Tag Archives: FİLM

Kaderini insanı anlatarak değiştiren bir yazar: Emile Zola

ResimGeçen hafta hayatın uğultusundan kaçıp saklandığım köyden dönerken limon bahçelerini anlatmak istiyordum. Dalında unutulup kurumuş olduğu halde bahar güneşinin ılık şefkatiyle gülümseyen limonların insana dertleri nasıl unutturduğunu, deliliği benzersiz romanlarla anlatan bir yazarla tarif etmeye çalışacaktım. Belli ki yine Türkiye’de yaşadığımı unutuvermişim.


Burada yaşarken ölümün anlamsızlığından ziyade, nedensiz ölümü sıradanlaştıranların aldırmaz tavırları canımı sıkıyor. 2010 yılında, üç kuruş para kazanmak için her sabah işe giderken sevdikleriyle hiç dönmeyecekmiş gibi vedalaşan insanların ölmesinin kader olduğunu söyleyebilen bir başbakanla, kendi siyasi duruşunun kurbanı olduğunu bildiği halde ‘kaderine kırgın’ taklidi yapan eskimiş bir siyasetçinin yönettiği bir ülkede limon bahçelerinin güzelliğini anlatmaya müsaade etmiyor hayat maalesef.

 

Zola, maden işçilerinin dramını 125 yıl önce yazdı…


Böyle zor zamanlarda sığınılacak en sağlam yer yine edebiyat. Birkaç gün önce yazıya hayatını adamış usta bir yazar, Çetin Altan ölümün bir kader olmadığını her zamanki zarif ve ironik üslubuyla hepimize hatırlattı. Çaresizliği, yoksulluğu, sosyalizmi, cesareti, korkaklığı, para için alçalmayı en iyi anlatan romanlardan biri olan Germinal’den bahsediyordu. Tek bir cümleyle yaşadığımız sefaleti anlatıyordu aslında: “Emile Zola, maden işçilerinin hayatını ve ilk grevleri nasıl başlattıklarını anlatan romanı 1885’de yazmıştı.” Bu cümleyi okuduktan sonra insanlığın varabildiği o ‘çağdaş’ yeri biraz düşünmek gerekiyor hakikaten. Yüz yirmi beş yıl sonra insanlar hâlâ yerin dibinde çalışırken ölüyor ve sadece gazete haberi olup hemen unutuluyorlar artık.

 

Romancı, bilim adamı gibi olmalıdır…


Zola, bilindiği gibi meşhur Dreyfus Davası’yla da hatırlanan bir yazar. Hayatın incelikli ayrıntılarını, insanın duygularını sırlı bir aynadan yansıtarak yazmayı seven romancının daha çok bu yönüyle hatırlanması beni biraz üzüyor. Onun sanatı hayatın kendisinden daha zengin, renkli ve baş döndürücüdür sanki. Gerçi yaşarken fazlasıyla sevilen, herkesin ilgiyle okuduğu bir yazar olabilmişti ama bu davanın haklı şöhreti, onun yazarlığını hep biraz gölgede bırakmış gibi gelir bana. Romancının bir bilim adamı gibi gözlem yapması, karakterleri bir kimyacının belli nesneleri bir imbiğin içine yerleştirir gibi tasarlaması, ardından insanın yararı adına bu deneyin sonuçlarını not etmesi gerektiğine inanan Zola, birbirine bağlanan yirmi romanda tam da bu söylediğini yapıyor. Onun edebiyatıyla tanışanlar bilir. Eğer anlattığı hikâye ilginizi çektiyse, yolda her gün karşılaştığınız insanlardan daha gerçek olan derinlikli karakterlerini sevdiyseniz romanlarından öyle kolayca uzaklaşamazsınız. Mutlaka sonradan hatırlayacağınız izler bırakır. Hayatın dar, tozlu, labirentimsi sokaklarında umudunu hiç kaybetmeden dolaşmak gibidir onunla uzun süren yolculuklara çıkmak. İnsanın en karanlık, acımasız, vahşi yanını size gösterip mutluluğun yaratılabileceğini hatırlatır her fırsatta.

 Resim


Düşmanlarını çok kızdırmıştı…


Germinal
’de de bunu yapıyor aslında. Maden işçilerinin zor hayatı ve ezilen bir sınıfın mücadelesi gibi pek çok okura hiç de ‘eğlenceli’ ve çekici gelmeyecek, politik mesajları itibarıyla klişeleşmeye müsait hikâyeleri yaşadığı döneme ve topluma dair olağanüstü gözlemlerle besleyerek hayatın kendisinden daha çekici hale getiriyor. Onu klasik yapan da bu özelliği bence. Tolstoy için hayat mimarı derler. Ben bu tanımın Zola’ya da çok yakıştığını düşünüyorum.


Bu kitabı yazmadan evvel maden ocaklarına inip elindeki not defteriyle onlarla konuştuğu, daha yakından tanıyabilmek için meyhanelerde sohbet ettiği söyleniyor. Çıktığı anda büyük tepkilere yol açan, özellikle zenginlerin okuduğu gazetelerin sert dille eleştirdiği roman, başarısını edebiyatını fikirlerine kurban etmemesine borçlu sanırım. Sosyalist olmayan bir yazarın yoksulların yaşam biçimlerini, çaresiz kaldıklarında ahlakı nasıl da kolayca unuttuklarını, açlıktan ölen insanlar için siyasetin hiç önemli olmadığını, burjuvaların kaba ikiyüzlülüğünü, aldırmazlığını, adalet için büyük bedeller ödemenin ne demek olduğunu, vicdanlı olabilmenin önemini tarafsız bir bakışla anlatması, hayatın sahici yüzüne bu kadar gerçekçi bir üslupla dokunması belli ki düşmanlarını çok kızdırmış.Malum Dreyfus davası, Fransa’da gelecekte daha önemli değişimlere de yol açacak biçimde toplumu ikiye bölmüştü. Hatalarını yalanlarla kapamaya çalışan orduya kafa tutmak hiçbir dönemde kolay olmasa gerek. Peki, o dönemde orduyu yönetenlerin, Zola’yı sürgüne gönderenlerin ismini bilen var mı? Has edebiyatı biraz da bu yüzden seviyorum işte, biz faniler gidiyoruz, o bütün sihriyle, gücüyle, varlık sebebiyle yaşamaya devam ediyor…

 


Gerçeklerden resim gibi romanlar yaptı…


Yazmak için ailesini hayal kırıklığına uğratarak okulu terk edip bir yayınevinde çalışmaya başlayan Zola’yı hayatı böylesine şehvetle anlatmaya iten en güçlü dürtünün ne olduğunu bu yazıyı yazarken düşündüm ve kendi cevabımı buldum; gerçeği merak ediyordu o. Bozulmamış, el değmemiş, pek çok yazarın olduğu gibi anlatmaya cesaret edemediği gerçeği sözcüklere dönüştürmek gibi özel bir tutkusu vardı. Bir orospunun hayatını anlattığı Nana’yı yazarken yüksek sınıf fahişelerini, Germinal’i yazarken maden işçilerini ve onları küçümseyen burjuvaları,Meyhane’yi yazarken ‘alt sınıfın’ eğitimsiz insanlarını anlatmak, kendisine benzemeyen ötekilerin hayatından roman yapmak onu her şeyden çok heyecanlandırıyordu sanırım. Huzurlu bir hayatı seven yazarın evde ne yaşadığını kimse bilemez ama evlilik hayatını parçalamak pahasına hizmetçisi Jeanne’la iki çocuk yapıp, karısıyla yaşamaya devam etmesinin de ‘ötekilerin’ hayatına duyduğu o tuhaf zaafın rol oynadığını düşünüyorum doğrusu.


Claude Berri’nin senaryosuyla, renkleriyle, Zola’nın yakın dostu Cezanne’nın tablolarının hatırlatan resimleriyle romanın ruhuna sadık kalarak uyarladığı filmi izlemeyenlerin ve henüz romanı okumamış olanların tadını kaçırmamak için çarpıcı finalinden bahsetmek istemiyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim ; “Bu kapitalizmin ağzını burnunu kırmak istiyorum” diyen anarşist yazar dostumun bile ürpereceği türden bir sona okuru nefessiz bırakarak hazırlıyor Zola. Üstelik de roman boyunca kırılgan, imkânsız bir aşk hikâyesinin büyülü anlatımından hiç taviz vermeden yapıyor bunu…

 

 


Resim


Burjuvalardan nefret edenler…


Çözümün demokratik seçimlerle değil, anarşizmle, yakarak, yıkarak geleceğine inanan nihilist kahramanı Souvarin’e “sizler hiçbir zaman gerçek sosyalist olmayacaksınız, elinize para geçtiğinde o küçük burjuva kalabalığına katılmak isteyeceksiniz” dedirten yazar, burjuva hayatının sahte, yozlaşmış değerlerini de keskin cümlelerle eleştiriyor. Onlarca farklı karakter büyük trajedilerle akan geniş bir hikâyenin içinde hayatın acımasız yanlarını tartışırken, yazarın bir Tanrı gibi kendisini bütün sınıfların, değerlerin, ideolojilerin üzerinde görebilmesi Zola’yı benzersiz kılıyor bence.


İnsanı bazen derin bir merhamet duygusuyla, bazen acımasız bir baba, bazen de tutkulu bir âşık gibi anlatan Emile Zola, kaderini insanların gerçek hikâyelerini kurgulayarak değiştirdi. Germinal’i okuyanlar maden işçilerini örgütleyen Etienne’nin kasabayı terk ettiği günü gerçekçi bir şairin, aydınlık bakışıyla hatırlıyor ve muhtemelen sözcükler yaşadığı sürece de hatırlayacak: “Birbirlerini çok iyi tanıyacaklar, yasalar izin verince de sendikalar aracılığıyla birleşecekler ve sonra güçlü bir dayanışmanın ardından, birkaç bin aylağın karşısında milyonlarca insanın oluşturduğu emekçi ordusu durumuna geldiklerinde de yönetime el koyacak, söz sahibi olacaklardı. Şimdi nisan güneşi gökyüzünde, doğum sancıları çekerek toprağı ısıtarak bütün ihtişamıyla parlıyordu… Toprağın o verimli bağrından hayat fışkırıyordu… Arkadaşları yüzeye yaklaşmışlar gibi çok daha etkili biçimde vuruyorlardı kazmalarını artık. Canlılık veren, her yanından gençliğin fışkırdığı o sabah, gökyüzünde alevler saçan güneşin altında yüzen ova bu uğultuları barındırıyordu içinde. Topraktan insanlar bitiyordu, saban izlerinde yavaş yavaş, simsiyah, intikamcı bir ordunun tohumları atılıyor ve bu ordu, yakında bütün toprağı çatlatacak olan gelecek yüzyılların ürünleri için boy atmaya devam ediyordu”.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos

ImageÖlüm haberini okuduğumda korkunç bir ürpermenin ardından imzası olan görüntüler üşüştü zihnime. Onları puslu çerçevelerin içine yerleştirmeye çalışırken kazanın ayrıntılarını okudum. Beni sarsan sadece yetmiş altı yaşında bir adamın, sevdiğim bir yönetmenin hayatını sonlandıran motosiklet çarpmasıyla caddenin ortasına savrulması değildi. Benzeri bir kazayı altı yaşındayken geçirdim. Sabahın erken saatlerinde okul yolunda sevdiğim bir şarkıyı mırıldanarak yürürken motosikletli bir adam bana çarpmış ve aynı şekilde beyin kanaması tehlikesiyle hastaneye götürülmüştüm. Sanırım büyük travmalar yaratan korkuların, acıların tohumu yaşadığımız sürece benliğimize yerleşiyor ve son âna kadar bize eşlik ediyor. Onu hayalimde öylece tek başına yerde yatarken gördüm ve o ilk şoku atlattıktan sonra biraz gaddar ve bencil bir arzuyla yanına oturup bu garip ‘son’u konuşmak istedim. Ömrünü sinemaya adamış, filmlerin sonunu bilerek hep ‘açık’ bırakmış usta bir yönetmen, eminim kendi sonuna dair ‘filmler’ çekmişti. Böylesini hayal eder miydi bilmiyorum. Edebilse bile hikâyeyi böyle çekmeyeceğine eminim. O sertliği, vahşeti, şiddeti doğrudan göstermekten ziyade hayatın şiirini görüntülerin diline tercüme etmekten hoşlanıyordu çünkü.

O gece ne zamandır izlemeyi isteyip nedense her defasında garip bir dürtüyle ertelediğim son filmiZamanın Tozu’nu buldum ve bir süre öylece pencerenin önünde oturdum. O “insanlar bugün filmleri hatırlamak için değil unutmak için seyrediyorlar” diyordu. Karanlığın içinden elmas yüklü şilepler geçiyordu. Sisli Manzara filminde babalarını aramak için sonu olmayan bir yolculuğa çıkan çocuklar dumanlar arasında kayboluyordu. Küçük kız “korkuyorum” diyordu, oğlan “korkma, sana bir hikaye anlatacağım” diye teselli ediyordu kardeşini: “Başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi.” O filmin sonunda sis yavaşça dağılır, çocuklar ufukta bir ağacın gövdesine sarılırlar. Ben o son kareyi değil de nedense karların üzerinde can çekişen yaralı ata ağlayan çocuğu görüyordum sürekli. Güçlü imgelerin de travmalar gibi hafızamızda, kalplerimizde derin yarıklar açtığını biraz şaşırarak hatırladım.

 

Image
“Bu ölüm anlamlı olsun”

Filmi ertesi gece kristal kar tozlarının çatılardan, sis üfleyen kara bacalardan, telaşla koşturan ‘kimsesiz paltolardan’, kedilerin ıslak yüzlerinden, sıska, kuru ağaçlardan, düşlerimdeki ceylanların gövdelerinden savrulduğu bir vakit seyretmeye başladım. Açılış sahnesi, “Hiçbir şey son ermedi, ermez de. Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikâyenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi geri gelen hikâye” cümleleriyle başlıyordu. İçimde bir şeyler daha kırılıp döküldü. Onun hikâyesi bitti sanıyorduk, hâlbuki daha yeni başlıyordu. İzlediğim film üçlemenin ikincisiydi. Üçüncüsünü Öteki Deniz’i (The Other Sea) tamamlayamadı ama hikâyeleriyle, görüntüleriyle her defasında ‘son’ sandığımız yerde bizi yeni bir başlangıcın beklediğini gösterdi.

Film, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında geçiyor. Yunanistan’daki solcular Doğu Bloku ülkelerine göç ediyor. Yönetmen üç karakter aracılığıyla bu yüzyılın kırılma anlarını anlatıyor aslında bize. Berlin duvarının yıkılması gibi simgesel olaylarla birlikte, aynı kadını hayatlarının sonuna kadar seven iki adamın hikâyesini de izliyoruz. Yunanlı bir kadın, Yunan ama sürgünde doğmuş Amerika’da yaşayan bir adam ve bir Alman Yahudi’si şair. Angelopoulos, Türkiye’ye geldiğinde yönetmen Yüksel Aksu’yla yaptığı söyleşide, şair Jakop’un intiharını anlatmış: “Sevdiği kadın onu terk ediyor aynı zamanda. Ve ona hiçbir şey kalmıyor artık. Ne düşler, ne sevdiği kadın, ne de başka bir şey… Bir şiir vardır. O şiirde, ‘“Tanrım, bize ölümü ver ama bu ölüm anlamlı olsun, bir ritmi olsun, bu ölümde anlamlı bir şeyler olsun yani boşuna yaşamış olmayalım’ şeklinde bir ifade var. Yani solcu bir Yunan’ın intiharını anlatıyor Jakop’un ölümü.”

 

Senaryo bir araç…

Bize anlatma şansı olsaydı böyle ölmenin de anlamlı olduğunu söyler miydi bilmiyorum ama yaşadığı sürece umudu her şeye rağmen yitirmemek gerektiğini, muhteşem görüntülerle, ona nedenleri, her daim sorulan ‘uzun planlarla’ anlattı. Zamanın Tozu diğerlerinden farklı olarak daha konuşkan ve biraz daha ‘akışkan’ bir film. Bir Avrupa ve dünya hikâyesi çünkü. Kahramanları İngilizce, Almanca ve geriye dönüşlerde Rusça konuşuyor. Bu filmde uzun sekanslar olmadığı için hayal kırıklığına uğrayan izleyicilere tahmin ettiğim gibi bir cevap vermiş: “Her filmin kendine has özellikleri var. Her film kendi biçimini dayatıyor. Kimi filmler plansekanslarla ilerler, kimileri daha kısa olur. Yani insan ben böyle yapacağım diye karar verdiği için öyle olmuyor. Öyle olması gerektiği için sonunda öyle oluyor. Ben senaryoları yazıyorum ama senaryo bir araç, ben ona birebir uymuyorum hiçbir zaman.” Bitirmeyi başardığı son film, sadece ona has dilinin ötesinde film yapmak isteyen yeni kuşaklara ders niteliğinde izlenmeli bence. Yetmiş yaşını aşkın bir yönetmenin ilkelerinden, duruşundan, sinemaya bakışından ödün vermeden değişen dünyaya nasıl uyum sağladığını da gösteriyor.

Böyle hissettiğim için Dan Fainaru’nun derlediği röportajlardan oluşan kitabı okudum ve sevdiğim bir yönetmen hakkında yanılmadığımı anlayınca, sabah uyandığında dünyanın karla temizlendiğini görüp sevinen çocuklar gibi hissettim. ‘Yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu olan sinema’ hakkındaki düşüncelerini, içimizde aradığımız soruların cevaplarını, kendi deyişiyle “Bergman’ınki gibi işkence çekmeyen karakterlerini, çocukluğunu, çalışma yönetmelerini, oyuncularla ilişkilerini, kuytuda kalmış duygularını, keskin düşüncelerini” onu daha bugünden özleyerek okudum. Bu dünyaya onlardan çok gelemeyeceğini kavrayacak kadar yaşadım çünkü.

 

Image
“Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuk”

Gabriel Schulz 1998’de Sonsuzluk ve Bir Gün üzerine yaptığı söyleşide, ona zaman algısını sormuş. Cevabıyla karnımın altındaki kuşların kanat çırptığını duydum: “Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur. Filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler. En önemli soru şudur: ‘Yarın ne kadar sürecek?’ Ve cevap: ‘Sonsuzluk ve Bir Gün.’ Talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşırız.” O çektiği her filmle geleceğin hayallerini, ütopyalarını, geçmişin düşünceleriyle, hatırlarıyla taşıdı seyircisine.

Sanırım Angelopoulos’u sevenler pek çok özelliğinin yanı sıra bahsettiği ‘zamansız ve mekânsız’ ruhuyla hatırlayacak. O filmlerinde de insanların, ülkelerin, düşüncelerin ‘sınırsızlığını’ anlattı. Hikâyelerini kendi deyişiyle uzun cümleler yazan yazarlar gibi ifade etmeyi tercih etti. Anadilimizin ‘tek gerçek kimlik kartımız’ olduğuna inandığı için ülkesini şiddetle eleştirmesine rağmen, kültüründen, yaşadığı coğrafyadan, dilinden hiç kopmadı. Hikâyeleri, anadili, topladığı imgelerden yaptığı resimler onun hakiki yuvası oldu.

Bu kitapta onu doğru hissedebildiğimi gösteren itiraflar, beni en az filmleri kadar çarptı. O manzaraların, puslu resimlerin Yunanistan’da olmadığını söyleyenlere, “Aslında onlar yoktur. Ben Yunanistan’ı karış karış dolaştım. Bu yolculukta hoşuma giden yerler keşfettim; bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy. Bunları bir kolaj biçiminde topluyorum. Bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum. Böylece hayalimi tuvale yansıtıyorum” diye cevap veriyor ve sonuna şu basit cümleleri söylüyor: “Ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim, kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum. Sürekli olarak kendime sorduğum bir soru var: Kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim?”

 

“İnsan hep aynı filmi yapar”

Theo Angelopoulos, bir gün tutuklanıp ortadan kaybolan, aylarca eve dönmeyen babasının gidişiyle ilk büyük hayal kırıklığını yaşamış ve o sırada ilk şiirlerini yazmış. O zamandan beri şiirin hayatındaki gücüne içtenlikle inandığını söylüyor. Kendi anı depomuza girip gerçek hayatta başımıza gelen bazı olayları yeniden yaşadığımızı düşünüyor. “Eserlerim çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin o özel anıları, o zamanın duygu ve halleriyle doludur. Bence yaptığımız her şeyin tek kaynağı küçüklüğümüzde yatar” diyor ve benim de sanatta inandığım o prensibi net bir dille itiraf ediyor: “Bence insan hep tekrar tekrar aynı filmi yapar.”

Angelopoulos’un hemen her filminde bir yoluculuk vardır ve dediği gibi merkezine koyduğu ‘hayali bir baba figürünün arama’ hikâyesiyle genişler. O çocuk tam olarak o olamasa da biz hep ondan bir parça görüyoruz. İşte şiirin hayatı kutsal kılan bu formu beni hakikaten çok etkiliyor. Filmleri duygusal ve entelektüel birikiminin toplamı olsa da, o her defasında, göçmenleri, mültecileri, sevdiklerine kavuşamayanları, yoksulları, diktatörlerin ezdiği halkları, dünyanın iyiliğini, kötülüğünü, çaresizliğini, umudunu, hayatla ölüm arasındaki sınırları anlatsa da onu sinema yapmaya iten, son âna kadar içinden söküp atamadığı melankolisiydi.

Bu özelliği onu karamsar değil yaratıcı bir insan yapmış sadece. Bir hayalperest olduğu halde ütopyalarının dünyayı değiştirip daha ileri götüreceğine inancını hiç kaybetmemiş. Hayatının sonuna doğru siyasetle, genellemelerle uğraşmayı bırakıp bireyin mücadelesini önemsediğini söylüyor.

Image

Bunları yazarken, onu tıpkı son filminin, son karesindeki yaşlı adam gibi karlar içinde ‘sonsuzluğa’ koşarken görüyorum. Penceremin önündeki kuşların minik başlarına yastık tüyleri misali yumuşakça düşen karlara baka kalıyorum. O, zaman tozlarının berraklığını yitirip ansızın geri gelmesi gibi beliriveriyor önümde. Her çekiminin son filmi olabileceğini anlatıyor. Sonra kahvede konuşan iki ihtiyardan bahsediyor. “Önümüzden geçip giden güzel kadınları seyrediyoruz. Bir kadın uzaklarda kayboluyor. Biri diğerine ‘böyle daha ne kadar devam edeceğiz’ diye soruyor. Yanındaki ‘sonuna kadar’ diyor.” Filmlerinde anlattığı annesini, babasını, dostlarını, ölülerini çok özleyen ve nihayet onlara kavuşan küçük Theo’nun yüzüne bakıyorum. “İşte, sinema benim için böyledir” dedikten sonra filmindeki kimsesiz küçük çocuklar gibi bir ağaca sarılarak sisler arasında usulca kayboluyor.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Eksik hayatlar…

GörselTek eliyle araba kullanırken incecik sigarasından derin bir nefes çektikten sonra yüzüme bakmadan “hissetmiştim, ayrılırken beni eksik öptü” dedi. O kadar kendinden emin bir ciddiyeti vardı ki, gülmemeye çalışarak “ne demek o” dedim. Aynı sıkıntılı ifadeyle cevapladı: “Gidiyorum diyen eksik öpüşlerden, senin başına hiç gelmedi mi” dedi. “Hayır, ne münasebet benim başıma gelenlerin eksiği yoktu, fazlası vardı çok şükür” gibi bir cevapla takılmak istedim ona. Acı çekiyordu ve bunu saklayamayacak kadar yorgun görünüyordu. Daha fazla huzursuz etmek istemedim ama yine de gevezeliğe devam ettim: “Biliyorsun onlar sadece eksik öpmezler. Bazen eksik konuşurlar, eksik sarılırlar, eksik affederler, eksik itiraf ederler, eksik yalan söylerler, eksik heyecanlanırlar, eksik severler, eksik vedalaşırlar ve nihayetinde biraz eksik yaşarlar ama özellikle böyle olmayı çok istediklerini sanmıyorum doğrusu. Kendilerine dair duyguları derinlemesine kurcalamaktan korktukları için başka türlü hayata nasıl tutunacaklarını bilmiyorlar herhalde.” Uzaylılardan bahsediyormuşum gibi yüzünü buruşturup “kim onlar” diye sorunca, eğlenceli ‘sıkışık adam’ hikâyeleri anlattım yol boyunca. 

Onlara taktığım ismi sevdi ama neden onların bu koşullarda bile sevildiklerini merak ediyordu. “Ben de bilmiyorum” dedim ama biraz düşündükten sonra zihnimde uçuşanlar dile geldi: “Aslında onlar tam da öyle oldukları için seviliyorlar galiba. Kimsesiz çocuklar gibi insanda acımayla karışık ılık bir şefkat hissi uyandırıyorlar. Yetmezmiş gibi eksik kaldığı için köpüren şehvetli dürtüleri o ‘sıkışık’ ve mesafeli tavırlarıyla bazen bilmeden kışkırtıyorlar. Kadınların yaşayamadıkları için sonsuza kadar içlerinde büyütüp çoğalttıkları ‘hayali sevginin’ muazzam gücünü de unutmayalım tabii. Bir de o puslu görüntünün arkasındaki gizemli’ dünyayı da merak ediyorlar haliyle. Ama o perdeyi açıp ardındaki ‘gerçek adama’ bakmaya da cesaret edemiyorlar muhtemelen. Ya kocaman bir boşluk varsa orada, düşünsene ne fena, iyi ki perdeyi aralamamışsın” diyerek kıkırdıyordum. Nihayet o da biraz gülmüştü. Sonra taammüden ıskalanmış bütün o anlar, yok yere hırpalanmış hayatlar için yas tutar gibi sustuk. Belli ki ben arabadan inince biraz da ağlayacaktı. 

O hızla çekip gittikten sonra boğazın en tenha ve esintili noktasında kendimi ‘sıkışık adamlarla’ kavga ederken yakaladım. Hayaletlerin eşlik ettiği uzun yürüyüşler, bana genellikle unutamadığım hikâyelerin tuhaf kahramanlarını düşündürüyor. Aklım insan tabiatının eksiklikten beslenen kaotik düzenine takılınca, hakkında hiçbir şey bilmediği bir yazarın peşine düşen yaşlı adamın garip yolculuğunu hatırladım o gün. 

Görsel

Lizbon’a kalkan ilk tren… 

Birkaç yıl evvel Pascal Mercier ismiyle romanlar yazan felsefeci Peter Bieri’nin Lizbon’a Gece Treniisimli romanını okuduğumda, sadece hayatı ve insanı didikleyen çok katmanlı yapısından değil dili kullanmaktaki ustalığından da etkilenmiştim. Sonradan onun da kahramanı gibi dilbilim üzerine çalıştığını da öğrendim. Kitapta antik diller profesörü olan 57 yaşındaki Gregorius, dersin ortasında sınıftan fırladıktan sonra Amadeu Prado isimli Portekizli bir yazarın izini sürmek için Lizbon’a giden ilk trene binip bildiği hayattan kaçıyordu. Tesadüfen tanıştığı bir kadını ararken kitapçıda karşısına çıkan kitabın ismi, ‘Sözlerin Kuyumcusu’ydu. Kendi hikâyesinin ve duygularının derinliklerinde kaybolmaktan ürküp insanlarla ‘sınırlı’ ilişkiler kurarak korunan bu adam, yabancı bir dile, ülkeye, insanlara ve edebiyata teslim olarak geçmişini anlamlandırmaya çalışıyordu. Sayfaları çevirdikçe Prado’nun kitabını okuyup onun güçlü kişiliğinin etkisinden kurtulamayan profesör gibi ben de yalnızlık, dostluk, aşk, hayatın sınırlılığı, adalet, vicdan, hayal kırıklığı, intikam ve korkularımız üzerine günlerce tefekküre dalıyordum. 

Eve dönünce hüzünlü bir konuşma bir vesilesiyle bulduğum kitabın içinde tekrar kayboldum. Orada tanıdık bir cümleyle karşılaşınca da eski bir yazının peşine düştüm. Ben bile unuttuğuma göre kimse bilmiyordur gibi biraz saf ve iyimser bir ümitle önce kendime sonra size bir bölümünü hatırlatmak istedim. Böyle yazmışım: Gerçekleşmeyen arzularımızın bizi mutsuz ettiğini ama esas huzursuzluğumuzun nedeninin bu değil, hayatımızın tamamlanmamış bir eser gibi eksik kalacağına olan güçlü inancımız olduğunu anlatan yazarı düşünüyorum. Onun kahramanlarından biri, “rüyamda piyanoyu görmem, uyandığımda şunu kesinlikle anlamamı sağladı: “Hayatım Bach’ın Goldberg varyasyonlarını çalmadan sona erecek” diyordu. “Peki, neden acı, hayal kırıklığı veya keder değil de korku” diye soran yazara diğeri cevap veriyordu: “Senin ölüm korkunun tuhaf bir nesnesi var gibi; hayatının eksik kalması ki asla yaşayamayacağın bir eksiklik bu.” Sanırım en büyük zaaflarımızdan biri, hayatın sonunda eksik yaşadığımızı fark etmek değil, eksik yaşamaktan korkmak. Bazen henüz yaşamadan sezdiğimiz o endişenin bizi mutsuz etmesine müsaade ediyoruz. Böyle zamanlarda hissedilenle dile gelen veya yaşananlar arasındaki o büyük çatışma bizi olduğumuzdan başka biri yapıyor. 

O gün ayrılık acısıyla kederlenen arkadaşıma olduğundan başka türlü davranan bazı insanların, buna benzer içgüdüsel bir korkuyla önlem alıp duygularıyla yüzleşmemek, fazla derinlere inmemek için ‘eksik yaşadıklarını’ söylemeye çalışıyordum. Ama öyle dramatik anlarda bu kadar felsefi ve çetrefilli konuşmalar yapılamıyor tabii. 

İstemeden eksik yaşıyoruz… 

Mercier’e göre kendi hayatının eksikliğinin bilincinde olmak başlı başına bir felaketse, hayatında bir şeylerin eksikliğini hissedenler hep mutsuz oluyor. O “Hayatı bir bütün olarak anlatabilmek için yeterince şey yaşamış olmaya mı ihtiyaç duyarız” diye soruyor. Onunla beraber ucu açık felsefi sorulara cevap ararken bizi sıkıştıran pek çok çelişkinin bu tür zıtlıklardan da beslendiğini düşünüyorum. Eksik yaşamamak korkusuyla isteyerek bazen de istemeden ‘eksik’ yaşıyoruz. Hayatın bir sonu olduğuna dair o korkunç bilgi bizi çoğu zaman istediğimiz kişi olmaktan alıkoyuyor. Gelecekte sahip olamayacaklarımızdan korkup kendimize o ânı yaşama hakkını tanımadan hayatın tabii akışından dışarıya doğru savruluyoruz. Yazar, “hayatta kalabildiğimiz her an hayatiyetini o bilinmeyen bütünlüğün yapbozunda bir parça olmaktan alır. Bu bütünlüğe asla ulaşamayacağımız kanaatine varınca, artık ona ulaşmak için yaşayacağımız zamanı nasıl geçirmemiz gerektiğini ansızın bilmez oluruz” diyor. Bilemeyince de neredeyse çocukça bir telaşla o ânın hazzıyla mutlu olmak yerine hep başka, farklı, merakımızın giderilmesiyle birlikte sönen yeni hazlar peşinde koşuyoruz sanırım. 

‘Hayat yaşadığımız şey değildir…’ 

İnsan sürekli kendine bu tür sorular sorarak ve bu gerçeklerin farkında olarak hayatını sürdüremez elbette. İstediğimiz gibi yaşayamadığımızda bilincimizin karanlığında saklanan arzularımızı, tutkularımızı, düşüncelerimizi başka birileri bizden daha mı iyi anlatır acaba? Bunun için mi bu acayip soruları sorduran kitaplar okuyoruz? Prado’nun notlarında, “hayat yaşadığımız şey değildir, yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir” yazıyor. Bu acımasız cümle insanı biraz hırpalıyor ama bugünlerde kendime hatırlatmaktan hoşlanıyorum… 

Eğer ‘insanın kendisini tam anlamıyla kavrayabilmesinin en iyi yolu bir başkasını anlamayı öğrenmekse’, bilinmeyen bir ‘söz kuyumcusunun’ peşinden içe ve dışa doğru bir yoluculuk yapmak iyi fikir doğrusu. İsterseniz Lizbon’a giden ilk trene atlayıp kendini bir yazarın hayatında keşfeden Gregorius’a siz de eşlik edin. Pascal Mercier, gerçek ismini romanlarına bağışlamak istemeyen, derin soruları lirik cümlelerle çoğaltmayı seven çok özel bir yazar-felsefeci. Kendinizden başka ‘kim ve ne’ olabileceğinizi keşfedebilmek için onunla tanışın. Belki bu vesileyle kendinizi de tanırsınız!

Bu yazı ‘Kelimeler ve Kader’ de yayımlandı. 

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP