Tag Archives: BİYOGRAFİ

Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos

ImageÖlüm haberini okuduğumda korkunç bir ürpermenin ardından imzası olan görüntüler üşüştü zihnime. Onları puslu çerçevelerin içine yerleştirmeye çalışırken kazanın ayrıntılarını okudum. Beni sarsan sadece yetmiş altı yaşında bir adamın, sevdiğim bir yönetmenin hayatını sonlandıran motosiklet çarpmasıyla caddenin ortasına savrulması değildi. Benzeri bir kazayı altı yaşındayken geçirdim. Sabahın erken saatlerinde okul yolunda sevdiğim bir şarkıyı mırıldanarak yürürken motosikletli bir adam bana çarpmış ve aynı şekilde beyin kanaması tehlikesiyle hastaneye götürülmüştüm. Sanırım büyük travmalar yaratan korkuların, acıların tohumu yaşadığımız sürece benliğimize yerleşiyor ve son âna kadar bize eşlik ediyor. Onu hayalimde öylece tek başına yerde yatarken gördüm ve o ilk şoku atlattıktan sonra biraz gaddar ve bencil bir arzuyla yanına oturup bu garip ‘son’u konuşmak istedim. Ömrünü sinemaya adamış, filmlerin sonunu bilerek hep ‘açık’ bırakmış usta bir yönetmen, eminim kendi sonuna dair ‘filmler’ çekmişti. Böylesini hayal eder miydi bilmiyorum. Edebilse bile hikâyeyi böyle çekmeyeceğine eminim. O sertliği, vahşeti, şiddeti doğrudan göstermekten ziyade hayatın şiirini görüntülerin diline tercüme etmekten hoşlanıyordu çünkü.

O gece ne zamandır izlemeyi isteyip nedense her defasında garip bir dürtüyle ertelediğim son filmiZamanın Tozu’nu buldum ve bir süre öylece pencerenin önünde oturdum. O “insanlar bugün filmleri hatırlamak için değil unutmak için seyrediyorlar” diyordu. Karanlığın içinden elmas yüklü şilepler geçiyordu. Sisli Manzara filminde babalarını aramak için sonu olmayan bir yolculuğa çıkan çocuklar dumanlar arasında kayboluyordu. Küçük kız “korkuyorum” diyordu, oğlan “korkma, sana bir hikaye anlatacağım” diye teselli ediyordu kardeşini: “Başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi.” O filmin sonunda sis yavaşça dağılır, çocuklar ufukta bir ağacın gövdesine sarılırlar. Ben o son kareyi değil de nedense karların üzerinde can çekişen yaralı ata ağlayan çocuğu görüyordum sürekli. Güçlü imgelerin de travmalar gibi hafızamızda, kalplerimizde derin yarıklar açtığını biraz şaşırarak hatırladım.

 

Image
“Bu ölüm anlamlı olsun”

Filmi ertesi gece kristal kar tozlarının çatılardan, sis üfleyen kara bacalardan, telaşla koşturan ‘kimsesiz paltolardan’, kedilerin ıslak yüzlerinden, sıska, kuru ağaçlardan, düşlerimdeki ceylanların gövdelerinden savrulduğu bir vakit seyretmeye başladım. Açılış sahnesi, “Hiçbir şey son ermedi, ermez de. Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikâyenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi geri gelen hikâye” cümleleriyle başlıyordu. İçimde bir şeyler daha kırılıp döküldü. Onun hikâyesi bitti sanıyorduk, hâlbuki daha yeni başlıyordu. İzlediğim film üçlemenin ikincisiydi. Üçüncüsünü Öteki Deniz’i (The Other Sea) tamamlayamadı ama hikâyeleriyle, görüntüleriyle her defasında ‘son’ sandığımız yerde bizi yeni bir başlangıcın beklediğini gösterdi.

Film, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında geçiyor. Yunanistan’daki solcular Doğu Bloku ülkelerine göç ediyor. Yönetmen üç karakter aracılığıyla bu yüzyılın kırılma anlarını anlatıyor aslında bize. Berlin duvarının yıkılması gibi simgesel olaylarla birlikte, aynı kadını hayatlarının sonuna kadar seven iki adamın hikâyesini de izliyoruz. Yunanlı bir kadın, Yunan ama sürgünde doğmuş Amerika’da yaşayan bir adam ve bir Alman Yahudi’si şair. Angelopoulos, Türkiye’ye geldiğinde yönetmen Yüksel Aksu’yla yaptığı söyleşide, şair Jakop’un intiharını anlatmış: “Sevdiği kadın onu terk ediyor aynı zamanda. Ve ona hiçbir şey kalmıyor artık. Ne düşler, ne sevdiği kadın, ne de başka bir şey… Bir şiir vardır. O şiirde, ‘“Tanrım, bize ölümü ver ama bu ölüm anlamlı olsun, bir ritmi olsun, bu ölümde anlamlı bir şeyler olsun yani boşuna yaşamış olmayalım’ şeklinde bir ifade var. Yani solcu bir Yunan’ın intiharını anlatıyor Jakop’un ölümü.”

 

Senaryo bir araç…

Bize anlatma şansı olsaydı böyle ölmenin de anlamlı olduğunu söyler miydi bilmiyorum ama yaşadığı sürece umudu her şeye rağmen yitirmemek gerektiğini, muhteşem görüntülerle, ona nedenleri, her daim sorulan ‘uzun planlarla’ anlattı. Zamanın Tozu diğerlerinden farklı olarak daha konuşkan ve biraz daha ‘akışkan’ bir film. Bir Avrupa ve dünya hikâyesi çünkü. Kahramanları İngilizce, Almanca ve geriye dönüşlerde Rusça konuşuyor. Bu filmde uzun sekanslar olmadığı için hayal kırıklığına uğrayan izleyicilere tahmin ettiğim gibi bir cevap vermiş: “Her filmin kendine has özellikleri var. Her film kendi biçimini dayatıyor. Kimi filmler plansekanslarla ilerler, kimileri daha kısa olur. Yani insan ben böyle yapacağım diye karar verdiği için öyle olmuyor. Öyle olması gerektiği için sonunda öyle oluyor. Ben senaryoları yazıyorum ama senaryo bir araç, ben ona birebir uymuyorum hiçbir zaman.” Bitirmeyi başardığı son film, sadece ona has dilinin ötesinde film yapmak isteyen yeni kuşaklara ders niteliğinde izlenmeli bence. Yetmiş yaşını aşkın bir yönetmenin ilkelerinden, duruşundan, sinemaya bakışından ödün vermeden değişen dünyaya nasıl uyum sağladığını da gösteriyor.

Böyle hissettiğim için Dan Fainaru’nun derlediği röportajlardan oluşan kitabı okudum ve sevdiğim bir yönetmen hakkında yanılmadığımı anlayınca, sabah uyandığında dünyanın karla temizlendiğini görüp sevinen çocuklar gibi hissettim. ‘Yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu olan sinema’ hakkındaki düşüncelerini, içimizde aradığımız soruların cevaplarını, kendi deyişiyle “Bergman’ınki gibi işkence çekmeyen karakterlerini, çocukluğunu, çalışma yönetmelerini, oyuncularla ilişkilerini, kuytuda kalmış duygularını, keskin düşüncelerini” onu daha bugünden özleyerek okudum. Bu dünyaya onlardan çok gelemeyeceğini kavrayacak kadar yaşadım çünkü.

 

Image
“Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuk”

Gabriel Schulz 1998’de Sonsuzluk ve Bir Gün üzerine yaptığı söyleşide, ona zaman algısını sormuş. Cevabıyla karnımın altındaki kuşların kanat çırptığını duydum: “Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur. Filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler. En önemli soru şudur: ‘Yarın ne kadar sürecek?’ Ve cevap: ‘Sonsuzluk ve Bir Gün.’ Talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşırız.” O çektiği her filmle geleceğin hayallerini, ütopyalarını, geçmişin düşünceleriyle, hatırlarıyla taşıdı seyircisine.

Sanırım Angelopoulos’u sevenler pek çok özelliğinin yanı sıra bahsettiği ‘zamansız ve mekânsız’ ruhuyla hatırlayacak. O filmlerinde de insanların, ülkelerin, düşüncelerin ‘sınırsızlığını’ anlattı. Hikâyelerini kendi deyişiyle uzun cümleler yazan yazarlar gibi ifade etmeyi tercih etti. Anadilimizin ‘tek gerçek kimlik kartımız’ olduğuna inandığı için ülkesini şiddetle eleştirmesine rağmen, kültüründen, yaşadığı coğrafyadan, dilinden hiç kopmadı. Hikâyeleri, anadili, topladığı imgelerden yaptığı resimler onun hakiki yuvası oldu.

Bu kitapta onu doğru hissedebildiğimi gösteren itiraflar, beni en az filmleri kadar çarptı. O manzaraların, puslu resimlerin Yunanistan’da olmadığını söyleyenlere, “Aslında onlar yoktur. Ben Yunanistan’ı karış karış dolaştım. Bu yolculukta hoşuma giden yerler keşfettim; bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy. Bunları bir kolaj biçiminde topluyorum. Bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum. Böylece hayalimi tuvale yansıtıyorum” diye cevap veriyor ve sonuna şu basit cümleleri söylüyor: “Ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim, kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum. Sürekli olarak kendime sorduğum bir soru var: Kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim?”

 

“İnsan hep aynı filmi yapar”

Theo Angelopoulos, bir gün tutuklanıp ortadan kaybolan, aylarca eve dönmeyen babasının gidişiyle ilk büyük hayal kırıklığını yaşamış ve o sırada ilk şiirlerini yazmış. O zamandan beri şiirin hayatındaki gücüne içtenlikle inandığını söylüyor. Kendi anı depomuza girip gerçek hayatta başımıza gelen bazı olayları yeniden yaşadığımızı düşünüyor. “Eserlerim çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin o özel anıları, o zamanın duygu ve halleriyle doludur. Bence yaptığımız her şeyin tek kaynağı küçüklüğümüzde yatar” diyor ve benim de sanatta inandığım o prensibi net bir dille itiraf ediyor: “Bence insan hep tekrar tekrar aynı filmi yapar.”

Angelopoulos’un hemen her filminde bir yoluculuk vardır ve dediği gibi merkezine koyduğu ‘hayali bir baba figürünün arama’ hikâyesiyle genişler. O çocuk tam olarak o olamasa da biz hep ondan bir parça görüyoruz. İşte şiirin hayatı kutsal kılan bu formu beni hakikaten çok etkiliyor. Filmleri duygusal ve entelektüel birikiminin toplamı olsa da, o her defasında, göçmenleri, mültecileri, sevdiklerine kavuşamayanları, yoksulları, diktatörlerin ezdiği halkları, dünyanın iyiliğini, kötülüğünü, çaresizliğini, umudunu, hayatla ölüm arasındaki sınırları anlatsa da onu sinema yapmaya iten, son âna kadar içinden söküp atamadığı melankolisiydi.

Bu özelliği onu karamsar değil yaratıcı bir insan yapmış sadece. Bir hayalperest olduğu halde ütopyalarının dünyayı değiştirip daha ileri götüreceğine inancını hiç kaybetmemiş. Hayatının sonuna doğru siyasetle, genellemelerle uğraşmayı bırakıp bireyin mücadelesini önemsediğini söylüyor.

Image

Bunları yazarken, onu tıpkı son filminin, son karesindeki yaşlı adam gibi karlar içinde ‘sonsuzluğa’ koşarken görüyorum. Penceremin önündeki kuşların minik başlarına yastık tüyleri misali yumuşakça düşen karlara baka kalıyorum. O, zaman tozlarının berraklığını yitirip ansızın geri gelmesi gibi beliriveriyor önümde. Her çekiminin son filmi olabileceğini anlatıyor. Sonra kahvede konuşan iki ihtiyardan bahsediyor. “Önümüzden geçip giden güzel kadınları seyrediyoruz. Bir kadın uzaklarda kayboluyor. Biri diğerine ‘böyle daha ne kadar devam edeceğiz’ diye soruyor. Yanındaki ‘sonuna kadar’ diyor.” Filmlerinde anlattığı annesini, babasını, dostlarını, ölülerini çok özleyen ve nihayet onlara kavuşan küçük Theo’nun yüzüne bakıyorum. “İşte, sinema benim için böyledir” dedikten sonra filmindeki kimsesiz küçük çocuklar gibi bir ağaca sarılarak sisler arasında usulca kayboluyor.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Savaşa fotoğrafla, yazıyla, aşkla direnler; Robert Capa ve Gerda Taro

GörselEğer bakışlarımıza dokunan dünya, retinanın kaydettikleriyle sınırlı olsaydı sanatın hayatla ilişkisinin derinliğini hissedemez, epey eksik kalırdık. Ve eğer yazı sanatı, resim, fotoğraf, şiir, sinema, heykel gerçekliği taklit etmiyorsa ‘insan’ olmaya dair mutlaka bir hikâye anlatıyordur. Bu yüzyılın baş döndüren sahte imgeleri arasında dolaşırken bize en ‘yakın yıldızı’ hissedebilmenin yolu, geçtiğimiz yüzyılın önemli fotoğrafçı-gazetecilerinden Robert Capa’nın basit kelimelerle ifade ettiği gibi, sadece göstermek istediklerimize yakın durmaktan geçiyor sanırım.

 Bu efsane ismin genç meslektaşı Gerda Taro’yla tutkulu ilişkisi üzerinden Robert Capa’yı Beklerken’i yazan İspanyol Susana Fortes, daha çok bu romanıyla tanınıyor. Önümüzdeki yıl sinemaya uyarlanacak kitabı okurken, Capa’nın “Teknik olarak kötü ama güçlü bir görüntüyü, tekniği iyi ama zayıf bir görüntüye tercih ederim” deyişini düşündüm. Doğrusu roman sanatı mevzubahis olduğunda ben de aşağı yukarı bu görüşe katılırım. Bu anlamda, elimizdeki yarı biyografik ‘tanıklık hikâyesinin’ en başta yazarın ölçüleriyle örtüştüğünü teslim etmek lazım.

‘Vakti gelince gerçekleşir’

Romanın dilinin sinematografik ve ‘yeterince lirik’ oluşu, bilinen anlamıyla hedeflenen ‘bestseller’ ölçülerini gözetmekten ziyade yazılış süreci ve içerikle ilgili. İspanyol yazarın fevkalade doğru bir kararla kitabın sonuna koyduğu notlarda söyledikleri onun edebi dünyasına dair fikir veriyor: “Capa’nın hayatı üzerine bir şeyler yazma fikri kafamda pek çok kez dönüp durdu. Bu ülkenin ona en azından bir roman borçlu olduğunu düşünüyordum. İkisine birden. Ve bu kesinliği askıda bekleyen bir borç gibi hissediyordum. Ama şüphesiz henüz ödeme vakti gelmemişti. Kişi bu tarz şeyleri belirleyemez. Vakti gelince gerçekleşir.”

Bir okur olarak yazarın samimiyetine daha ilk sayfada inandım zira Fortes’in edebiyatındaki ‘imge-sözcük’ ilişkisiyle Capa’nın ve Gerta Toro’nun fotoğraf algısı ve ‘görme biçimleri’ arasındaki paralellik ustaca kurulmuş. Fotoğraf arşivlerinin yanı sıra yazım ve belgeleme aşamasında biriktirdiklerini edebi hazzı zedelemeden kullanabilmek pek kolay değildir. 20. yüzyıl savaşlarının en çarpıcı, vahşi, etkileyici, kanlı, duygusal görüntülerini aktarırken dönemin atmosferini, savaşın asırlardır hiç değişmeyen karanlık yüzünü şehvetle tasvir etme arzusunun hemen bütün yazarlara çelme takan tehlikeli tuzakları vardır.

Görsel

Fortes özellikle İspanya iç savaşı sırasında bahsettiği entelektüel dünyanın iyi bilinen kahramanlarını ‘severek yalnız kalmayı’ göze alabilen âşıkların gölgesinde gizleyebilmiş ama büsbütün yok saymamış. Bu tavır romanın gerçeklik duygusunu güçlendiriyor. Aldous Huxley, İzak Babel, Boris Pasternak, Brecht, Breton, İlya Ehrenburg, Henri Cartier-Bresson, Picasso, Matisse, Buñuel, Hemingway, Lorca, kalabalık kafeler, cesetlerin kaldırılamadığı kanlı sokaklar, Paris’in loş odaları, sürrealistler, şiirle, politik tartışmalarla taçlandırılan buluşmalar, komünistler, faşizmin o berbat yıkımı birer hayalet gibi geçip gidiyor romandan. Ve Fortes’in yazarken merhametle bağlanmış olduğu çok belli olan Gerta’yı okur, hem anlatıcının görsel diliyle hem de kahramanın çıplak iç sesiyle tanıyor.

Bir yıldız, bir hatıra gibidir

Bir bütünlük duygusuyla kahramanı Gerda’nın “sanki bir hayatın bütün anlarını sonsuzluğun içinde kaybolmuş soyut bir noktada zaptedilebilirmiş gibi” üç boyutlu bir zaman algısıyla keşfettiğini okuduğunuzda tıpkı edebiyatın kendisi gibi bunun düşüncelerle değil ancak sezgiyle mümkün olduğunu kavrıyorsunuz. O vakit fotoğraf ve yazı sanatı arasındaki ipeksi bağları kullanarak yepyeni bir dünya yaratıldığını kavrayıp savaşa, aşkın tahribatına, ölüme yazıyla direnmenin anlamını hatırlıyorsunuz. Dünya genişliyor, bilinen ‘zaman’ anlamını büsbütün kaybediyor. Robert Capa, ömrü boyunca savaşta kaybetmekten korktuğu Gerda’nın çıkık köprücük kemiklerine bakıyor, uzun uzun. Hatıralar, ardından dilek tutmaya vakit bulamadığınız yıldızlar gibi birer birer görünüp kayboluyor. Savaşın o korkunç sıcaklığında bütün ‘metafizik kederler’ usulca silinip giderken, sizi anlattığı hikâyenin hayatın kendisinden daha gerçek olduğuna ikna eden yazar mırıldanır gibi konuşuyor: “Bir yıldız bir hatıra gibidir, sahip olduğun mu yoksa kaybettiğin bir şey midir, hiçbir zaman bilemezsin.”

Görsel

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor

 Görsel“Şiirsel” sözcüğü poie-sis’ten türemiş. Psikolog Charles Winquist, “yapma, oluşturma” anlamına gelen bu kavramdan yola çıkarak hayal gücüyle yazıya dönüştürdüğümüz hayatlarımızın şiirsel olduğunu söylüyor. Ona göre hayatımızı hayal etme üslubumuz neyse yaşama tarzımız da o oluyor. Böyle düşündüğümüz vakit, hayatlarımızı yazarak farklı tecrübelere dönüştürdüğümüzde biyografilerimiz de şiirsel olabiliyor.

Yaşadıklarını sadece hatırlayabildiği ‘an’lardan ibaret saymayan, hayatını büyük bir destana dönüştürenlerin başında gelen Aziz Augustinus (354- 430), bir hitabet ustası ve filozoftu. Otobiyografinin bir tür kurgusal metin olduğunu söyleyen A. N. Wilson, Augustinius’un bu türde eser veren (İtiraflar) ilk kişi olduğunu belirttikten sonra İlahi Komedya’daki seyyah Dante’nin yeminli bir tanık değil, aksine edebi bir yaratıcı olduğunu ifade ediyor. Tam da bu noktada onun neden Dante incelemesi hazırlamak gibi meşakkatli bir işe soyunduğunu daha iyi anlıyorsunuz.

Ortaçağın büyük şairi

Hece Yayınları’nın fevkalâde isabetli bir seçimle Türkçede yayımladığı Âşık Dante’nin yazarı, İngiliz araştırmacı ve edebiyatçı Wilson, Tolstoy’unki de dâhil pek çok biyografi yazmış, yirminin üzerinde romanı olan bir yazar. Hâlihazırda ortaçağ edebiyatı üzerine dersler veren Wilson, bu kitabı yazma sebebini öylesine içten bir dille anlatıyor ki, daha başında akademinin sıkıcı üslubuyla boğulmayacağınızı anlıyorsunuz. Yazarın muradı, sadece ortaçağın büyük şairinin hayatını anlatmak değil; dönemin koşullarını, ihtiyaçlarını, yansımalarını bugünden geriye farklı bir bakış açısıyla okuyabilmek.

    En az kitap kadar ilginç olan “Bu Kitabı Neden Yazdım” başlıklı bölümde, bu “sonsuz maceranın” peşine düşüşünü ayrıntılarıyla anlattıktan sonra, “Bir akademisyen yazsaydı belki bu kitap daha iyi olurdu.” diyor Wilson. Bu tespit kısmen ironik olmakla birlikte neden böylesinin daha iyi olduğunu da söylüyor aslında. Wilson, neredeyse hayatını adadığı bu kapsamlı eserden sonra hâlâ Dante hakkında şöyle bir kitap aradığını söylüyor: “Ben hâlâ Dante’nin hayatı hakkında, dönemin arka planını yansıtan ve Komedya’ya giriş niteliği taşıyabilecek bir kitabın arayışı içindeyim… Öyle bir duyguya sahip olsun ki, kadın hayalleri, şiire nüfuz etme isteği, hayata dair yakıcı soruları cevaplama ve kalbin en derin arzularını anlama ihtirası arasında bir bağ kursun. İşte bu yüzden başlığım ‘Âşık Dante’ (Dante in Love).”

Dante neden okunmalı?

Modern şairler, yazarlar, araştırmacılar asırlardır bu soruya farklı cevaplar vermiş. Wilson’ın cevabına geçmeden, henüz Dante’nin eserleriyle tanışmamış olan okur için benim basit bir nedenim var: Bugünün modern dünyasında ‘aşk’ her anlamıyla küçümsenirken ortaçağda düşünürler, şairler, yazarlar, hatta teologlar bu kavramı içini boşaltmadan, farklı disiplinler arasında ilişkilerle tartışıyordu. Dolayısıyla varlığın manasını derinleştiren o değerleri, hayal gücü ve farklı düşünme biçimiyle çağının yazarlarından ayrılan büyük bir şairle anlamak bugünü daha iyi kavramamızı da sağlar. Dante’nin ilk yorumcusu Boccacio’dan (1313-1375) bu yana her çağda ondan etkilenen sanatçılar oldu. Boticelli ve Michalengelo, İlahi Komedya’dan esinle resimler yaptılar. Rossini, Schumann, Lizst onun şiirlerini besteledi. Ezra Pound, T. S. Eliot, Anna Ahmatova, W. B. Yeats gibi şairleri derinden etkiledi.

Görsel

    Peki, Wilson, Dante’de ne görüyor? Kendisinin de başta söylediği gibi onda Chaucer’ı ve etkilediği diğer yazarları görüyor; yani Dante onun için sadece çağının başarılı şairi ve önemli bir politik figürü değil, kıymeti hâlâ anlaşılamamış, yeterince okunmayan bir ‘düşünür’. Bunun sebeplerini anlatırken okurla olabildiğince samimi bir ilişki kurmak istemiş: “Çoğu okur-yazar onun hakkında sadece birkaç detay bilir ve bu bilgilerin neredeyse tamamı, mesela onun Beatrice isimli bir kızla yaşadığı romantik ilişki gibi yalan yanlış şeylerden oluşur. Dante, çocukları olan evli barklı bir adamdı, ayrıca başka aşkları da oldu ve bunların bazıları biraz karmaşıktı. Bazı aşklarından kimi yazılarında söz eder. Beatrice, bu tür ilişki yaşadığı kadınlardan biri değildi. Onunla yaşadığı farklı bir şeydi”.

    Bu satırları okuyanlar tebessüm edebilir ama kitabın içeriği bu kadar ‘hafif’ değil. “Beatrice’nin Ölümü” başlıklı bölümde dokuz yaşındayken tanıştığı bir kızı on yıl sonra yazıya ve Tanrısal bir simgeye dönüştürme hikâyesi anlatılıyor. Yazar bu bölümde bahsettiği “Üç Teslis”, dokuz gezegenin yörüngesi, dokuz yaş ve bütün bu rakamsal işaretlerle ‘mükemmel güzelliği’, inancın saflığını, tutkulu aşk arayışını da ayrıntılarıyla aktarıyor.

    İtalyancayı neredeyse Dante’nin icat ettiğine dair bir cümleyle karşılaştığınızda sebebini merak edip hikâyenin başlangıcına dönüyorsunuz. Wilson, Dante’nin sürgün yıllarında yarımadanın her yerine gittiğinden ve İtalyan diyalektiğinin çeşitliliği hakkında geniş bilgi ve birikime sahip olduğundan bahsediyor. Ve buradan hareketle sayfalarca, Latince ve İtalyanca arasındaki ilişkiyi anlatıyor. O vakit, asırlardır eskimeyen bu şairin parladığı ve yok olduğu dönemleri bilmek istiyorsunuz. Rönesans döneminde sönmeye başladığını, sonra itibarını tekrar kazanma hikâyesini de bir roman okur gibi takip edebiliyorsunuz.

Bugüne neler söylüyor?

Wilson, Dante’nin popülerliğini yanlış sebeplerle yeniden kazandığını gerekçeleriyle anlatıyor. Evet, bugün eserlerini onun arzuladığı gibi idrak etmek, o zihnin temsil ettiği değerlerin bir parçası olmak mümkün değil belki ama bugünün şiirini, edebiyatını, kültürel yozlaşmayı, ‘bireyin’ görünmeyen çöküşünü, aşkın popüler kültür ürünü haline dönüşmesini oradan bakarak daha sağlam bir şekilde kavrayabiliriz. Wilson, son sözlerinde bu bakışı değerlendiriyor: “Eğer Dante’yi 21. yüzyıla hitap eden bir şair olarak ele alacaksak, bence bu şair, günümüzün temel ikilemlerinden biri hakkında yani ortak bir referans noktası olarak kültürü kaybeden bizlerin, kendi iç meselelerimizi bizim dışımızdaki dünyanın müşterek siyasi ve dini tecrübeleriyle nasıl ilintilendireceğimiz hakkında konuşmaktadır”.

    Yazarın dediği gibi, Dante’nin dünyası kayboldu ama şiiri hâlâ yaşıyor. Ve bizler o şiirin ahenkli sesi sayesinde mahrem ve gizemli iç dünyamızı sürprizli mısralarla hep yeniden keşfediyoruz.

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler

AMahlerBu yazıya başlamadan birkaç saat evvel, Japon bir ressamın paletinden dünyaya rastgele savurduğu kan rengiyle halelenen kızıl bir gökyüzünün altında, küçük bir adacığa doğru hiç acele etmeden yüzerken hoyrat tabiatın karşısında ne kadar aciz olduğumuzu düşünüyordum. Başımı sudan her çıkardığımda kuyruğuyla köpükler saçan neşeli yunusları da görüyordum açıklarda. Büyük bir depremle karadan kopan adada, iki bin yıl evvel yapılmış küçük bir kilisenin kalıntılarını bulmak için çalışan arkeologların sessiz siluetleri kıpırdıyordu.

Dibi görünen yeşilimsi bir suyla çevrili yosunlu taşlara ulaştığımda yoğun bir ıssızlık hissiyle ürperdim. Sorumsuz bir ‘sarı yaz’ gününde felaketlerin neden olduğu koyu acılarla yüzleşmek istemediğim için biraz suçluluk duyuyordum galiba. Kayaların üzerine öylece ıslak vücudumla uzanıp bildiğimiz dünyanın zamanından uzaklaştım. Geçmişi çağıran, tanıdık, acı bir turunç kokusu vardı havada. Vaktiyle o kilisede dua edenlerin hayattan beklediklerini hissedebilmeyi istedim. Sonra yüz yıl evvel yaşamış olan Alma Mahler’in sevilme saplantısıyla yeteneğini nasıl çürüttüğünü düşündüm.Başkalarının içinde yaşarken sezemediği, ömür dediğimiz o ‘muammadan’ süzülen hakikat parçacıkları, zamana yazılan sözcüklerle hiç beklemediğimiz anlarda hayatımıza sızıveriyordu. Âşıklarından tanrılar yaratan bir kadının hırslarını, mutsuzluklarını, pişmanlıklarını ıssız bir adada yazının gücüyle hatırlamak tuhaftı.Şimdi o anki karmaşık ve dingin hislerimden çok uzakta, şehirdeki karanlık çalışma odamda, Mahler’in ruhu tedirgin eden huzursuz senfonilerini dinlerken bu yazıyı yazmaya çalışıyorum. 

Alma’nın kare ası…

Ben yeteneğiyle keskin zekâsını buluşturabilenlere duyulan çaresiz hayranlığı, ‘ışıltıya’ saplanmanın tutkulu bir esarete dönüşmesini anlarım. O pırıltıya sahip olanı bazen doğal olarak kuşatan bencilliğin, küstahlığın ve kibrin kalın örtüsünden soyup çıplak yaralarıyla kabullenebilmek, onu olduğu gibi sevebilmek ve yaratılan o ‘eser’ kadar sevilmeyi ümit etmek, bunun hiç olmayacağını bilerek kenarda beklemek sıradan insanların becerebileceği bir iş değildir çünkü. Ama o ulaşılmaz gücün yörüngesine girip aslında olmadıkları bir kişiliğe bürünenlerin samimiyetsiz oyunlarından da pek hoşlanmam. Bunu genellikle ‘onun’ için hayatını feda ettiğini türlü numaralarla ima eden ‘yırtıcı’ kadınlar yapar. Hayatı boyunca yetenekleri seven, onları alanlarında en iyi yapmak için uğraşan, vazgeçmeyi göze alabilen tercihlerden korkan Alma Schindler Mahler de biraz böyle bir kadındı anladığım kadarıyla.

Doğal bir müzik yeteneğine sahip, 20 yaşında yüzden fazla lied besteleyen Alma, 1900’lü yılların estetik Viyana’sında ressam olan üvey babasının en yakın dostu ressam Klimt ve müzik hocası Zemlinsky’le başlamış çalkantılı aşk hayatına. Daha sonra besteci ve orkestra yöneticisi olan Gustav Mahler’in karısı, ressam ve oyun yazarı Oscar Kokoschka’nın metresi, modern mimarinin öncülerinden Walter Gropius’un ve edebiyatçı Franz Werfel’in karısı olmuş. Bunlar onun mimari, resim, müzik ve edebiyattaki kare ası. Bu şahane portreyi dönemin dedikoduları, kültürel dokusu ve siyasi arka planıyla yazan Giroud, onun arada başka ‘yaratıcılara’ da destek olduğunu söylüyor. Yazara göre Mahler muhtemelen karısını fazla sevmekten ölmüş, Kokoschka onu kaybetmeyi hiç kabullenememiş, Gropius tamamen oyuncağı olmuş, Werfel sonunda onun bir büyücü olduğunu kabul etmiş.

Görsel

Tanrılarla oynamayı seviyordu

Alma, yaşlandığında bile etrafındaki erkeklere ‘beni fethetmenin sonu yoktur’ hissini ne türden bir üstünlük duygusuyla veriyordu acaba? Ve eğer âşıklarını yüceltme enerjisini beste yapmak için harcasaydı sanat bundan ne kazanırdı? Belki de o kadar yetenekli olduğunu düşünmüyordu. Mahler, kendisinden yirmi yaş küçük olan genç karısına müziği yasaklamış. Evlendiklerinde “Bundan böyle tek bir mesleğin var, o da beni mutlu etmek” diyormuş. İronik bir şekilde dehasını hiç anlayamadığı, müziğini pek sevemediği bu huysuz adamın kölesi olmayı kabullenmeyecek kadar güçlü olan, başka ‘yetenek’ seçenekleri de olduğu anlaşılan Alma, neden onu terk etmedi? Kocası öldükten sonra onun iktidarsız olduğunu kendisine dokunmadığını iddia etmiş. Peki, neden onunla yıllarca evli kalmıştı? Müzikte hayatının hikâyesini yazan hüzünlü bir adamın yanında kalarak kendi hikâyesini yaratmak istiyordu belki. Ya da babasının küçükken ona söylediği gibi sadece ‘Tanrılarla oynamayı’ sevmişti. Bu soruların gerçek cevabını bilemeyiz. Anı defterine yazdığı cümleler önce kendini birisine teslim etmeye sonra onu acımasızca bırakmaya meyilli kadınların sıkıştığı yeri net bir biçimde gösteriyor bence: “Kendini bütün benliğiyle bana adamazsa, sinirlerim bundan çok zarar görür, ama kendini tam anlamıyla bana adarsa, sonuçları can sıkıcı olacaktır. Her ikisi de aynı ölçüde tehlikeli.” Alma, iki kör nokta arasında uçan bir trapezci gibi hayatına giren bütün erkeklerle ilgili daima buna benzer boğucu bir tedirginlik hissetti sanırım. 

Sanatçı yapabilecek tek insan…

Mahler’in Alma’ya ithaf ettiği 5. senfonisinin tekinsiz melodisi, yağmurun ‘zamansız’ ritmine eşlik ederken karısına yazdığı iç burkucu mektupları okuyorum. İkisi de karşımda duruyor sanki. O, neden yaratıyorsunuz sorusuna “Tanrının dünyadaki giysisini dokumak için. Bu da hiç olmazsa bir şeydir” diye cevap vermiş. Alma onun gibi inançlı biri değil ama bir kadın olarak doğuştan sahip olduğu koruma içgüdüsünü kendi ‘yaratıcılarının’ giysisini dokumak için kullanmış. Sanatlarıyla iz bırakan bu adamlar neden Alma’ya ihtiyaç duymuşlardı tam bilemiyorum ama o yazdığı gibi ‘tanrılar’ tarafından yüceltildiğinde aşağılık duygusundan ve muhtemelen bir ‘hiç’ olarak ölme korkusundan da kurtuluyordu.

Dünyanın merkezi olduğuna inanan bu kibirli ve güçlü kadın, âşıklarına ötekilerle ilgili pek yalan söylememiş. Hayatını yazan Giroud, onun âşıklarına “beni her zaman sevecek misin” diye soran kadınlardan olmadığını söylüyor. Onun bundan hiç şüphesi olmamış çünkü. Peki, erkeklere hükmedebilen, onlar tarafından sevilmeyi sanat haline dönüştürebilen bir kadın neden kendi yeteneğini ezip başkalarının esiri olur?

Sanırım bu müphem sorunun cevabını da biraz olsun son kocası Werfel verebiliyor: “Alma, güçlü önsezileri olan, içgüdüyle hareket eden bir dahi.Yaşayan çok az sayıdaki büyücülerden. Alma’nın bakışı benim üzerimde sabitleniyor.Tereddüt ekmeksizin her şeyi net görüyor, beni benden daha iyi tanıyor. Onun önünde kendimi saydam hissediyorum, esrarengiz bir enerji gücüne sahipWertel ona evlenme teklif ederken, “beni sanatçı yapabilecek tek bir insan varsa, o sensin” demiş. Sanırım onun hayatına giren herkes biraz böyle hissetmişti.

Mahler’in ürkütücü müziğini dinlerken hâlâ düşünüyorum; herkes öldükten sonra 83 yaşındaki Alma, yetenekli erkek yığınından kalan resimlerle, kitaplarla, heykellerle, mektuplarla dolu odasında anılarını yazarken, bazılarını bilerek yok ederken ne hissediyordu? Yakıcı bir pişmanlık mı yoksa onca ‘tanrı’ yaratmanın derin iç huzurunu mu?

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Kafka Alçakgönüllülük Öğretir

 

GörselHayat bitince hikâyesi de biter mi? Bu basit sorunun cevabı kişinin zaman, mekân, inanç ve varoluş algısıyla ilgili olarak değişebilir. Ben iyi anlatılmış hikâyelerle hayatın çoğalıp zenginleştiğini düşünenlerdenim. Biyografi okumayı sevmemin tek nedeni bu değil elbette ama ‘hayat hikâyeleri’nin edebiyata olan sarsılmaz inancımı güçlendirdiğini söylemeliyim.

    Dikkatli, tutkulu ve meraklı biyografi okuru, az çok bildiğimiz yaşamların kronolojik akışından, teknik ayrıntılarından ziyade ‘hikâye’nin nasıl aktarıldığıyla ilgilenir. Sona erdiği sanılan bir ömrün ‘henüz sonu bilinmeyen yarım kalmış bir roman’ misali farklı yorumlara, maceralara, henüz vâkıf olunamamış sırlara, sürprizlere açık olduğunu bilir çünkü. Ve eğer söylendiği gibi hayat hikâyeleri edebiyattan ayırt edilemezse, onun düşünsel ve estetik boyutu da kuşkusuz içeriği kadar önemlidir. Ustalıkla yazılmış biyografilerin bazen yazarların eserlerinden daha uzun yaşadığını da hatırlatmaya lüzum var mı?

Hayatını Kafka’ya adadı

Hayatını Kafka’yı anlamaya, anlatmaya adamış Reiner Stach’ın yaklaşık 1400 sayfalık, iki ciltlik biyografisini okumaya başladığımda biraz ürktüm. Sadece kitapların hacmi değil, bir bilim adamının neredeyse kırk yılını, sadece 41 yıl yaşayabilmiş bir yazara vakfetmesi, onu edebiyat tarihine hakkıyla miras bırakmak için yaptığı derin kazı da beni ürpertti doğrusu. Bizde hiç olmadığı içindir belki.

    Bu çalışmanın Stach’ta vazgeçilmez bir tutkuya dönüşme sebebini, en az biyografi kadar çekici ve zihin açıcı giriş yazısında buldum. Bugüne kadar Kafka ve eserleri hakkında yazılmış yüzlerce akademik çalışmanın neden yetersiz kaldığını ve okurun merakını dindiremediğini şu cümlelerden anlamak mümkün: “Kafka’nın yaşamında öyle anlar vardır ki, onlar hakkında hiçbir belgeye sahip değilizdir, rivayetler akıntısı üzerine gece düşer. Romansal fantezilerle bu eksiklikleri aşmanın ya da üstünü örtmenin ne gibi bir anlamı olabilirdi? Öte yandan öyle günler var ki, biz onun yaşamını neredeyse saat başı yeniden yapılandırabiliyoruz. Geriye kalanların yoğunluğu hiç değilse sahnesel bir yeniden kurgulamanın taslağını olanaklı kıldığında, bunlar biyografik çalışmanın en neşe verici anı oluyorlar. Dedektiflik başarısının verdiği bir zevk. Buna rağmen nedir ki bu, yaşamı ‘derinde’, bu derece ezici bir içsel yoğunlukla dolu bir insan için?”

    Stach’ın bahsettiği ‘ezici içsel yoğunluk’, Kafka’nın üniversite, aile, aşk, memurluk dönemlerinin ilginç ayrıntılarıyla anlatılabilir mi? Eserleri, 3400 sayfadan oluşan günlükleri, mektupları, bitmemiş romanları, vasiyetine rağmen dostu Brod’un yakmadığı el yazmaları onun iç dünyasını yansıtabilir mi? Ya da arzularıyla hayat pratikleri arasındaki uyumsuzluk, kendinden uzaklaşarak yarattığı ‘edebi yaşamı’ için feda ettikleri, dünyaya, insana kayıtsızlığını anlatan cümleleri, babasıyla yaşadığı çatışmanın, başarısız evlilik girişimlerinin belgeleri onun ‘gündüz düşlerini’ anlamlandırmaya yeter mi? Bütün bunlar yazarı daha yakından görmemizi sağlar belki ama ya o ‘içsel derinlik’? Yani Kafka’yı Kafka yapan hikâyelerin kendi bilincini, dolayısıyla ondan etkilenen milyonlarca okurun bilincini nasıl etkilediğini anlatmanın daha farklı bir yolu olabilir miydi? Stach’ın da hatırlattığı gibi, “anın renginin, çağrışımlarının, saklı korku ve zevklerin, mimiklerin, jestlerin, seslerin, gürültülerin, kokuların” ve görünmesi imkânsız bütün o “görüntülerin” hayal gücünün desteğiyle aktarılması tarihi, edebiyatı, bilimi ve gerçekleri kaçınılmaz olarak gölgeler ama aynı zamanda onu büyülü ve “sonsuz” kılar. Dolayısıyla ‘empati’ belki bilmemenin acısını büsbütün yok etmiyor ama okurun zihninde estetik bir açıklık yaratıyor hakikaten.

    Sanırım Kafka hakkında ‘büyük’ bir biyografi yazmaya cesaret edemeyenler tam da bu noktada vazgeçtiler. Onlara hak vermek lazım. Bir hayat hikâyesinde bilardo topları gibi birbirine çarpıp dağılan olaylar arasında tarihsel, psikolojik, felsefi bağlar kurarken edebi bir eser yaratmayı arzulayarak bir ömür heba etmek öyle herkesin cesaret edebileceği bir iş değil. Stach’ın farkı bu işte. Yaşadığı sürece ve hatta ölümünden yıllar sonra bile kim olduğu tam anlaşılamamış, “her şeyi gören ve hiçbir şeyi unutmayan bir dehanın”, yazıyı hayatının “tek gerçek eylemi” haline dönüştüren bir yazarın, dilini sıkıntısıyla örten bir dil ustasının hayatına sızabilme becerisi.  

    Stach, Kafka’nın çok bilinen eserlerinden Dönüşüm’ün onun bilincine nasıl yerleştiğini gerçeklerden yola çıkarak anlatıyor. 17 Kasım 1912, günlerden Pazar. Kafka yataktan kalkmak istemiyor. Sevdiği kadın (Felice) ona ilk kez ‘sen’ diye hitap etmiş, buna rağmen o günden beri beklediği cevap gelmemiş. Stach bu tür bilgileri aktardıktan sonra, o sabahı hayal ediyor: “Kafka yatakta yatıyor, bakışlarını odanın tavanında ve duvarlarda gezdiriyordu. Soğuktu, dışarıda günlerden beri olduğu üzere puslu, gri bir kasım ışığı içeriye vuruyordu. Pencereden eriyen buzlar damlıyordu. Brod tarafından terk edilmişti. Felice tarafından terk edilmişti”.

Kafka-Milena mektupları

İki koca ciltlik biyografiye hâkim olan anlatım bu değil elbette. Bilginin hayal gücüyle nasıl buluştuğunu gösteren bu tür ifadelerin yanı sıra 19. yüzyılda mektubun kültürel özelliğinin ilişkilerdeki rolüne bakışı da bu biyografiyi farklı kılmış mesela. Dolayısıyla okur, Kafka-Milena mektuplaşmalarının bilinmeyen yönlerini öğrenirken, mektubun o dönemin entelektüel ortamında ‘ilişkileri’ nasıl yeniden biçimlendirdiğine dair bilgiler de edinebiliyor.

    İyi niyetle, özen ve şefkatle hazırlanmış biyografiler size olandan ziyade ‘Nasıl olabilirdi, neden başka türlü olmadı?’ gibi zor soruları da düşündürebilir. İkinci ciltte Kafka-Milena mektuplaşmalarına dair uzun bölümünün sonunda onlardan bir alıntı yapıyor Stach: “Milena iki saatlik bir yaşam diye özetliyor soğuk bir biçimde, iki saatlik bir yazıdan daha fazladır. ‘Yazı daha fakirdir’ diye cevaplıyor Kafka, ‘ama daha berraktır’. Böylece ikisinin de özlemini duyduğu barışın aynı şey olmadığı dile getirilmiş olur.”

Sonunda ben de böylesine kendi üstüne kapanmış, her türlü ayrıntıyı gören ama yine de ustalıkla perdeleyebilen, kederli, huzursuz bir yazarın hayatını okumak ne işimize yarar, diye sordum. Cevabı Stach’ın o basit, ışıltılı cümlesindeydi: “Kafka alçakgönüllülük öğretir”.

Görsel

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP