Tag Archives: ANNE MICHAELS

Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’

AnneMicHayat istemeden, bazen taammüden gidenlerin bıraktığı yokluğun üzerine kurulmaya mahkûm olduğunda, kunt bir ağacın yarılmasını anımsatan sesi işitirsin. Ve o çatlamayı bir daha hiç unutmazsın.

Bu dünyadaki her şeyin ondan kalanlarla ilişkilidir artık. Kurumuş sonbahar güllerine, seher vakti menevişlenen bulutlara, miskin denize bakıp artık olmayan birine sayıklarsın. Açık kalan pencerelerden içeri sızıp saçlarına konan ak bir kuştüyünü, eve yeni geleni kıskandığı için küsen mandalina ağacının tek mahcup meyvesini, rahim, tohum ve toprak arasındaki sağlam ilişkiyi, arzulamanın en sade halini sadece ona anlatmak istediğini bilirsin. Yokluğun neden olduğu ‘büyük boşluk’ bazen böylesine saf ve çaresizdir. Şu yaşadığımız modern ve vahşi dünyanın tekinsiz çukurunda ‘onu’ neden ve nasıl kaybedeceğini de bilemezsin. Bir bomba, hedefini şaşırmış bir kurşun, ihmal edilmiş bir uyarı ya da zamanı, hatıraları, geleceği aniden paramparça eden bir öfke kıvılcımı…

Onları düşünüyorum bugünlerde. Tanrı’nın çağrısını beklemeden ölü taklidi yapanları. İnsanları O’nu kullanarak ölüme davet eden ‘savaş çığırtkanlarını’, ‘haysiyet’ sayıklamalarını utanmadan dilini bilmedikleri ölü bedenlerin üzerine kusanları, kanla lekelenen hafızalarını kireç taşıyla gömenleri. Acılarını kaybettikleri yerde aramayı unutmuşlar sanki.

Barış gününde bile savaşsız duramayan insanlığın aslında hiç değişmeyen aktörlerine bakınca tanıdık bir bezginlik kuşatıyor uğultulu zihnimi. Yeniye, değişime, ruhu bu kısırdöngünden çıkaracak olan ilahi güce olan umudunu hepten yitiren bir meczup misali yumuşak halımın üzerine yüzükoyun uzanıp eksik kalan yaşamların arzularını tamamlıyorum. Arada bağdaş kurup kimbilir hangi rüzgârların, nehirlerin, okyanusların yonttuğu taşlarımı boyarken kulağıma anlaşılmaz gelen mırıltılar işitiyorum. Ne de olsa başka coğrafyaların diliyle konuşuyorlar. Vaktiyle altını çizdiğim eski cümlelerle, dilin ölüme, savaşa, kötülüğe direnen gücünden bahsediyorum. Çoktan unutulmuş ‘kimsesiz’ şiirler okuyorum onlara. Neruda, usul bir güz ninnisi fısıldıyor kulağımıza; “Saat yedi buçuğuydu güzün/ Ve ben bekliyordum/ Kimi beklediğim önemli değil./ Günler, saatler, dakkalar/ Bıktılar benle olmaktan/ Çekip gittiler azar azar/ Kaldım ortada tek başıma… Kalakaldım tek başıma/ Yalnız bir at gibi/ Otların üstünde ne gece, ne gündüz/ Sadece kışın tuzu.. Öyle kimsesiz kaldım ki/ Öyle bomboş/ yapraklar ağladılar bana/ Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi/ Düştüler son yapraklar…” Şiir çekirdeğinde sakladığı saf hüzne rağmen nasıl da okşayarak iyileştiriyor.

Umutsuzluğu iyileştiren bir kitap

Sonra heyecanla karıştırdığım yeni kitapları bir kenara yığıp vaktiyle çok severek okuduğum bir kitaba uzanıyorum. Anne Michaels de ölümü kutsayanların hainliğini yüzlere çarpacak tek gücün dil olduğuna yürekten inanıyor. O her yazdığı kitabı ödüller ve övgüyle karşılanan, edebiyatı dilin, tarihin, inancın, felsefenin ve insani değerlerin buluştuğu yerde maneviyatıyla yücelten bir yazar. Belki romanlarını bir şair olmanın buruk bilinciyle mısra mısra genişleterek yazabildiği için okuyanın hem kalbine, hem aklına çok derinden nüfuz edebiliyor. John Berger Bölük Pörçük Yaşamlar için, “Mucize gibi yaratılmış, umutsuzluğu iyileştiren bir kitap” diyor.

Bana iyi mi geliyor bilmiyorum. Ne zaman bu kitabın sayfaları arasında hatıralarla seyahat etsem içim tarif edemeyeceğim bir dalgalanmayla kamaşıyor. Sadece içeriği değil, onu paylaştığım bir dostumun sandığım yerde durmadığını idrak etmek gibi basit bir kırılma da canımı yakıyor olabilir. O yaşadığı sürece bana bir şey olmazdı. Öyle demişti bir keresinde. Tıpkı romanın kahramanı güçlü, savaşçı ve bilge Athos gibi korkusuzdu. Titiz bir cerrah misali duyguların içini açıp gösterirdi. Ketum sevgisinin yararsız olmadığını ispat etmek için yalanlarından şiir yapardı bazen. İz bırakan romanlar biraz öyledir. Kitabın kokusu, bir sözcük, bir yer ismi, tek kalmış bir ayakkabı imgesi bazen sarsar insanı. Sadece unutulmayan cümleleri ve kahramanlarıyla değil, size ifade ettikleri zamanın ruhuyla, doldurdukları duygu boşluklarıyla da hatırlanırlar.

Bir ‘Athos’um olsun isterdim…

GörselHayatımın farklı dönemlerinde kalemlerle kanaviçe yapar gibi deldiğim sayfalardan birinde bulduğum cümle, kimseyi, hiçbir ırkı, toplumu sonsuza kadar yeryüzünden kazınamayacağını da söylüyor: “Cinayet, insandan geleceğini çalar. Ölümünü çalar insandan. Ama yaşamını çalmamalıdır.”

Yunanistan’da başlayıp Kanada’ya kadar uzanan çok katmanlı hikâye, İkinci Dünya Savaşı sırasında kurtardığı bir çocuğa şiiri, dilin sihrini, savaşın vahşetini ve her şeye rağmen bu hayatın başka türlü yaşanmasının da mümkün olduğu hakikatini öğreten Athos’un hikâyesi. Adı Jakop olan o çocuk büyüyüp şair oluyor. Bir uğraşı da savaştan kalan yayımlanmamış yazıları çevirmek. Sayısız elyazmasını, günceyi, yok edilen tanıklıkları, hafızada gizlenenleri gün ışığına çıkarmak için bütün bir hayatın feda ediyor. Yazarın giriş notundan bu hikâyenin kurgudan ibaret olmadığını anlıyoruz. Jakop Beers, altmış yaşında Atina’da bir kaza sonucu ölmeden evvel anılarını yazmaya başlamış: “İnsanın savaş deneyimi, savaşla sona ermez asla. İnsanın eseri, tıpkı yaşamı gibi, asla tamamlanmış değildir.”

Roman, sözcükleri tohum gibi geleceğe saçılacak bir destan, savaşa, kayıp aşklara bir ağıt gibi yazılmış. Elli yaşındaki bir dil bilimcinin yedi yaşındaki çocuğa öğrettiklerini hatırlamak beni yoruyor biraz. Bu hayatı terk ettikten sonra parmak uçlarımda bile ‘varlığını’ sarsılmaz bir güven duygusuyla hissedebileceğim bir ‘Athos’um olsun isterdim. Kim istemez? Yeryüzü kadar sürprizli, büyük bir hediye edebilecek birisini arayıp dururuz. Hiç bulamayacağımızı bilsek de aramaktan vazgeçemeyiz. Dünyanın bütün fenalıklarından bizi kurtaracak olan o deruni ‘sevgiyi’ bulma umudu nerede saklanıyor olabilir ki? Zamanın kabuğunu şefkatle soyan, görünmezi görünür kılan bir büyücünün ceplerinde belki…

‘Herkes uyursa dünya yok olur’

Bugünlerde gizli kalmış ve terk edilmiş yerler uzmanı Athos’un peşinde sürüklenmek istiyorum. Savaşı bir hayat tasavvuru olarak kabullenenlere, ölmeye, öldürmeye mecbur bırakılan çaresizlere hiçbir şeyin sonsuza dek gizli kalamayacağı gerçeğini yazarların sesiyle anlatabilsek keşke. Anne Michaels’ın dokunarak iyileştiren şamanlar gibi bu hayatı güzelleştirdiğine inanıyorum. Yazar bir yerlerde birileri uyanık kaldığı için dünyanın yok olmadığını söylüyor; “Eğer kazara herkesin uykuda olduğu bir an olsa, dünya yok olurdu. Bellekten bağımsızlaşan dünya, rüya ya da kâbus burgacında kaybolurdu. Bedenin yalnızca bir ruh üretici, bir özlem fabrikası olduğu bir yere dönüşüp çökerdi.”

İyi ki ‘uyanık’ kalmaya ant içmiş sahici yazarlar var ve ben iyi ki Tanrı’nın bana bahşettiği lütufla onlarla buluşabiliyorum. Okur bir yazarı çok sevdiğinde, hayatta yapamadıklarını eserinde gerçekleştirdiğine inanıyor galiba. Onun yaşamaktan mahrum kalmasında böyle bir teselli buluyor belki, bilmiyorum. Onlarca dile çevrilip birilerinin hafızasına, geleceğine yerleşen, çok satma telaşına düşmeden okuruna kavuşan bir kitabın varlık sebebinde mutlaka keşfedilmeye ihtiyaç duyulan bir mana gizlidir. O kadarını sezebiliyorum.

Bir savaşın acısı neye bedeldir?

Eğer bir yazar size her şeyin bir bütünün parçaları olduğunu şiir gibi cümlelerle anlatıyorsa ona içtenlikle kulak vermek lazım, dinleyin. Bir çocuk yabancı mezarlardan saklanmak zorunda kalan Yahudilerin halk meydanlarında başparmaklarından asıldığından bahsedecek. Savaşta büyük bir dikkatle bir limonu ikiye bölüp, emdikten sonra günlerce kokladığı kabuklarını, denizdeki bezelyeleri ve sümbül taneleriyle nasıl hayatta kaldığını anlatacak. Anlatıcının hayatı kutsayan diliyle savaşta yakınlarını kaybetmiş bir çocuğun ‘içi yanıp kül olmuş ama dış duvarları hâlâ duran bir binaya’ dönüştüğünü göreceksiniz. Arada ‘‘tahtanın büyük sırrı yanmasında değil, su üstünde yüzmesindedir” gibi sakin tek bir cümleyle sizi bildiklerinizden uzaklaştıracak. İnsan hafızasının hava akımlarında, nehir tortusunda milyonlarca yıldır özlemle göz kırpan yıldızlarda olduğunu hatırlayacaksınız.


Gelecekte bu topraklarda toplu mezarları kazmak zorunda kalacakların yüzünde, uyuyan çocuğunu seyreden annenin onu mezara koyarken kasılan yüz ifadesini de göreceksiniz. Bir savaşın acısı kâinatın tüm canlılarını kıvrandırır çünkü.
Öldürerek hayata tutunanların bağışlanmayı dileyen seslerini işitmek hırpalayacak belki ama ancak onlarla yüzleşerek iyileştiğinizi kavrayacaksınız sanırım. Üzüntünün, yasın, hatırlamanın inatçı bir ruh gibi zamana yayıldığını, insanın icat ettiği işaretlerin göstermesi sizi de heyecanlandırmıyor mu?

Dillerin farklı tınıları…

Duvar yazılarındaki tek bir harfin bile ölüm kalım meselesi olduğu zamanları düşünün. Ya da emir komuta zinciri içinde ‘kardeşini’ öldürmek zorunda kalan ‘çocuk askerin’ çaresiz, kavruk ellerini. Sonra onları ait oldukları yere tutsak eden dillerin farklı tınılarını… Bunları iyi bir yazarın hikâyesiyle görmek, işitmek ürperterek sağaltıyor. Athos, çocuk şairiyle onun anlayacağı lisanda konuşuyordu: “Sevgi, bir yeri farklı görmeni sağlar, tıpkı sevdiğin bir insana ait olan bir nesneyi farklı biçimde tuttuğun gibi. Bir manzarayı iyi bilirsen, öteki bütün manzaralara farklı bir gözle bakarsın. Ve bir yeri sevmeyi öğrenirsen, bazen bir başkasını da sevmeyi öğrenebilirsin.”

Ve bir dilin sesini seversen, ötekilerin ormanlar, taşlar, sevdalar üzerine yazdığı şiirleri de seversin. İncil ilk kez başka bir dilde okunduğunda çıkan ayaklanma yüzünden insanların neden öldüğünü idrak edersen, bugün ‘kaybettiklerini’ daha iyi anlarsın. Eksik kalan bir hayatı tahayyül etmeye çalıştığında henüz bir kitap okuyamamış bir kız çocuğunun kopuk bedenini görürsen ölümden, savaştan beslenenleri neyin beklediğini hücrelerinle hissedersin.

Athos’a gerçek yürek ne büyüklüktedir diye sorulduğunda, “Bir avuç toprağın büyüklüğünü ve ağırlığını düşün” diyor. Ben düşünüyorum ve galiba hissediyorum.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Sessiz Vedaların Kışı ve Anne Michaels

annemichaelsKıpırtısız bir gölün kıyısında, boyunlarını çok hafif bir rüzgârla eğen sazlıkların arasındaki sarı nilüferlere bakarken kökleriyle yuvalarına tutundukları ilk ânı hayal ettim. İnsandan çok daha uzun yaşayabildiği söylenen o mahcup bitkiler için zaman yoktu. Tohumlarını tabiata savuranları tanımıyor, bildikleri hayatla hiç vedalaşmayacakmış gibi sessizce salınıp duruyorlardı. Eğer insanın bitkilerle ilişkisi hakkındaki çok eski gerçekleri bilip, ‘başlangıç ve bitiş’ tasavvuruna sahip olabilselerdi, sert tecrübelerle yaşlandıkça bizim kadar rahatlayabilirler miydi?

Sonbaharın son cılız ışıklarıyla bulutlanan gölün üzerindeki tahta iskelede oturmuş, yeşil, minik kadifemsi başlarını hayvanlara özgü o bilinçsiz neşeyle suyun içine daldırıp çıkaran ördekleri izlerken, geleceği tutkuyla merak eden insanın başlangıçlara karşı böylesine hoyrat olabilmesinin gerçek sebeplerini merak ediyordum. Bir gece evvel yabancı bir otel odasında okumaya başladığım kitabın ‘âşıklarıyla’ sonunu sezemediğim uzun bir seyahate çıkmıştım. Onlara can veren yazar, başlangıç ânına adım attıkları efsunlu anları, birbirlerinin içinde nasıl kaybolduklarını, anılarla bedenlerinin eksikliklerini tamamlayan hikâyelerini o kadar çarpıcı cümlelerle anlatıyordu ki sonlarını hiç bilmek istemiyordum. Baktığım her nesnede, insan yüzlerinin gizli haritasında onları görmek, iç dünyalarını görünmez bağlarla ören mucizevî keşiflerine tanık olmayı arzuluyordum sadece.

Avery ve Jean’ın güçlü sevgisi, şiddetli bir akıntıyla sürüklenip şekillenen taşlar gibi yavaşça zihnimde hayat buluyordu. Avery, “hep motellerde buluşalım, yüzyıl beraber olduktan sonra bile” diyordu. Ben huzurla ve hınzırca gülümsüyordum. Günbatımının cılızlaşan ışığıyla önümden geçiyorlardı. Güneş geride bıraktıklarını aydınlatırken Jean o günün hareketsizliğinin sadece onlara ait olduğunu düşünüyordu. Küçük mutfak penceresinin önünde, ağaçların arasından süzülen rüzgârı dinleyip baş başa yemek yerlerken Avery, hayatında ilk kez o basit mutluluğu tattığı için kendisini bu dünyaya ait hissediyordu. Birbirlerine anlattıkları hikâyelerin içinde kendilerini şaşırtan cümleler oluyordu genellikle. Jean, “birini unuttuktan sonra bile mutluluklarının ya da hüzünlerinin sesini hatırlayabiliyorsun. Bedeninde hissedebiliyorsun” diyordu. O vakit içiniz burkuluyordu biraz. Unutmanın sandığınız kadar kolay olmadığını hatırlatıyordu size yazar. Karanlık ormanın içinde trenin tıkırtısı usulca kaybolurken, Jean aşk ânının, ‘tek bir gecede insanın tenine nüfuz edebileceğini, bir dalın ucuna toplanan su damlası gibi birikerek gelmediğini –tüm hayatını başka bir hayata geçirme ânı olmadığını- daha çok arkamızda bıraktıklarımızla tanımlandığını’ söylüyordu. Avery içinse ‘aşk ânı’ daha başkaydı. Uzun zaman önce içinde bir parça kopmuştu ve yıllar boyu sisteminde dolanarak kendisine acı veren bu tehlikeli parçayı sonunda tanımıştı. Artık o ağrıya dönüp şöyle diyebiliyordu: “Ah, demek o sendin.” Sonra yan yana uzanıp, avuçlarının içine Dünya haritasının yumuşak kıvrımlarını çizerek yıldızlı hikâyeler anlatıyorlardı. Avery onun kolunu okşarken, Jean aklına gelen bütün bitki isimlerini sayıyordu. Ve o sırada erkek onunla birlikte yaşlanmanın nasıl olacağını hayal ediyordu. Kadının geçmişi hakkında her şeyi biliyordu ve bu acısını keskinleştiriyordu.

Uyuyan bir çocuk gibi…

Anne Michaels’la Ekim 98’de tanışmışım. Sinemaya da uyarlanan Bölük Pörçük Yaşamlar isimli ilk romanının içine bu tarihi not etmişim. O kitabı çok sevdiğimi bana yazdıklarını telefonda okuyan bir dostuma heyecanla anlattığımı hatırlıyorum. Ürperten satırlarını onunla paylaştığımı da: “Aşkın ilk kez ölüme inanmamızı sağladığı bir an vardır. Kaybını düşünmüş olsan bile, uyuyan bir çocuk gibi sonsuza dek taşıyacağın birini tanırsın.”

Michaels’in şair kimliği iki romanında da etkisini fazlasıyla gösteriyor ama onu bir romancı olarak cazip kılan sadece dili incelikle kullanması değil bence. O anlatmak istediği meselenin etrafındaki bilgi kırıntılarını bir bilim insanı titizliğiyle araştırıyor, yorulmadan biraraya getiriyor ve onları müthiş bir ustalıkla hikâyesini tamamlayan önemli ayrıntılar olarak doğru yerde ve zamanda kullanıyor. Üstelik bunu yaparken kimi modern romancılar gibi anlatımını sıradan cümlelerle basitleştirme tuzağına da düşmüyor. Geçtiğimiz günlerde Türkçede yayımlanan Kış Mezarı’nı okurken herkes tarafından kolay anlaşılma telaşıyla üslubundan ödün vermek istemeyen Michaels’in, yazıyı, insanı, tabiatı, sevmeyi kutsayan zarafetine bir kez daha hayran oldum.

Bu roman sadece birbirlerini arzuyla, tutkuyla, aşkla, içlerine hapsettikleri korkularla, cesaretle keşfedenlerin değişimini sorgulamıyor. Savaşların hiç geçmeyen izlerini, yurtlarından uzaklaştırılan göçmenleri, mülteci kamplarının dramını, insanın yaşadığı sürece kendine ‘yuva’ aramasının çaresizliğini, onu bulabilmek için nelere katlandığını da anlatıyor. Mimarlığın aşkla kesişen çatallı yollarını, çocukların korkularını, kederini, önsezilerimizin tehlikelerini, kaderi, rüyalarımızdaki gizli işaretleri, bağışlayabilmeyi, sevmenin görünmeyen köklerini ve daha pek çok meseleyi savrulmadan, hikâyesinin ana damarlarından uzaklaşmadan, sihirli mısralarıyla hatırlanan uzun bir şiiri fısıldar gibi yazıyor.  

Tensel bilginin sırrı…

“Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır” cümlesini okuduktan sonra dalgın bakışlarım Boğaz’ın karşı kıyısındaki evlerin göz kırpan ışıklarına karıştı. Sonradan hatırlanmadığı için aktarılamayan ne çok basit, sıradan anı var, dedim kendime. Muhtemelen o da kahramanlarının mırıldandığı hikâyelerini dinlerken kendisiyle ilgili daha evvel hiç fark etmediği özelliklerini keşfediyordu. Ve söylediği gibi anılarımız aslında hatırladıklarımızdan çok daha fazlasını barındırıyordu. Acele etmeden usul usul şiirlerini yazan, sadece iki romanla önemli edebiyat ödüllerini kazandığı halde fani olmanın acısı ve hırsıyla sık sık kitap yayımlama hevesine kapılmayan bu kadını neden önemsediğimi tekrar düşündüm. Anne Michaels, sadece bir yazar olarak beslemiyordu beni. Ben onun okura kimi zaman mesafeli ama şefkatli anlatımıyla dokunabilen samimiyetini çok sevdim.

Sessiz vedalardaki mahrem soyluluğu beğenirim. Kış Mezarı’nı içindeki sessizliği gürültüyle, gürültüyü sükûnetle, tevekkülle bastırabilenlerin ‘vedalarını’ anlamaya çalıştığım bir dönemde okudum. Ve doğrusu havada uçuşan duygu ve düşünce parçacıklarımı büsbütün kuşattı. “Bazı sürgünler o kadar derindir ki, dışarıdan sükûnet gibi görünür cümlesiyle” çok sevdiğim kayıp bir dostuma tekrar kavuşmuş gibi oldum. İhtiyaç duyulduğunda yanı başımızda olmayan gerçeğin ‘yıllar sonra gölün bir tarafından dalıp diğer tarafından çıkan su kuşları gibi kafamıza dank ediverdiğini’ hatırlatan incelikli mizah duygusuna bayıldım.

Daha önce belirgin olduğu halde fark etmediklerimizin bir tür hayattan kaçış olduğunu onun cümleleriyle kabullendim. Yazar bir bölümde soğuk kış gecelerinde, sevilen yazarları tekrar tekrar okuma isteğinin sarsılmaz inancından bahsediyordu. Bu romanla onun her yazarın son âna kadar içinde taşıdığı bu iyimser ümidini içtenlikle paylaştım. Üç bin yıl öncesiyle bugünün insanı arasında kurabildiği köprünün sağlamlığına epey şaşırdım. Bizden evvel yaşamış olanların bildiklerini hissedebilmek için gerekli olan bir tür ‘tensel bilgiden’ de bahsediyordu. Zihnin bir şeye inanması için bedenin de inanması gerektiğini hatırlatıyordu bana.

Kaç kişi beklemeye razı olur ki?

kışmez“İnsan kendini affedebilir mi, kendimizle ilgili bildiklerimiz bizi hep huzursuz mu eder, farklı arayışların peşine düşmeli miyiz, başkasının bizi affedebilmesi için sonsuza kadar beklemeli miyiz” sorularının karmaşık cevaplarından ben o acayip hikâyelerin anlatıcısı kadar emin değilim doğrusu. Ama Avery’nin annesi Marina’ın Jean’a söylediklerinin, içimde çok derinlerde bir yerde gizlenen hakikat bilincime fena halde dokunduğunu biliyorum: “Her çocuklukta bir kapı kapanır. Yas içindeki yolculuğumuza devam ederken, sadece gerçek aşk bizi bekler. İnsanlar arasındaki gerçek sadakat işte budur. Bütün destanlarda, kuşaklar boyu dayanan bütün hikâyelerde her zaman aynı gerçek vardır: aşk, yaraların sarılmasını beklemelidir. Birbirimiz için bu bekleyişe katlanmalı, acıma duygusuyla ya da yargılayarak değil, sanki affediş bir randevuymuş gibi beklemeliyiz. Kaç kişi, başka biri için bu şekilde beklemeye razı olur ki? Çok az…”

Kitabın kapağını kapatıp, üzerindeki durgun bir göle yansıyan melankolik katırtırnağı ağacı görüntüsüne bakarken Avery’i, Jean’ı, hatırlayabildiği acılarıyla kendini keşfeden, yabani sevgisiyle bir kadını ve erkeği belki istemeden yakınlaştıran Lujcan’ı ilerde özleyeceğimi fark ettim. Jean’ın çocukluğu, anıları ve farkında olamadan anılarının oluşturduğu ağ, bir zamanlar sadece Avery’e verdiği bir hediye olmuştu. Sonra o hediyeyi başka birine vermişti. Sevginin bütün ayrıcalıkları arasında en etkileyici olanı buydu: “Başka birinde, sezgilerle, mantık dışı bir tercihle ya da masum bir arzuyla, hiçlikten, tarif edilemez bir hasretten çıkan hüzünle göze ilişen ve kelimelerin yetersiz kalacağı kadar derin anılara tanık olmak.”

Ve kadim hayat, her şeyden çok hikâyelerle, anılarla oluşan o mucizevî ‘hediyelerin’ asıldığı dev bir Noel ağacına benziyordu.

(Kış Mezarı, Anne Michaels, Doğan Kitapçılık, 2010, çev: Elif Günay)

3 Yorum

Filed under KİTAP