Tag Archives: ANI

Bir sarı yaz sabahında Magris’le uzaklaşmak…

 

ImageŞehrin en kalabalık, uğultulu, neşeli, hafızasız, korunmasız, müstehcen, kanlı, şefkatli meydanında durmuş, daha bir gün öncesinde yaşananlara rağmen hayatın olanca sıradanlığıyla akıp gidebilmesinin kadim sırrını düşünüyordum. Havadaki yanık pamuk şekeri kokusu, enselerdeki saç diplerini ısıtan ılık güneş, sarı yazın kristal tozları mahallenin serserileri gibi aynı yöne doğru volta atan güvercinleri bile uysallaştırmıştı sanki. Simitçi olduğu yere çöküvermiş duman lekeli parmaklarının ucundaki sigarasını tüttürüyordu. Genç bir çiftin dünyanın geri kalanını unutmuş gibi heyecanla öpüşmesi hoşuma gitti. Bakışlarım hemen duvar dibine dizilmiş polislerle buluştu. Bilmedikleri bir dilde seyircilere hiddetle nutuk atan sarhoş kızı seyrediyorlardı. Onların zihni de büsbütün uyuşmuş gibiydi.

Okulu kırdıkları her hallerinden belli olan çocukların çimlere boylu boyunca uzanıp berrak gökyüzünü seyre dalmalarında hayatın sevecenliğini hatırlatan bir rahatlık görünce ben de gevşedim. Birbirlerine her fırsatta değişik pozlar veren Japon turistlerin yapay bir kaydetme tutkusuyla cıvıldaşmalarını bile sevimli buldum. Kafası bozuk tekir, bacağıma sürtünerek beni oyununa davet etti. Genç bir erkek alçak demirlerin üzerine tünemiş kitap okuyordu. Başımı hafifçe eğip kapağı görmeye çalışınca utangaç bir tebessümle yüzüme bakıp “Biraz sonra Samsa’yla buluşacağım gelmek ister misin” diye dalgasını geçti.Kafka’nın ‘Dönüşüm’ isimli hikâyesinde dev bir böceğe dönüşen Gregor Samsa’dan bahsediyordu. Etrafında olup bitenlere, hayata yabancılaştığını ima eden o şakayı bilerek mi yaptı tam anlamadım ama oğlanın hınzır enerjisini sevdim. “Yok, sağol ben Claudio’yla buluşmayı planlıyorum, mikrokozmoslarımızı keşfedeceğiz, gelmek ister misin” deyince önce derin bir sessizlik oldu, sonra gülüşmeye başladık. Nasıl kışkırtıcı, mahzun bir sarı yaz sabahı, derken içli kumrular gibi dem çektim.

Daha bir gün önce onun yaşlarında başka genç bir erkek, hiç görmediği masum insanları öldürmek için kendini de parçalamıştı. Ama hakikat oracıkta, hayatın sıradan kutsallığında, parçalanamayışında, tekliğinde, insanı, zamanı, mekânı, vicdanı, hafızayı, tarihi birbirine görünmez bağlarla birleştiren kâinatın mükemmelliğinde gizliydi. Orada, hiç tanımadığım bir gençle şakalaştığım o meydanda, bana sonsuzmuş gibi görünen bir ânın içinde küçücük ama değerli bir kum tanesiydim. Hepimiz birer hiçtik aslında. Ona dev bir böcek gibi uyanmanın, çekip gitmenin, geçmişi, geleceği, beğenmediğimiz ‘ötekileri’, bizi sevmeyenleri yok saymanın acıyı dindiremediğini tam tersine büyüttüğünü anlatabilmeyi isterdim. Tekâmül edememiş yaralı ruhların ayrıntıların içinde boğulduğunu ve belki de bu yüzden her zaman hayatın basit gerçeklerindeki derinliği göremediğimizi de…

‘Dünya belirsiz bir boşluktur’

Genç arkadaşımla vedalaştıktan sonra bulduğum ilk banka oturdum. Beethoven’in son kuartetleriyle hastane randevumu beklerken, güzel anlatılmış hikâyelerin insanı iyileştirdiğini hatırlatan kitabını okumaya devam ettim. Claudio Magris, ‘uydurmayı’ da seven ama daha ziyade gördüklerini edebiyatın incelikli diline dönüştürerek yazmayı seçmiş bir denemeci aynı zamanda. Ben onu ‘Mikrokozmoslarla’ keşfettim ve daha ilk sayfalarda ‘gerçeğin büyücüsünü’ çok sevdim. Doğduğu ve yaşadığı toprakları anlattığı kitabın ilk bölümü San Marco Kafesi’nde yazıyla ve bir varlık olarak insanla ilişkisini tarif ediyor gibiydi: “Yazı yazan insan kutsal topraklarda olmadığını ve oraya hiçbir zaman ulaşamayacağını bilir, ama yine de çölün içinden inatla o yönde ilerlemeye devam eder. Kafede oturmak seyahate çıkmak, trende, otelde veya yolda olmak gibidir, insanın yanında pek bir şey olmaz, hiçbir şeye kibir dolu izler bırakılamaz. O tanıdık anonimlik içersinde insan saklanabilir, egosundan bir kabukmuş gibi kurtulabilir. Dünya yazının inatla içine işlediği belirsiz bir boşluktur.”

Magris, sevdiği yazarları, sıradan insanların hikâyelerini zamanı altın tozuna batırıp çıkartarak ebedileştirmeyi seven bir yazar. İnsanın dış dünyayla içersi arasında yakaladığı ahengi kelimelerin sihirli tınısına dönüştürmekten müthiş bir haz duyuyor sanırım. Bu yüzden akıllıca kurgularla oynamak yerine gördüklerini edebî donanımıyla, ustalıkla kullandığı diliyle, tarihî, kültürel birikimiyle buluşturabiliyor.

Image

Zamanı öldürmek…

Onu Abdülhamit’in yaptırdığı hastanenin bahçesinde, saçları omuzlarına dökülmüş yaşlı bir kadın gibi gülümseyen asırlık bir salkımsöğüdün altında okumaya devam ettim. Sayfaları çevirirken zamanın sisli perdesi usulca yırtıldı. Önümden uysal bir nehir gibi akıp giden denizin güneşle oynaşan pullarına bakakaldım. Arkamdan tekerlekli iskemlesinde büyükannesini şefkatli sözcüklerle teselli eden kadının mırıltılarını işitebiliyordum. Magris’in kitabına dönünce onun görebildiği gerçekliğin içinde dolaşmaya başladım: “Madonna Della Scala civarındayız. Harabe halindeki çiftlik evleri, akşamları kuşlar gibi hışırdayan yüksek kavaklar, akağaçların, akasyaların ve dik otların arasında bulunan eski bir köşk, ismiyle Baruffi’nin o hüzünlü gözlemini doğrular. Villa Pasatempo– Meşgale Köşkü. O uyumlu üç heceli kelimede derin, ölümcül bir endişe yankılanır. Gövde boyunca kayarak inen altın reçineli, yüksek ve hülyalı ağaçların, zamanın geçmesini engellemeleri veya en azından daha yavaş geçmesini sağlamaları gerekir. Hâlbuki orada yaşayan Verrualı iki hanımefendinin, zamanın hızlı geçmesini, hatta geçmiş olup sonuna yaklaşmış olmasını istedikleri anlaşılır. Belki de asıl ilk günah budur; sevmeyi ve mutlu olmayı, zamanı, ânı bir an önce tüketme, bir an önce bitirme saplantısı olmadan sonuna kadar yaşamayı becerememek. Michaelstader, buna razı olmayı becerememek, derdi. İlk günah, hayatı zapt eden, geçişi sırasında alıp götürdüğü her saati dayanılmaz hissettiren ve hayatın zamanını yok etmek, bir hastalık gibi zamanı daha hızlı geçirmek zorunda bırakan ölümü takdir eder; zamanı öldürmek, intiharın nazik bir şeklidir.”Kitabı kapatıp hafızama hızla akan kum saatini ters çevirince zamanı taammüden öldürdüğüm yıllara geri döndüm. Saatleri hoyratça tüketirken gençliğin saflığıyla hayatı hiç bitmeyecek sanmasının huzurunu düşünce çokbilmiş bir rahibin sorduğu soruyu hatırladım. Küçük bir çocuğa, “hayatının son beş dakikasını ne yaparak harcamak isterdin” diye soran din adamına çocuk omuzlarını silkip “hiiiç, yine oynamaya devam ederdim, ne yapmalıydım ki” diye cevap vermiş. Hiç büyümemek de güzeldir, dedim kendime.

Hayatın geometrisi…

Parka doğru yürürken Magris’in ‘evrenin bütünlüğüne’ yazarak uyum sağladığını fark ettim. KitabınaMikrokozmos ismini koyması boşuna değil. Ulaşılacak bir hedef olmadığı zaman insanın seve seve kaybolacağından ama o başıboş dolaşmaların bile bir düzen olduğundan bahsediyordu. Tabiatı tasvir ederken, insanı anlattığında, tarihin labirentlerinde, edebiyatçıların hayatında dolaşırken hayatın geometrik gizeminden pek uzaklaşmıyor. Ona göre kiliselerin meyhanelerden farkı yok mesela. Her ikisi de eski bir resim karşısında veya bir bardak şarapla birazcık dinlenmek isteyen gezginlere açık ve onların yola devam etmelerine yardımcı oluyor. Magris, kaotik dünyanın içinde ‘düzeni’ ve ‘karmaşayı’ aynı anda yaşamayı ve kavramların, farklı hayatların birbirlerinin üzerlerine sarmaşık gibi tırmanmalarını seviyor. Dolayısıyla o puslu resmin içindeki aydınlığı görebilen ‘sıradan insanların’ hikâyelerini aktarıyor genellikle. Bir başrahibin ‘yüzyıllardır ölü olan, aynı zamanda süsünden dolayı kendini sevdiren, saydıran ve şefkatle gülümseten’ Latincede ne bulduğunu anlatıyordu: “O simetride her şey vardı, ifşa edilen gerçeklere ve iyi şaraba, mevsimlerin geçişine, alışkanlıklarla geleneklerin değişimine, azizlerin hayatlarının yapıcı hikâyelerine ve olgunlaşan buğday tanesinde gizli efsaneye de, kar tanesinin geometrik billur yapısına ve bir hiç haline gelmesine de yer vardı.”

Claudio Magris gibi bir yazar, benim gibi ‘aşırılıklara’ biraz meyilli, fazla dengeli, uyumlu düzenin kıyısına kaçanları olağanüstü kelime sezgisiyle, ironisiyle, yumuşatıyor. Tireste’de bir parkta büstünü gördüğü şair Umberto Saba’yı anlatırken özlemini çektiği dünyanın da edebî bir portresini çiziyordu sanki: “Saba içinde kadim merhamet, bilgelik, çok parlak bir zekâ, sadelik ve hayatın ‘uyumsuz seslerini’ birlik ve uyum içinde yaratan ıstırap dolu yaşam sevgisini de içinde taşır. O ıstırap dolu sevgi, ölüm içgüdüsünün kaçınılmaz biyolojik ve tarihî zaferine rağmen zevk prensibinin yorulmak bilmeyen teyididir. Saba, masumiyetin gücüne sahiptir. Bu masumiyet, berrak ama bulanık, şefkatli ama acımasızdır, bir çiçeğe hayran kalan ama böceği ezen çocuğun masumiyetine benzer; zarafeti ile de, azgınlığı ile de hayatın bütününü kabullenenlerin vahşi masumiyetidir.”

Onun zihnimde çınlayan cümleleriyle ihtiyar çınarların altında yürürken meydandaki çocukları, vahşetin içindeki masumiyeti, hayatın tekrarlanan saplantılarını, tutkularını, acılarını, zıtlıklarını, çelişkilerini, korkularını düşündüm. Sonra anısızın boğazı okşayarak geçen yelkovan sürüsünün hayatı kopya eden desenlerine baktım. Kozmosun mükemmelliğine bir anlam veremeyince galiba rahatladım.

 

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu

Görselİç çeken yorgun bir ihtiyar misali inleyen fırtınayla camları kırbaçlayan yağmurun hiddetli sesini dinlerken, onun gibi gözlerimi kısıp kitaplarının üzerine eğilerek düşüncelerinin şifresini çözmeye çalıştım. Ne çok hatıra, sevda, özlem, kırgınlık, pişmanlık, hayal, umut, biriktirmiş. Birlikte yarattığımız zamansız bir hikâyede kendimi bakışına yerleştirmek istedim. Suretimi ve dünyanın kıvrımlarını, kuytusunda barındırdığı çelişkileri oradan seyretme hevesiyle bir sincap gibi heyecanla zıpladım sayfalar arasında. İç dünyasından taşanların bir parçası olmayı arzuladığımdan belki, korkularına, kibrine, hüznüne eşlik ederken okumanın insanları birbirine akraba kılan kudretini düşündüm. Hem çok yakın hem de büsbütün yabancıydık. Bu medcezirli mesafe tuhaf bir şekilde bizi birbirimize yabancılaştırıp özgürleştiriyordu. Çalışma odasında siyah gözlükleriyle kendi karanlığında gezinen yazarın sigarasından yükselen mavi dumanlarla benimkilerin arasında sağlam bir yer buldum. Okuduğum her cümle –katılmadıklarım bile– bana insanların ‘okuyanlar ve okumayanlar’ gibi keskin bir dönemecin ucunda ikiye ayrıldığını söylüyordu. Klişe gibi görünen bu saf inançla epey eğlendim bir süre.

Hâlbuki insanın ancak bir başkasını anlamaya çaba göstererek hakikatini keşfettiğini öğreneli çok oldu. Bunu kitaplardan mı öğrendim, yaşayarak mı tam bilmiyorum. Bize benzemeyen bir insanın ırmağından akan duyguların, resimlerin, düşüncelerin ne kadarı bizimkiyle buluşabiliyor? Biz o akışın hayatımızı değiştirmesine ne kadar müsaade ediyoruz? Pek etmiyoruz galiba. Tabiatımızın güçlü bir yanı merak duymadan, kuşkulanmadan, endişelenmeden mutlu olamayacağımızı söylüyor. Onu kışkırtan diğer yanımızsa aklımızı kemiren şüphelerden uzak, sükûnete kavuşmuş dingin bir ruha kavuşmamızı tavsiye ediyor. İşte o dikenli yolda yürürken Cemil Meriç’in hayatından damıttığı kelimelerle ‘genişleyip’, her defasında biraz şaşırıyorum. Zihninin ırmağında yüzerken geniş bir anlam ve düşünce atlasında kayboluyorum. Tarif etmekte zorlandığım acı bir zıtlık barındırıyor cümleleri. Şefkatli ve huysuz bir büyükbaba gibi o. Hırçınlığı, huysuzluğu, açık sözlülüğü, tevazuu, derin maneviyatı, çelişkileri, keskin tenkitçiliği ve kendi üzerine kapanan karanlığıyla benzersiz bir ‘söz kuyumcusunun’ dükkânına girmiş gibi hissediyorum.

 

Görsel
Karanlığın içinden…

O dükkânın çalışkan sahibi, bu coğrafyanın kadim kültürü, gelenekleri, dili, sezgileri ve hassasiyetleriyle dünyayı seyre dalıyor. Genç yaşında gözlerinin feri usul usul sönerken, o kendisini hırpalayarak öğrendiklerine anlamlandırmaya ve kayda geçirmeye devam ediyor. Ve henüz kırklı yaşlarının başında dünyasını aydınlatan lambanın düğmesi kapanıveriyor. Simsiyah bir odada yalnız başına bırakılmış bir çocuk gibi titrese de hemen korkularına teslim olmuyor. Karamsarlığın girdabında boğulduğu vakit yazdıkları onunla ilgili meraklarımı kısmen giderdi: “Sessiz, uyuşuk, kendi kendine yeten bir hayat. Ve ebediyete yönelen bir ihtiras, ebediyete ve kâinata. Kelimeler dünyasının sultanı olmak, zindanımda hayır fildişi kulemde, sanatın ve düşüncenin gökdelenlerini inşa etmek… Kader buna imkân vermedi. Nemezis’in parmakları gözlerime uzandı”. (15.10.1966). Yine o yıllarda, yolun sonuna geldiğini kendine has çıplak sesiyle yazmış: “Gözlerimi, yani her şeyimi kaybetmiştim. Tekrar çarka takıldım. Ölümü bir münci olarak arıyordum. Meselelerimi ancak o çözebilirdi, korkak olduğum için intihar edemedim… Beklediğim bir şey yoktu. Yazdıklarım hiçbir yankı uyandırmamıştı. Ne yazacaktım?”.

Bu cümleleri yıllar boyu doldurduğu ‘Jurnal’ine yazan adam, o zor koşullarda üniversitedeki hocalık görevini sonuna kadar sürdürüp, gelecek nesillere her daim iştiyakla, merakla okuyacakları çok önemli bir külliyat bıraktı. Kendisine, “Kimim ben, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” diyen Meriç kimdi sahiden? Çevirmen, eleştirmen, denemeci, araştırmacı, öğrenme merakı dinmeyen iştahlı bir okur, sosyoloji dersleri ve konferansları vermiş bir eğitimci, nihayetinde kelimeleri ustalıkla kullanan bir yazar. Böyle sıradan sıfatlarla anıldığında, hocasını seven bir öğrenci gibi itiraz etmek ve hemen daha fazlası olduğunu söylemek istiyorum. Onun hepimizi yoran hayatı anlama ve anlamlandırma çabasının derinlerindeki mana bu basitliği hak etmiyor çünkü. O kelimelerin taşıdığı anlamları bir elmas yontucusu gibi titizlikle pürüzlerinden arındıran bir ‘söz kuyumsuydu’ sanki. Meriç’in yerinin doldurulmazlığını idrak edebilmek için dünya görüşünü olduğu gibi benimsemek de gerekmiyor. Bu Ülke isimli kitabında toplanan kısa denemelerinde düşünce namusu ve hürriyeti hakkında söyledikleri bunun sebebini net bir şekilde açıklıyor zaten; Sağ-sol, gerici-ilerici, Sloganların ideolojisi, Aydınların dini: İzm’ler başlıklı yazılarında her daim hakikati arıyor. Avrupa eksenli keskin düşüncelerini yazdığı dönemde, Hıristiyan Batı’yı yüceltenlerin tersine Batı’yı epey küçümsediği görüşlerine pek katılmasam da buranın değerlerini Batı’dan bağımsız kavrama çabasını önemsiyorum.

 Zor karar…

Oğlu Mahmut Ali Meriç’in yayına hazırladığı Jurnal’in ikinci cildinde hayatının sonuna kadar dostluğuyla da ona eşlik edecek, Lamia Hanım’a yazdığı mektupların bir kısmı yer alıyor. Yirmi yedi yaşından itibaren her koşulda yanında olan eşi Fevziye Hanım’ın gururun fena halde kırılmasına, isyanına rağmen ve aslında daha ziyade onun zorunlu kabulüyle devam eden ‘vazgeçememe’ hikâyesinin mahremiyetini bir düşünce adamının okurlarıyla paylaşmak, doğrusu zor karar. Ben onun çocuğu olsaydım buna cesaret edebilir miydim, bilmiyorum. Hepsini biraz müstehzi, biraz buruk bir tebessümle okuyup bitirdikten sonra o mektupları yayımlamanın doğru bir tercih olduğuna karar verdim. Sevdiği kadını ölümsüzleştirme hevesi, idealindeki kadını yaratıp ona tapma coşkusu biraz içimi burktu aslında ama ‘ebedileşme’ arzusundaki çatlağı daha iyi hissettim. Edebiyata, siyasete, tarihe, sosyolojiye, farklı kültürlere yaklaşımının ötesinde, ‘şıklığından’ ödün vermeyen bir yazarın ‘yuvasında’ ev kıyafetleriyle nasıl dolaştığına tanık oldum çünkü. Divan edebiyatında romanın olmayışını, bizde hicvin neden eksik olduğunu anlatan bir entelektüelin kendisini her manada tamamlayacağını düşündüğü bir kadına anlattıkları Cemil Meriç’i bütün yönleriyle tanımak isteyenler için kıymetli bir hediye.

Meriç, edebiyatla Balzac sayesinde tanıştığını söylüyor. Düşünce hayatına yön veren yazarların bir kısmını çevirdi ama edebiyatçı değildi. Eğer dünyayı merakla izleyen gözlerine o siyah perde inmeseydi roman, öykü yazar mıydı, bunu gerçekten istiyor muydu acaba? Mektupların arasına kronolojik sırayla yerleştirilen “Quinze Vingt Geceleri” başlıklı roman taslağı istediğini söylüyor. Lamia Hanım’a gönderdiği aşk mektuplarında, bazı denemelerinde bu dünyaya bir edebiyatçı olarak çentik atmak isteyen ‘kayıp bir yazarın’ işaretlerini de fark ettim. Dokuz aylık bir zaman diliminde doğum sancısı çeker gibi yazdığı elli altı mektupta, sevgilisine sadece tılsımlı aşk sözcükleri fısıldamıyor, kendisiyle benzer entelektüel meraklara beğenilere sahip bir kadına Shakespeare’den soneler yazıp, Stendhal’in Aşk’a Dair’indeki fikirlerini kendi duygularıyla bütünleştirerek anlatıyor. Her ne kadar “kitapların yazmadığı bir aşk bu” diyorsa da, kadınını yüceltme, idealleştirme, bazen putlaştırma eyleminde yalnızlığının gölgesiyle birlikte edebiyatçı aşklarının ölümsüzlüğüne heves eden ihtiraslı yanını da gördüm ve o masum kırılganlığı hoşuma gitti.

 


‘Seni acı çektiğin için seviyorum’

Geçtiğimiz hafta doksan beşinci doğum günü kutlanan ‘zamansız yazar’, 22 Aralık 1966 gecesi her kadında seni aradım, seni bulamadığım için gözlerim kapandı diye hitap ettiği sevgilisine sesleniyor:“Seni sen olduğun için seviyorum, acı çektiğin için seviyorum, küçük olduğun için seviyorum… Sana yetmemekten korkuyorum, sana çok gelmekten korkuyorum… Yaşamadığın bütün yılları beraber yaşamak istiyorum. Önce baban olmak istiyorum, beşiğine ümitle eğilmek ve dudaklarının bir tomurcuk gibi açılmasını seyretmek… Kucağıma almak istiyorum seni, sonra ilk sözlerini ruhuma sindirmek istiyorum, sonra kelimeleri öğretmek, okumayı öğretmek… Çocuk olamadım hayatımda ihtiyar doğdum, onun için oyun kardeşliği edemezdim sana ama hikayeler anlatırdım, ekmeğimi bölüşürdüm.”

Cemil Meriç önceleri alev gibi büyüyen bir aşkın taşkınlığıyla yazdığı mektupları genellikle “takdisle, şehvetle, perestişle, canım, Lamiam, karım, çocuğum, okşayarak, öperek, kucaklayarak” gibi ifadelerle bitirmiş. Kör olduğu için mektup yazmak için daima başka birinin yardımına muhtaç olan evli bir yazarın ‘fildişi kulesindeki’ kesif, çürütücü yalnızlığını aydınlatan teselli mektupları günışığına çıkmasaydı ona dair hissiyatımız epey eksik kalırdı. Her hikâye biriciktir ama itiraf etmeliyim ki zor koşullara rağmen sevdiğine sahip çıkan bir adamın cesareti gerçekten anlaşılmaya ve anılmaya değer. Tecrübeyle sabit artık, nadir bulunan bir tür çünkü!

Meriç’ten kalan onlarca kitapla entelektüel dünyalarını zenginleştirmek isteyen gençler, çok yönlü fikir ve yazın dünyasına eşlik ederken, Türk aydınının serüvenini, hümanizmden edebiyat tarihine, İslami çizgiden Marksist düşünceye, Batılılaşmaktan çağdaşlığa akan nehirlerde insanlığın ayak izlerini bütün berraklığıyla görecektir. Önce onun her türden düşünceyi kabullenen duruşunun yanı sıra mızıkçı bir çocuk gibi itiraz eden, sataşan üslûbundan biraz tedirgin olacaklar belki ama sonra onu güvenilir bir hayat arkadaşı gibi benimseyip sevecekler muhtemelen.

O her şeyden evvel bir ‘söz kuyumcusu’ ve her şeyin ötesinde göremediği dünyayı düşünceleriyle, duygularıyla renklendirebilen cesur bir âşık, kendini mağlup hisseden bir eş, huysuz ve bilge bir düşünce adamı. O adam, Bu Ülke’deki yazılardan birinde “Bazen, bütün dikkatini bütün hünerini nazımda tüketiyor sanatçı, mısra ‘haysiyeti’ oluyor, cümle ‘haysiyetsizliği’ olsa da kelam bütünüyle haysiyettir” demişti vaktiyle. Kitaplardan kendine bir liman inşa eden, karanlığını onlarla aydınlatan, kitaptaki insanları sokaktakilerden daha fazla seven yazarın ‘has bahçesiydi’ kitaplar. Onlar için yaşadı, nihayetinde kelimelerden bir türbe yapıp kendine, ebediyete kavuştu.

***Görsel

(Bu ÜlkeJurnal I-IIKırk Ambar I-IIMağaradakilerSosyoloji NotlarıIşık Doğudan gelir ve diğer tüm eserleri / İletişim Yayınları)

Yorum bırakın

Filed under KİTAP