Tag Archives: DENEME

İnsanın Şiirsel Görkemi

GörselMeşhur hikâyedir; onu tanımayanlar, şiirlerini, denemelerini henüz okumamış olanlar bile duymuştur muhtemelen. Tıpkı Ralph Waldo Emerson gibi tabiatın mucizelerine inanan, doğal yaşam filozofu Henry David Thoreau, savaş sırasında konulan zorunlu vergiyi ödemeyi reddedince hapse düşer. Arkadaşı Ralph Waldo onu ziyaret eder. “Henry neden buradasın?” diye sorduğunda, “Sen neden burada değilsin Waldo?” cevabını alır. Siyasi ve edebi literatürde efsane olmuş bu konuşmayı her hatırlayışımda yazdıklarıyla, söyledikleriyle kendi dokunulmazlığını yaratan yazarların cesaretini, yazıya olan inançlarını düşünürüm. Emerson’un Türkçede ilk kez yayımlanan denemelerinden oluşan İnsanın Görkemi’ni okumaya başladığımda doğrusu edebi hazzı bu kadar yüksek ve aynı ölçüde incelikli metinlerle karşılaşacağımı ummuyordum. Daha evvel birkaç şiirini bildiğim yazarla ilk kez gerçekten tanışmış olmanın sevinciyle sayfaları çevirirken Amerikan edebiyatına, şiirine neden ilham vermiş olabileceğini de keşfettim.

Dinmeyen ‘insan’ merakı

Peki, Walt Whitman, Emily Dickinson, Wallace Stevens, Robert Frost gibi şairleri derinden etkilerken Nietzsche, William James gibi farklı ekollerden gelen felsefecileri neden heyecanlandırmıştı Emerson? Netice itibarı ile ahlâki idealizmi, kavramları, tabiatı, sanatı, dini kendi ilkeleri ve inancıyla anlatan, 19. yüzyıl Amerika’sında yaşamış bir rahipten söz ediyoruz. Önceleri vaaz verirken sonradan ünü kıtayı aşınca konferansların en çok aranan ‘düşünürü’ olmasını büyük ölçüde kendisinden öncekileri tamamen reddetmeden, üzerine özgün düşüncelerini ekleyerek ‘hakikati’ aramasına, dinmeyen ‘insan’ merakına borçlu sanırım.

    Kitabın son denemesi, Harvard’da verdiği “İlahiyat Fakültesi Söylevi”, döneminde oldukça tartışılmış. Sezgilerin başkalarından devralınamayacağına inanan Emerson’un felsefesini şekillendiren, ‘kutsal hayat öğretisine’ inancı. Konuşmanın bir bölümünde söyledikleri, kitapların, kilisenin, rahiplerin diliyle değil, ona içindeki ‘Tanrı’yı gösteren kendi diliyle ruhunu tamamladığını ve insanlara da bunu anlatmak için yaşadığını gösteriyor: “Gerçek inancın sınavı, elbette, ruhu cezbetmesi ve buyruğu altına alması kudretle ilintili olmalıdır, nasıl doğa kanunları insanın elinin hareketlerini idare ediyorsa, inanç da öyle buyurgan olmalıdır ki ona itaat etmekten zevk ve şeref duyalım. İman, gündoğumunun ve batımının ışığı, gökyüzünde uçuşan bulut, cıvıldayan kuş ve çiçeklerin kokusuyla hemhal olmalıdır”.

    Doğrusu Emerson’da beni etkileyen, şekilci vaizleri eleştiren keskinliğinden, geleneği ve tarihsel Hıristiyanlığı reddeden keskin bakışından ziyade insanın ‘sonsuz yolculuğunda’ ibadetini sanatla, eylemle açığa çıkaran ruhu yüceltişi oldu. Bir taş ustasını, “sonsuz musikinin nağmeleriyle” kalıcı sözcükler yazanı, tuvalin üzerinde iz bırakanı, granit kuleler inşa edeni aynı cömertlikle kutsaması onun toplumdan çok bireyin ruhuna sarsılmaz inancını ve eşitlikçi duruşunu gösteriyor.

Görsel

    Ralph Waldo Emerson’un doğumundan iki asır sonra hâlâ denemeleriyle bütün kuşaklarda iz bırakmasını sadece yeniye olan merakı, cesareti ve ‘devrimci’ tavrıyla açıklamak onun dünyasını anlatmaya yetmez kuşkusuz. Kitaptaki en sarsıcı bölümlerden biri tek başına bir kitap olacak nitelikteki “Şair” isimli deneme. Şairin alâmetifarikasından bahsederken, “O daha önce kimsenin söylemediğini söyler.” diyor ve dünyanın hep şairini beklediğini zarif cümlelerle anlatıyor: “İnsan kendininkini yaratana kadar, bir hakikate tutunmasını sağlayacak kardeşinin gelişini bekler, hiç de yanılmamıştır şimdiye kadar. Ne zevkle başlarım ilham vereceğinden emin olduğum bir şiiri okumaya. Zincirlerim şimdi kırılacaktır, içinde yaşadığım bu bulutların ve şeffafmış gibi görünse de ışıksız olan havanın üstüne çıkacağım, ilişkilerimi bu hakikat göğünden görüp anlayacağım”.

    Emerson, ilahi ruhu anlattığı bölümü şöyle bitiyor: “…İnsan, dünyanın, ruhun yarattığı ömürsüz bir mucize olduğunu anlayacak; dünyanın mucizeleri karşısında daha az şaşıracak; dinle ilgisi olmayan bir tarih olmadığını, bütün tarihin kutsal olduğunu, evrenin bir atom parçasında, bir anda temsil edildiğini öğrenecektir. Parça parça, bölük bölük anlamsız bir hayat sürdürmeyecektir artık; hayatını ilahi bir vahdet içerisinde sürdürecektir.”

    Kitaptaki denemeler, içerik itibarıyla birbirlerinden farklı gibi görünse de yazarı içtenlikle anlamak isteyen okur için  ruhu tamamlayan bütünlüklü bir etkiye sahip. Ralph Waldo Emerson’un şair ruhu insanı, eşyayı, tabiattaki bütün varlıkları, “insanın görkemi”ni, melodisiyle, resmin diliyle, sözcüklerin büyüsüyle sonsuzluk denizinde dalgalanarak fısıldıyor bize.

1 Yorum

03 Nisan 2013 · 11:45 AM

Sevdiğini Çamurdan Daha Gerçek Kılan Bir Kadın: Camille Claudel

GörselYumuşak, ufak kavisler çizerek yeryüzüne usul usul dökülmekten sıkılıp göğün ağarmış boşluğunda kaybolan kar tozlarıyla konuşuyorum. Damlarda seken martıların cılız bacaklarında, ak sakallı bir ihtiyarın kamburunda, yalnız çocukların ayazla kızaran avuç içlerinde, hep üşüyen bir kadının kuzguni saçlarında dolaşırken bana tekinsiz hayatın dilini tercüme ediyorlar. Aşkın, acının, suçluluk duygusunun tabiatına meydan okumaya çalışanları kâinatın masumiyetine inandırmak isteyen masalsı görüntüsünü seviyorum. Hayatın intikamcı olduğunu kısa bir süre de olsa unutturma kadrine sahip bembeyaz bir resmin içinde, yüz yıl önce kendine mutluluğu yasaklayan bir kadının hikâyesini okuyorum. Öylesine derin bir sessizliğin içine gömülmüşüm ki beni gören hiç kimse ne hissettiğimi anlayamaz. Arada mavi çan çiçekleriyle bezenmiş yaşlı fincanımdaki bergamot kokulu çaydan bir yudum alıp Boğaz’dan geçen şileplere bakıyorum. Buğulu, karanlık bir gecenin içinden geçerken hiç acele etmeden kayıp giden bir yıldız gibi süzülüyorlar. Bir kerelik olduğuna inandığımız hayat tecrübesiyle kıvranırken, yaşamın ve ölümün manasını neden bir bütün olarak idrak edemediğimizi düşünüyorum. Hep hazırlıksız yakalanıyoruz. Aşka, yaşamaya, onun doğal bir parçası olan ölüme… Zırhlarımızı kuşanıp sonunu bilmediğimiz maceralarda dolaşırken kendimize sıkıca tembihlediklerimizi unutmuş gibi sürüklenip duruyoruz. Biraz yaşama taklidi yaparak, biraz da kim olduğumuzu ve neden bu dünyadan geçip gittiğimizi unutarak varoluşun hakikatine tutunmaya çalışıyoruz.
Aşk, kaderin bir kaprisi mi?
Aşk ve ölüm, bir denklemin bilinemeyenleri… İnsanı yaratıcı kılan esrarengiz bir gelecek vaat ediyorlar. Aşkı kaderin bir kaprisi gibi gören, alçakgönüllülük ve cesaret yoksa aşk yoktur, diyen Bauman, ondan kaçılamayacağını, ertelenemeyeceğini söylüyordu. Hakiki bir aşkın ölümle benzerliği ne tuhaf değil mi? Sonunu bilemediğimiz tuhaf bir yolculuğa çıkmayı bu kadar çok arzulamak neden? İmkânsız bir geleceğin içinde kaybolmayı istemeye iten bu zehirli içgüdü hakkında düşünmek beni fena halde kışkırtıyor. Camille Claudel’in unutulmuş biyografisini tekrar okurken neden bu yazıyı yazmak istediğimi de keşfettim; kâinatta hepimizi birleştiren, bir yapboz oyununun parçalarını tamamlayan eksik hikâyeler var.

Bin yıl ya da yüz yıl önce yaşamış birinin çaresizliğini kamçılayan hüznüne, yaratmanın risk taşıyan tabiatına, ‘intiharı’ kaçınılmaz kılan aşkın belirsizliğine düşkün olan parçalanmış ruhlarımız çok geniş bir ‘mucizeler dükkânında’ dolaşıyor sanki. O loş alanda hepimizin korkularına, ihtiyaçlarına, ihtiraslarına uygun hikâyeler var. O hikâyeleri sadece dinleyerek bir ömür tüketmeyi tercih edenler, kıyısında durarak yaşayabilenler, hikâyenin kendisi olabilmeye cesaret edebilenler, yolun yarısında kaçıp gidenler… Herkes orada, hepimiz eksik hikâyelerimizin kayıp parçalarını arıyoruz aslında. İnsanlar birbirleri hakkında sandıklarından çok daha az şey biliyor. Bazen cevabı net olamayan sorular soruyorum kendime. Acaba gerçeğin kurgudan çok daha çelişkili ve acı verici olduğunu bildiğimiz için mi başkalarının hayatlarından hikâyeler, filmler yapıyorlar. Yaşadıklarımızı olduğu gibi anlatabilmek imkânsız bence. Hikâyelerimiz sadece bedenlerimizi hapseden geçmişimizi değil gelecek umudumuzu, korkularımızı, beklentilerimizi de içinde taşıyor çünkü. Dolayısıyla yarı tanrı gibi gördüğümüz ‘yaratıcıların’ dramında, efsanelerinde sessiz hayaletler gibi dolaşmayı seviyoruz. O vakit dünya yarı aydınlık bir sahne oluyor…

‘Dilsiz’ bir adamı sevmek…
Yıllar evvel aslen bir tiyatro yönetmeni olan Anne Delbee’nin onun hakkında yazdığı biyografiyi okurken vaktiyle neyi anlayamadığımı ikinci kez okurken anladım. Bazılarının hakikati o kadar sert ve ulaşılmaz oluyor ki onları ödünç alıp kendinizi uygun bir yere koyamıyorsunuz. Yorumlama teşebbüsü bile acı veriyor insana. Ben kim oluyorum da, “Hayatını çamura, taşlara, kendisine asla arzuladığı gibi sevmeyecek olan ‘dilsiz’ bir erkeğe adamış, sevilmeme takıntısı yüzünden akıl hastanesine tıkılmış ve ömrünün son otuz yılını orada tüketmiş bir kadının hayatını başkalarına anlatacağım” diyorum. Ama sonra o kitapta okuduğum bir cümle bana hikâyelerin gücünü hatırlatıyor. Bir insanın acısıyla onu hikâye edenin arasındaki ilişki, şiirle onu ölümsüz kılanın arasındaki derin, karanlık uçuruma benziyor sanki. Ünlü hayatlarla dolu bohçamız. Bir başkasının keder, mutluluk, umut, tutku haritasında fütursuzca dolaşmak aslında kendi hakikatimizin izini sürmek gibi. Ancak onların derinliklerini keşfederek içimize korkmadan bakabiliyoruz belki.

Camille Claudel’in on sekiz yaşındaki heyecanlı ifadesini, yirmi altısında ‘impolerer’ı yaparken ellerini kanatarak yontuğu taşın üzerine itinayla yerleştirdiği acının izlerini, şömineni karşısında ateşi seyreden kimsesiz bir kadını anlattığı son eserinin hayatındaki izdüşümünü görüyorum. Lacivert gözleri nesneleri okşuyor. Kimsenin ona ihtiyacı yok. Rodin’in son nefesine kadar bırakmadığı deli karısı ‘Rose’u, heykelleri, kırıştırdığı modelleri, çok sevdiği şöhreti var. Yatağında koyu, kesif bir umutsuzluk peleriniyle yatıyor. Zihninden geçen düşünceler ona en çarpıcı eserlerinden biri olarak anılacak ‘olgunluk çağı’nı yapmasını söylüyor ama gücü yok. Ruhunu yalnızlık takıntısının, melankolinin esrikliğine teslim etmek istiyor. Aylarca kimsenin uğramadığı izbe bir atölyede kedileriyle pislik içinde yaşıyor. Karnında altı ay yaşatabildiği bebeğini düşünüyor. Yaşasaydı Rodin’e benzer miydi acaba? Hiç durmadan içmek istiyor. Henüz son otuz yılında sevdikleri tarafından tımarhaneye kapatılacağını ve orada hiç heykel yapamayacağını bilmiyor ama garip bir huzursuzlukla geleceğinin çıtırtılarını işitiyor. Vakit kaybetmek istemiyor. Alçak bir adamın verip tutmadığı sözlerden ziyade, parlatması, yontması çok zor olan yeşil akik taşlarını önemsiyor. Ama nefreti, öfkesi hiç sönmemiş. Kimsenin sanatını önemsemediğine inanıyor. Herkes onun zavallı bir metres olduğunu düşünürken o ‘uçup giden tanrı’ heykelini tasarlıyor. Odası ıssız. Simsiyah, kendi karanlığı gibi dipsiz. Yüz yıl sonra onun eserlerine bakarken kederlenip mavi gözlerimin buzlanacağından habersiz öylece Rodin’in büstüne bakıyor. Yüzünün her ifadesini, derin kıvrımlarını, gizli çukurlarını, başını defalarca soktuğu boynunun altının yumuşaklığını parmak uçlarıyla ezberlemiş. Rodin’in neredeyse her heykelinde inatçı yüzüyle o var. Bunu biliyor. Çamurları yoğurarak sevdiği adamdan daha ‘gerçek’ bir adam yapmış. Yerinden usulca kalkıyor. Kediler o muhteşem sezgileriyle yaklaşan felaketle huzursuzlanıyor. Kimsenin göremeyeceği yüzlerce heykelini bir baltayla bir saat içinde parçalıyor. Geriye kalanlardan birisi Rodin’in büstü. Hemen yanında karısına sarılmış ‘taş Rodin’in’ önünde diz çöküp ellerini Tanrı’ya yakarır gibi uzatan Camille duruyo; L’age Mur. Sırtında yıllarca ölen çocuğu gibi içinde taşıdığı acının belirgin izleri var.

Görsel

Kutsal boşluğun üçlemesi…
Onun hayatını utanmaz bir iştahla okurken hiçbir buluşmanın tesadüf olmadığına olan inancım her cümleyle biraz daha güçlendi. Eğer Rodin’le aynı yüzyılda yaşamasaydı belki otuz yıl daha heykel yapacaktı ama Tanrı onun için çok acımasız bir hikâye yazmıştı. Genç, ihtiraslı, yetenekli, kendisini deliliğe sürükleyecek kadar parlak bir zekâya sahip Camille Cladudel’i mahveden bu mucizevî buluşma, onu ölümsüz bir heykeltıraş yaptı. Muhtemelen başka hiçbir erkek, sanatçı onun karanlığını böylesine berrak bir ışıkla aydınlatamazdı.

Bu kitaptan uyarlanan filmde, delirmeye yaklaştığı uçurumun kıyısında onu hiç duymak isteyen Rodin’e mırıltılarla sesleniyordu: “Sen bir heykel değil, heykeltıraşsın. Ben sadece kendine zaman ayırabilen bir ihtiyar. Erkenden yaşlanmış genç kız da benim. Ve erkek, o da benim. Ona tüm dayanıklılığımı verdim, oysa o bana boşluğunu verdi. Kutsal üçleme. Boşluğun üçlemesi…”

Rodin onun eserleriye karşılaştığında asistanına “Heykellerinin ruhuna bak, kimse insanı çamurdan daha gerçek kılamaz. O bunu yapabiliyor” demişti. Sanırım bu güçlü kadının cezası da buydu. Tanrı’nın kendisine bahşettiği benzersiz yeteneği sadece onun mutsuzluğuna ve eserlerine hizmet etti. Hayatı boyunca hayranlık duyduğu babası, kardeşi şair Paul Claudel için , “O kendini var edebilmek adına Tanrı’yı buldu. Ben ölünce kime sığınacaksın” diye sormuş. O bu soruya derin bir sessizlikle cevap vermiş. Bence onu benzersiz bir sanatçı yapan özelliği tam da o ürkütücü, gri sessizliğin içinde yatıyordu.

“Ölüm ânında bile tereddüt ediyorsun”

Onun kendisini mahrum bıraktığı ‘sevilme’ duygusunu resmedebilmek için Rodin’e ihtiyacı vardı belki. Rodin heykellerini eleştirdiği bir kavgada “Ben ölümün resmini yapmam, sen hayatı karartıyorsun. Acıdan sarhoş olmuşsun ancak böyle yaratabiliyorsun” demişti. Sığ bir sevme algısıyla “Duygusal karmaşa istemiyorum hayatımda” diyebildikten sonra aslında onu sevdiğini söylemeye çalışan ama onu bile beceremeyip, arkasında nasıl bir enkaz bıraktığını anlamadan çekip giden Rodin’e Claudel’in verdiği cevap çok çarpıcı: “Ölüm ânında bile tereddüt ediyorsun.” Bir anda koca bir ömrü, büyük bir aşkı heba edebilen bir adamın gaddarlığını bu kadar çıplak ifade edebilmesi beni fena ürpertti doğrusu. O zaman ona “Hayatımı çaldın, keşke seninle hiç karşılaşmasaydım, eğer içkiyi bırakırsam senin yüzünden delirdiğimi anlarlar, bırak beni ayyaş sansınlar” diye isyan etmesinin sebebini burkularak hissettim.

Camille Claudel, Rodin’in “Esin diye bir şey yoktur sanatta” cümlesini çürütürcesine, onu hafızasına kaydederek incecik parmaklarıyla gelecekte gördüğü halinin heykelini yaptı. Yazdığı mektuplardan birinde, “Kendimi burada olduğuna inandırmak için çırılçıplak yatıyorum” yazmıştı. Sevgisini içinde büyüttüğü sınırsız düşmanlığa rağmen akıl hastanesinin soğuk odalarında bile korumuş belli ki.

O sadece taşları değil sevdiği tek erkeğin, usta bir heykeltıraşın boşluğundan yarattığı hayatını da yontmuştu. ‘Uçup giden Tanrı’ isimli heykeline bakın, ‘ölümsüzlüğün’ hakiki karşılığını, dua gibi saklanıp korunan gerçek bir sevginin karşılığını orada göreceksiniz.

Yorum bırakın

Filed under BİYOGRAFİ

Eskiz Defterleri ve John Berger

GörselEkoseli battaniyemin altında mandalinanın inatçı iplerini dişlerimle ayırırken hayallerimi karaladığım ilk defteri hatırlamaya çalışıyorum. Benimki ormanı, güneşi, evleri, kedileri hayatta bildiğim, merak ettiğim ne varsa hepsini maviye boyayarak avunduğum bir resim defteriydi galiba. Yazının tam ne işe yarayacağını bilmiyordum ama beceriksizce de olsa beni bekleyen hayatı çizerek hayal edebileceğimi, zihnimin kıvrımlarına yerleşen sebepsiz umutsuzluğu ancak böyle ifade edebileceğimi seziyordum.

Okumayı öğrenip kitapların masalsı dünyasına düşünce, o loş odada titrek adımlarla kendimi tanımayı da öğrendim. Ne var ki okumanın garip bilinciyle henüz yazarak düşünmeye başlayamamanın arasında sıkıştığım için bunalıyordum. Sevdiğim kahramanları, rüyalarıma giren vahşi kuşları, üstüne tırmandığım dost ağaçları, beli bükük ihtiyarları, ezilmiş papatyaları, bakışlarımı diktiğim uçsuz bucaksız dünyanın bütün isimsiz varlıklarını defterime çizmek istiyordum. Çantanın içinde kenarları sürekli kıvrılan, biraz okulun ekşimsi duvarları, biraz da suça batmış tozlu bir önlük gibi kokan defterlerin hayatımdaki muhtemel karşılığını o zaman kavramaya başladım sanırım.

O günlerden beri hayallerin, henüz manaya kavuşamamış bükümlü harflerin, kirli parmak izlerinin, eğri büğrü resimlerin sokak çocuklar gibi sevinçle, kederle biraraya geldiği defterleri çok severim. Yabancı sandığınız bir defterde karşılaştığımız tek bir cümlenin, ne olduğu ilk bakışta anlaşılmayan titrek bir desenin, eksik kalmış bir cümlenin sonundaki ürkütücü bir duraksamanın gelecekte derin bir iz bırakabileceğini bilirim çünkü.

Henüz gün ışığına çıkmamış hırpani defterlerin dünyanın bütün dertlerini sırtlanırmışçasına ağırlaşmış kambur duruşları da biraz içimi burkar doğrusu. Kendimi yüreklerinde gizledikleri hakikati merak etmekten alıkoyamam. Bıraksalar utanmadan dünyanın bütün kilitli çekmecelerini açıp kurcalamak isterim. Sadece yazarlarınkini değil, onlarla yüzleşmeye cesaret edemeyen herkesinkini.

John Berger’in Türkçeye çevrilen son kitabı Bento’nun Eskiz Defteri’ni karıştırırken yine bu kışkırtıcı duygularla ürperdim. Hollandalı filozof Baruch (Bento) Spinoza, malum, düşünceleri nedeniyle Yahudi cemaatince aforoz edildikten sonra kısa ömrünü düşünerek, okuyarak ve yazarak geçirdi. Ancak hayatı boyunca resim yapmaktan zevk alır, yanında bir eskiz defteri de taşırmış.Ölümünün ardından dostları, mektuplarını, el yazmalarını, notlarını kurtarmayı başarmış ama eskiz defteri bulunamamış. Berger, filozofun eskiz defterini (içinde ne olduğunu bilmeksizin) bulmayı hayal etmiş. İstediği onun gözlemlediklerine onun gözüyle bakabilmekmiş. Ve bir gün süet ciltli bir eskiz defteri hediye gelince, “Bu Bento’nun olmalı” demiş ve onun bakışlarını izleyerek çizim yapmaya başlamış.

Bu yazıya başlamadan evvel, çizmenin yazıya, resme, imgelere, hayallere nasıl eşlik ettiğini anlatan kitabı karıştırıyordum. Kelimeler yaşananların üzerinden öylece akıp gitmesin diye çiçeklerin, hayvanların, yazar yüzlerinin, adaleti temsil eden bir elin, yapraklarını bekleyen kayın ağacının, bir dansçı kadının, mürdüm eriği salkımlarının desenlerini çizerek duygularını, düşüncelerini defterine de mühürlemiş sanki. İlk yazısında mürdüm hasadını tarif ediyordu. “Görünmez dikenlerden başka bir dolu da ince dal vardır ağaçlardaTırmanıp da bir mavi duman yumağından öbürüne uzanırken, bir yeraltı bitkisi örtüsü içinde hareket ettiğin hissine kapılırsın; boş elinin avucunda birbiri ardına ılık başparmaklar birikir… Bu mor erikler olgunlaşınca buğulu tan rengine bürünür.” Ben Berger’i biraz da bu zarif anlatımı yüzünden severim.

Diğer deneme/anlatı kitaplarında olduğu gibi muradı sadece gördüklerini tasvir etmekten ibaret değil elbet. Her seferinde entelektüel birikimine rağmen “Bakın şimdi ben size ne öğreteceğim” kibrinden uzak durmayı nasıl beceriyor bilmiyorum. Malum kendisi hâlihazırda yaşayan en önemli sanat eleştirmenlerinden birisidir. Romancı, belgeselci, denemeci, senaryo yazarı gibi kimliklerinin yanı sıra aynı zamanda bir “çizer” aslında Berger. “Biz çizerler, sadece gözlemlediğimiz bir şeyi başkalarının görmesini de sağlamakla kalmayıp nereye varacağını kestirmenin mümkün olmadığı görünmez bir şeye de refakat ederiz aynı zamanda” dediği vakit, sanatın tahayyül sınırlarının sonsuzluğunu da göstermiş oluyor.

Bir defter olarak tasarlanmış kitaptaki çizimlere bakarken arada biraz soluklanıp duruyorum. Bir manolyayı resmedişindeki sadelik, Rus yazar Platonov’u bugünün gerçekleriyle çizerek anlama çabasıyla nasıl da örtüşüyor. Kitap gibi açılan zambakları Süleymaniye Camii’nin sanatına benzettiği sayfadaki desenler bile kendi başlarına “Bir şeyi resmetme arzusu nasıl uyanır” sorusunun cevabını veriyor aslında. Ama çizmenin en saf hâlini yine kendi kelimeleriyle anlatıyor yazar: “Çizim yaparken semada süzülen kuşların, kovalandıklarında sığınacak yer arayan tavşanların, yumurtalarını nereye bırakacaklarını bilen balıkların, ışığa ulaşmanın yolunu bulmayı beceren ağaçların ya da petek yapan arıların hallerine her zamankinden daha yakından hissederim kendimi.”

Bence hayat boyu yanımızdan ayırmadığımız “defterlere” gizlice hayatımızı bir biçimde hikâye ederek “çizmemiz” de böyle bir yön bulma çabasının sonucu. Hepimiz varlıklarımızı anlamlı kılmak için güvenli bir “yuva”, hayat haritamızda iz bırakacak güvenli bir yer aramıyor muyumuz nihayetinde?

Yorum bırakın

Filed under KİTAP