erdiği sanılan bir ömrün ‘henüz sonu bilinmeyen yarım kalmış bir roman’ misali farklı yorumlara, maceralara, henüz vâkıf olunamamış sırlara, sürprizlere açık olduğunu bilir çünkü. Ve eğer söylendiği gibi hayat hikâyeleri edebiyattan ayırt edilemezse, onun düşünsel ve estetik boyutu da kuşkusuz içeriği kadar önemlidir. Ustalıkla yazılmış biyografilerin bazen yazarların eserlerinden daha uzun yaşadığını da hatırlatmaya lüzum var mı?

Hayatını Kafka’ya adadı

Hayatını Kafka’yı anlamaya, anlatmaya adamış Reiner Stach’ın yaklaşık 1400 sayfalık, iki ciltlik biyografisini okumaya başladığımda biraz ürktüm. Sadece kitapların hacmi değil, bir bilim adamının neredeyse kırk yılını, sadece 41 yıl yaşayabilmiş bir yazara vakfetmesi, onu edebiyat tarihine hakkıyla miras bırakmak için yaptığı derin kazı da beni ürpertti doğrusu. Bizde hiç olmadığı içindir belki.

    Bu çalışmanın Stach’ta vazgeçilmez bir tutkuya dönüşme sebebini, en az biyografi kadar çekici ve zihin açıcı giriş yazısında buldum. Bugüne kadar Kafka ve eserleri hakkında yazılmış yüzlerce akademik çalışmanın neden yetersiz kaldığını ve okurun merakını dindiremediğini şu cümlelerden anlamak mümkün: “Kafka’nın yaşamında öyle anlar vardır ki, onlar hakkında hiçbir belgeye sahip değilizdir, rivayetler akıntısı üzerine gece düşer. Romansal fantezilerle bu eksiklikleri aşmanın ya da üstünü örtmenin ne gibi bir anlamı olabilirdi? Öte yandan öyle günler var ki, biz onun yaşamını neredeyse saat başı yeniden yapılandırabiliyoruz. Geriye kalanların yoğunluğu hiç değilse sahnesel bir yeniden kurgulamanın taslağını olanaklı kıldığında, bunlar biyografik çalışmanın en neşe verici anı oluyorlar. Dedektiflik başarısının verdiği bir zevk. Buna rağmen nedir ki bu, yaşamı ‘derinde’, bu derece ezici bir içsel yoğunlukla dolu bir insan için?”

    Stach’ın bahsettiği ‘ezici içsel yoğunluk’, Kafka’nın üniversite, aile, aşk, memurluk dönemlerinin ilginç ayrıntılarıyla anlatılabilir mi? Eserleri, 3400 sayfadan oluşan günlükleri, mektupları, bitmemiş romanları, vasiyetine rağmen dostu Brod’un yakmadığı el yazmaları onun iç dünyasını yansıtabilir mi? Ya da arzularıyla hayat pratikleri arasındaki uyumsuzluk, kendinden uzaklaşarak yarattığı ‘edebi yaşamı’ için feda ettikleri, dünyaya, insana kayıtsızlığını anlatan cümleleri, babasıyla yaşadığı çatışmanın, başarısız evlilik girişimlerinin belgeleri onun ‘gündüz düşlerini’ anlamlandırmaya yeter mi? Bütün bunlar yazarı daha yakından görmemizi sağlar belki ama ya o ‘içsel derinlik’? Yani Kafka’yı Kafka yapan hikâyelerin kendi bilincini, dolayısıyla ondan etkilenen milyonlarca okurun bilincini nasıl etkilediğini anlatmanın daha farklı bir yolu olabilir miydi? Stach’ın da hatırlattığı gibi, “anın renginin, çağrışımlarının, saklı korku ve zevklerin, mimiklerin, jestlerin, seslerin, gürültülerin, kokuların” ve görünmesi imkânsız bütün o “görüntülerin” hayal gücünün desteğiyle aktarılması tarihi, edebiyatı, bilimi ve gerçekleri kaçınılmaz olarak gölgeler ama aynı zamanda onu büyülü ve “sonsuz” kılar. Dolayısıyla ‘empati’ belki bilmemenin acısını büsbütün yok etmiyor ama okurun zihninde estetik bir açıklık yaratıyor hakikaten.

    Sanırım Kafka hakkında ‘büyük’ bir biyografi yazmaya cesaret edemeyenler tam da bu noktada vazgeçtiler. Onlara hak vermek lazım. Bir hayat hikâyesinde bilardo topları gibi birbirine çarpıp dağılan olaylar arasında tarihsel, psikolojik, felsefi bağlar kurarken edebi bir eser yaratmayı arzulayarak bir ömür heba etmek öyle herkesin cesaret edebileceği bir iş değil. Stach’ın farkı bu işte. Yaşadığı sürece ve hatta ölümünden yıllar sonra bile kim olduğu tam anlaşılamamış, “her şeyi gören ve hiçbir şeyi unutmayan bir dehanın”, yazıyı hayatının “tek gerçek eylemi” haline dönüştüren bir yazarın, dilini sıkıntısıyla örten bir dil ustasının hayatına sızabilme becerisi.  

    Stach, Kafka’nın çok bilinen eserlerinden Dönüşüm’ün onun bilincine nasıl yerleştiğini gerçeklerden yola çıkarak anlatıyor. 17 Kasım 1912, günlerden Pazar. Kafka yataktan kalkmak istemiyor. Sevdiği kadın (Felice) ona ilk kez ‘sen’ diye hitap etmiş, buna rağmen o günden beri beklediği cevap gelmemiş. Stach bu tür bilgileri aktardıktan sonra, o sabahı hayal ediyor: “Kafka yatakta yatıyor, bakışlarını odanın tavanında ve duvarlarda gezdiriyordu. Soğuktu, dışarıda günlerden beri olduğu üzere puslu, gri bir kasım ışığı içeriye vuruyordu. Pencereden eriyen buzlar damlıyordu. Brod tarafından terk edilmişti. Felice tarafından terk edilmişti”.

Kafka-Milena mektupları

İki koca ciltlik biyografiye hâkim olan anlatım bu değil elbette. Bilginin hayal gücüyle nasıl buluştuğunu gösteren bu tür ifadelerin yanı sıra 19. yüzyılda mektubun kültürel özelliğinin ilişkilerdeki rolüne bakışı da bu biyografiyi farklı kılmış mesela. Dolayısıyla okur, Kafka-Milena mektuplaşmalarının bilinmeyen yönlerini öğrenirken, mektubun o dönemin entelektüel ortamında ‘ilişkileri’ nasıl yeniden biçimlendirdiğine dair bilgiler de edinebiliyor.

    İyi niyetle, özen ve şefkatle hazırlanmış biyografiler size olandan ziyade ‘Nasıl olabilirdi, neden başka türlü olmadı?’ gibi zor soruları da düşündürebilir. İkinci ciltte Kafka-Milena mektuplaşmalarına dair uzun bölümünün sonunda onlardan bir alıntı yapıyor Stach: “Milena iki saatlik bir yaşam diye özetliyor soğuk bir biçimde, iki saatlik bir yazıdan daha fazladır. ‘Yazı daha fakirdir’ diye cevaplıyor Kafka, ‘ama daha berraktır’. Böylece ikisinin de özlemini duyduğu barışın aynı şey olmadığı dile getirilmiş olur.”

Sonunda ben de böylesine kendi üstüne kapanmış, her türlü ayrıntıyı gören ama yine de ustalıkla perdeleyebilen, kederli, huzursuz bir yazarın hayatını okumak ne işimize yarar, diye sordum. Cevabı Stach’ın o basit, ışıltılı cümlesindeydi: “Kafka alçakgönüllülük öğretir”.

Görsel

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP