Tag Archives: EDEBİYAT

Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann

ImageBir yazarın anlatı sanatında yaptığı kaotik, gizemli, heyecanlı, tehlikeli yolculuğu, çıplak hayat hikâyesinde dolaşmak yerine eserlerindeki incelikli ayrıntılarla izleyebilmek okuru için ayrıcalıktır. Belli belirsiz sezdiği ‘varoluş sebebini’, melankolisini, çaresizliğini hikâye edebilen yazarın ruhu derinden sakatlanmış olsa bile onu büyük yazı sanatına dönüştürebilmişse hayatını kitaplarıyla kurgulamaya tenezzül etmemiş demektir çünkü. Hayat hikâyelerinin farklı versiyonlarını edebiyatın sihriyle bütünleştiren, benzersiz tarihî anlatılara tercüme eden yazar kuşkusuz böyle vasat bir yönteme başvurmayacaktır.

    Thomas Mann’ın okuduğum ilk kitabı olan Venedik’te Ölüm’den, Türkçeye nihayet çevrilmiş olan ve kimilerince başyapıtı olarak kabul edilen Doktor Faustus arasındaki o uzun mesafede okuduğum her hikâyesi, novellası, romanı bana onun kendini edebiyatla nasıl tekrar tekrar inşa ettiğini hatırlattı. Ona göre sanatçı, sıradan insanın tersine (kitaplarının hemen hepsinde sanatçıyla ‘diğerleri’ arasındaki farkı anlatır) tanık olduklarını, özünde sakladıklarını kendini aldatarak hikâye etme sabrına, inadına, tutkusuna sahip olmalıdır. Şimdiyle geçmiş ve gelecek arasındaki sınırları silik çemberde, tecrübeler ne kadar yıkıcı olursa olsun, onlardan yeni  ‘hayatlar’ inşa edilebilir. Böylece toplumsal ve bireysel çürümeleri hikâyeleştiren ‘sanatçı’ estetiğin hazzını kutsallaştırarak, toplumdan kendini soyutlar. Büyük burjuva kültürü ve gelenekleriyle yetişmiş olan Mann’ın edebiyata bakışı esas itibarıyla bu çerçevede şekillenmişti.

    Yaşadığı dönemin koşullarında bile aristokrat aile yapısı nedeniyle ‘tutucu’ ve geleneksel bir yazar olduğu söylenen Mann, “Benim aradığım, beni ilgilendiren, önem verdiğim; ahlâki olan, geleneksel olan ve ahlâk tonu ağır basan, ahlâka bağlı sanat olmuştur.” dese de eserleri kendi dili ve bakışlarıyla ona rağmen bu söylemi reddediyor. Doktor Faustus’ta arkadaşının hikâyesini yazan anlatıcının, besteciyi mahvetmekle itham edilen kadına söyledikleri Mann’ın ahlâk ve din algısına dair iyi bir örnek: “Tanrı korusun! Benim kendi kendime hatırlattığım bir şey vardır; o da Tanrı’nın şu sözüdür, ‘Öç benimdir, karşılığını ben vereceğim’. (Eski Ahit, ‘Yasa’nın Tekrarı’). Bilirim ki Tanrı, bir suçun cezasını,  suçun kendisiyle birlikte verir; onun içinde öylesine ıslatır, yumuşatır ki, biri diğerinden ayırt edilemez hale gelir. Mutluluk ile cezası aynı şey olur.”

Image

Nobel Ödülü Büyülü Dağ’a verilmeliydi

Onu evrensel bir yazar yapan Buddenbrooklar (1929) nedeniyle kendisine Nobel ödülü verilmiş ancak dönemin eleştirmenleri ödülün Büyülü Dağ (1924) nedeniyle verilmesi gerektiğini söylemiş. Mann, Hitler’in yükselişinden sonra Amerika’ya göç edip Doktor Faustus’u yazmış ve kitap hemen her yerde bir başyapıt olarak karşılanmış.

    Roman, okuru besteci Leverkühn’ün kılcal damarlarında dolaştırırken, Nazi Almanya’sını sorguluyor ve Alman ulusunun düştüğü korkunç durum karşısında nasıl sarsıldığını geleceği öngören cümlelerle anlatıyor: “Ah Almanya, sen batmaktasın ve ben hâlâ senin umutlarını hatırlıyorum! Bir önceki, görece daha hafif sayılacak çöküşünden; Reich’ın sona ermesinden sonra uyandırdığın (ama belki de paylaşamadığın) dünyanın sana bağladığı umutları kastediyorum; taşkın hareketlerine, içine düştüğün tümüyle delice, umutsuzca, meydan okurcasına kabaran sefaletine (…) rağmen birkaç yıl boyunca, bir dereceye kadar hak etmiş gibi göründüğün umutların…”

    Mann, savaştan sonra ülkesini terk ettiği için Almanlar tarafından eleştirilmiş. Sonradan Amerikan vatandaşı olan yazarın, komünist avına çıkan McCarthy’nin kurduğu komitede yargılanması onun için ağır bir darbe olmuş. Dolayısıyla hayatının son döneminde yazdığı Doktor Faustus, bir iç yolculuğu anlatan Büyülü Dağ’dan ve kendi deyişiyle “19. yüzyıla bir veda” niteliği taşıyan, burjuva geleneğine tanıklık eden ‘tarihçi’ bir yazarın bir ailenin çöküşünü anlattığı Buddenbrooklar’dan biraz farklı.  O hemen her kitabında yaptığı gibi yine sanatla ve ‘sanatçılık’ algısıyla hesaplaşmak istemiş ama bu kez ‘sıradan olanla’ sanatçı arasındaki kapanmaz mesafeyi, müziğin ve edebiyatın buluştuğu noktadan daha ileriye götürerek faşizmle zehirlenen toplumun kültürel çürüyüşü üzerinden anlatmayı tercih etmiş.

    19. yüzyılın büyük romancısını okurken hissettiğim, bu formda, içerikte ve derinlikte romanı yazabilmenin bu çağda ve gelecekte artık neredeyse imkânsız oluşu. Anlatıcının müzikle sözün şiirli birlikteliğini anlattığı bölüm Mann’ın edebiyatı bilgiyle birlikte estetik bir bütünlük içinde görebilen algısını da gösteriyor: “Edebiyatın tümünde söz ve müziğin birbirini bulması, birbirini buradaki gibi desteklemesi elbette çok nadir rastlanan bir şeydir. Burada müzik, bakışlarını kendine çeviriyor, kendine bakıyor. Seslerin teselli vererek birbirine böyle el uzatması, her şeyin birbirine dönüştürerek, birbirine yaklaşarak birbiriyle örülmesi düğümlenmesi- işte hepsi budur. Ve Adrian Leverkühn bu işin genç ustasıdır.”

    Unutmamak lazım: Doktor Faustus, tıpkı Buddenbrook ailesi gibi ahlâken de çöken, ilişkileri nefretle, bastırılmış arzularla, kıskançlıkla örülmüş, çocuklarının intiharlarıyla ölümün ‘kuruttuğu’ bir ailenin ‘babası’ olan Thomas Mann tarafından yazıldı. O edebiyatını şekillendiren ‘sanatçının varoluş trajedisini’ romanlarına aktarırken aslında büyük bir dramın kahramanı olan Mann,  zaaflarını sanatına ne kadar yansıtmıştı? Okur bunu kendisiyle ve yaşadığı çağla hesaplaşan büyük bir romancının kahramanı Adrian’ın ‘ruhsal karanlığının derinliklerinde’ has edebiyatın hazzını tadarak keşfedecektir.

‘Bu bir sanatçının hayatıydı’

Bölüm başlarında, “Az önce kapattığım bu bölüm de benim zevkime göre biraz fazla uzun oldu; okurumun sabrının tükenmekte olduğunu dikkate almamda yarar var gibi geliyor bana.” türünden ironik cümlelerle uyarsa da, roman Türkçede yeniden yazılmış gibi tınlayan harikulade çevirisiyle koca bir yüzyılın içinden akıp okuruna ulaşıyor.

    Kitabın başında besteci Adrian’ın hayatını yazmaya karar veren çocukluk arkadaşı bize sesleniyordu: “Bu bir sanatçının hayatıydı. Benim gibi sade bir adamın payına, onu bu kadar yakından izlemek düşüncesi, içimdeki insan hayatına ve kaderine dair bütün duygular, insanca var olmanın bu sıra dışı biçimine odaklandı.”

    Thomas Mann, etrafındakilere, okuruna karşı pek merhametli bir yazar olmadı belki ama bize ‘insanca var olmanın’ her halini yeri doldurulamayacak romanlarla anlattı. Doktor Faustus da diğer eserleri gibi ‘sıradan’ olanın sınırlı vaktinden sıyrılıp kendi zamanının çok ötesinde yaşamaya devam edecektir.

Thomas Mann – Doktor Faustus  Can Yayınları 

Image

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Kafka Alçakgönüllülük Öğretir

 

GörselHayat bitince hikâyesi de biter mi? Bu basit sorunun cevabı kişinin zaman, mekân, inanç ve varoluş algısıyla ilgili olarak değişebilir. Ben iyi anlatılmış hikâyelerle hayatın çoğalıp zenginleştiğini düşünenlerdenim. Biyografi okumayı sevmemin tek nedeni bu değil elbette ama ‘hayat hikâyeleri’nin edebiyata olan sarsılmaz inancımı güçlendirdiğini söylemeliyim.

    Dikkatli, tutkulu ve meraklı biyografi okuru, az çok bildiğimiz yaşamların kronolojik akışından, teknik ayrıntılarından ziyade ‘hikâye’nin nasıl aktarıldığıyla ilgilenir. Sona erdiği sanılan bir ömrün ‘henüz sonu bilinmeyen yarım kalmış bir roman’ misali farklı yorumlara, maceralara, henüz vâkıf olunamamış sırlara, sürprizlere açık olduğunu bilir çünkü. Ve eğer söylendiği gibi hayat hikâyeleri edebiyattan ayırt edilemezse, onun düşünsel ve estetik boyutu da kuşkusuz içeriği kadar önemlidir. Ustalıkla yazılmış biyografilerin bazen yazarların eserlerinden daha uzun yaşadığını da hatırlatmaya lüzum var mı?

Hayatını Kafka’ya adadı

Hayatını Kafka’yı anlamaya, anlatmaya adamış Reiner Stach’ın yaklaşık 1400 sayfalık, iki ciltlik biyografisini okumaya başladığımda biraz ürktüm. Sadece kitapların hacmi değil, bir bilim adamının neredeyse kırk yılını, sadece 41 yıl yaşayabilmiş bir yazara vakfetmesi, onu edebiyat tarihine hakkıyla miras bırakmak için yaptığı derin kazı da beni ürpertti doğrusu. Bizde hiç olmadığı içindir belki.

    Bu çalışmanın Stach’ta vazgeçilmez bir tutkuya dönüşme sebebini, en az biyografi kadar çekici ve zihin açıcı giriş yazısında buldum. Bugüne kadar Kafka ve eserleri hakkında yazılmış yüzlerce akademik çalışmanın neden yetersiz kaldığını ve okurun merakını dindiremediğini şu cümlelerden anlamak mümkün: “Kafka’nın yaşamında öyle anlar vardır ki, onlar hakkında hiçbir belgeye sahip değilizdir, rivayetler akıntısı üzerine gece düşer. Romansal fantezilerle bu eksiklikleri aşmanın ya da üstünü örtmenin ne gibi bir anlamı olabilirdi? Öte yandan öyle günler var ki, biz onun yaşamını neredeyse saat başı yeniden yapılandırabiliyoruz. Geriye kalanların yoğunluğu hiç değilse sahnesel bir yeniden kurgulamanın taslağını olanaklı kıldığında, bunlar biyografik çalışmanın en neşe verici anı oluyorlar. Dedektiflik başarısının verdiği bir zevk. Buna rağmen nedir ki bu, yaşamı ‘derinde’, bu derece ezici bir içsel yoğunlukla dolu bir insan için?”

    Stach’ın bahsettiği ‘ezici içsel yoğunluk’, Kafka’nın üniversite, aile, aşk, memurluk dönemlerinin ilginç ayrıntılarıyla anlatılabilir mi? Eserleri, 3400 sayfadan oluşan günlükleri, mektupları, bitmemiş romanları, vasiyetine rağmen dostu Brod’un yakmadığı el yazmaları onun iç dünyasını yansıtabilir mi? Ya da arzularıyla hayat pratikleri arasındaki uyumsuzluk, kendinden uzaklaşarak yarattığı ‘edebi yaşamı’ için feda ettikleri, dünyaya, insana kayıtsızlığını anlatan cümleleri, babasıyla yaşadığı çatışmanın, başarısız evlilik girişimlerinin belgeleri onun ‘gündüz düşlerini’ anlamlandırmaya yeter mi? Bütün bunlar yazarı daha yakından görmemizi sağlar belki ama ya o ‘içsel derinlik’? Yani Kafka’yı Kafka yapan hikâyelerin kendi bilincini, dolayısıyla ondan etkilenen milyonlarca okurun bilincini nasıl etkilediğini anlatmanın daha farklı bir yolu olabilir miydi? Stach’ın da hatırlattığı gibi, “anın renginin, çağrışımlarının, saklı korku ve zevklerin, mimiklerin, jestlerin, seslerin, gürültülerin, kokuların” ve görünmesi imkânsız bütün o “görüntülerin” hayal gücünün desteğiyle aktarılması tarihi, edebiyatı, bilimi ve gerçekleri kaçınılmaz olarak gölgeler ama aynı zamanda onu büyülü ve “sonsuz” kılar. Dolayısıyla ‘empati’ belki bilmemenin acısını büsbütün yok etmiyor ama okurun zihninde estetik bir açıklık yaratıyor hakikaten.

    Sanırım Kafka hakkında ‘büyük’ bir biyografi yazmaya cesaret edemeyenler tam da bu noktada vazgeçtiler. Onlara hak vermek lazım. Bir hayat hikâyesinde bilardo topları gibi birbirine çarpıp dağılan olaylar arasında tarihsel, psikolojik, felsefi bağlar kurarken edebi bir eser yaratmayı arzulayarak bir ömür heba etmek öyle herkesin cesaret edebileceği bir iş değil. Stach’ın farkı bu işte. Yaşadığı sürece ve hatta ölümünden yıllar sonra bile kim olduğu tam anlaşılamamış, “her şeyi gören ve hiçbir şeyi unutmayan bir dehanın”, yazıyı hayatının “tek gerçek eylemi” haline dönüştüren bir yazarın, dilini sıkıntısıyla örten bir dil ustasının hayatına sızabilme becerisi.  

    Stach, Kafka’nın çok bilinen eserlerinden Dönüşüm’ün onun bilincine nasıl yerleştiğini gerçeklerden yola çıkarak anlatıyor. 17 Kasım 1912, günlerden Pazar. Kafka yataktan kalkmak istemiyor. Sevdiği kadın (Felice) ona ilk kez ‘sen’ diye hitap etmiş, buna rağmen o günden beri beklediği cevap gelmemiş. Stach bu tür bilgileri aktardıktan sonra, o sabahı hayal ediyor: “Kafka yatakta yatıyor, bakışlarını odanın tavanında ve duvarlarda gezdiriyordu. Soğuktu, dışarıda günlerden beri olduğu üzere puslu, gri bir kasım ışığı içeriye vuruyordu. Pencereden eriyen buzlar damlıyordu. Brod tarafından terk edilmişti. Felice tarafından terk edilmişti”.

Kafka-Milena mektupları

İki koca ciltlik biyografiye hâkim olan anlatım bu değil elbette. Bilginin hayal gücüyle nasıl buluştuğunu gösteren bu tür ifadelerin yanı sıra 19. yüzyılda mektubun kültürel özelliğinin ilişkilerdeki rolüne bakışı da bu biyografiyi farklı kılmış mesela. Dolayısıyla okur, Kafka-Milena mektuplaşmalarının bilinmeyen yönlerini öğrenirken, mektubun o dönemin entelektüel ortamında ‘ilişkileri’ nasıl yeniden biçimlendirdiğine dair bilgiler de edinebiliyor.

    İyi niyetle, özen ve şefkatle hazırlanmış biyografiler size olandan ziyade ‘Nasıl olabilirdi, neden başka türlü olmadı?’ gibi zor soruları da düşündürebilir. İkinci ciltte Kafka-Milena mektuplaşmalarına dair uzun bölümünün sonunda onlardan bir alıntı yapıyor Stach: “Milena iki saatlik bir yaşam diye özetliyor soğuk bir biçimde, iki saatlik bir yazıdan daha fazladır. ‘Yazı daha fakirdir’ diye cevaplıyor Kafka, ‘ama daha berraktır’. Böylece ikisinin de özlemini duyduğu barışın aynı şey olmadığı dile getirilmiş olur.”

Sonunda ben de böylesine kendi üstüne kapanmış, her türlü ayrıntıyı gören ama yine de ustalıkla perdeleyebilen, kederli, huzursuz bir yazarın hayatını okumak ne işimize yarar, diye sordum. Cevabı Stach’ın o basit, ışıltılı cümlesindeydi: “Kafka alçakgönüllülük öğretir”.

Görsel

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP