Bir sarı yaz sabahında Magris’le uzaklaşmak…

 

ImageŞehrin en kalabalık, uğultulu, neşeli, hafızasız, korunmasız, müstehcen, kanlı, şefkatli meydanında durmuş, daha bir gün öncesinde yaşananlara rağmen hayatın olanca sıradanlığıyla akıp gidebilmesinin kadim sırrını düşünüyordum. Havadaki yanık pamuk şekeri kokusu, enselerdeki saç diplerini ısıtan ılık güneş, sarı yazın kristal tozları mahallenin serserileri gibi aynı yöne doğru volta atan güvercinleri bile uysallaştırmıştı sanki. Simitçi olduğu yere çöküvermiş duman lekeli parmaklarının ucundaki sigarasını tüttürüyordu. Genç bir çiftin dünyanın geri kalanını unutmuş gibi heyecanla öpüşmesi hoşuma gitti. Bakışlarım hemen duvar dibine dizilmiş polislerle buluştu. Bilmedikleri bir dilde seyircilere hiddetle nutuk atan sarhoş kızı seyrediyorlardı. Onların zihni de büsbütün uyuşmuş gibiydi.

Okulu kırdıkları her hallerinden belli olan çocukların çimlere boylu boyunca uzanıp berrak gökyüzünü seyre dalmalarında hayatın sevecenliğini hatırlatan bir rahatlık görünce ben de gevşedim. Birbirlerine her fırsatta değişik pozlar veren Japon turistlerin yapay bir kaydetme tutkusuyla cıvıldaşmalarını bile sevimli buldum. Kafası bozuk tekir, bacağıma sürtünerek beni oyununa davet etti. Genç bir erkek alçak demirlerin üzerine tünemiş kitap okuyordu. Başımı hafifçe eğip kapağı görmeye çalışınca utangaç bir tebessümle yüzüme bakıp “Biraz sonra Samsa’yla buluşacağım gelmek ister misin” diye dalgasını geçti.Kafka’nın ‘Dönüşüm’ isimli hikâyesinde dev bir böceğe dönüşen Gregor Samsa’dan bahsediyordu. Etrafında olup bitenlere, hayata yabancılaştığını ima eden o şakayı bilerek mi yaptı tam anlamadım ama oğlanın hınzır enerjisini sevdim. “Yok, sağol ben Claudio’yla buluşmayı planlıyorum, mikrokozmoslarımızı keşfedeceğiz, gelmek ister misin” deyince önce derin bir sessizlik oldu, sonra gülüşmeye başladık. Nasıl kışkırtıcı, mahzun bir sarı yaz sabahı, derken içli kumrular gibi dem çektim.

Daha bir gün önce onun yaşlarında başka genç bir erkek, hiç görmediği masum insanları öldürmek için kendini de parçalamıştı. Ama hakikat oracıkta, hayatın sıradan kutsallığında, parçalanamayışında, tekliğinde, insanı, zamanı, mekânı, vicdanı, hafızayı, tarihi birbirine görünmez bağlarla birleştiren kâinatın mükemmelliğinde gizliydi. Orada, hiç tanımadığım bir gençle şakalaştığım o meydanda, bana sonsuzmuş gibi görünen bir ânın içinde küçücük ama değerli bir kum tanesiydim. Hepimiz birer hiçtik aslında. Ona dev bir böcek gibi uyanmanın, çekip gitmenin, geçmişi, geleceği, beğenmediğimiz ‘ötekileri’, bizi sevmeyenleri yok saymanın acıyı dindiremediğini tam tersine büyüttüğünü anlatabilmeyi isterdim. Tekâmül edememiş yaralı ruhların ayrıntıların içinde boğulduğunu ve belki de bu yüzden her zaman hayatın basit gerçeklerindeki derinliği göremediğimizi de…

‘Dünya belirsiz bir boşluktur’

Genç arkadaşımla vedalaştıktan sonra bulduğum ilk banka oturdum. Beethoven’in son kuartetleriyle hastane randevumu beklerken, güzel anlatılmış hikâyelerin insanı iyileştirdiğini hatırlatan kitabını okumaya devam ettim. Claudio Magris, ‘uydurmayı’ da seven ama daha ziyade gördüklerini edebiyatın incelikli diline dönüştürerek yazmayı seçmiş bir denemeci aynı zamanda. Ben onu ‘Mikrokozmoslarla’ keşfettim ve daha ilk sayfalarda ‘gerçeğin büyücüsünü’ çok sevdim. Doğduğu ve yaşadığı toprakları anlattığı kitabın ilk bölümü San Marco Kafesi’nde yazıyla ve bir varlık olarak insanla ilişkisini tarif ediyor gibiydi: “Yazı yazan insan kutsal topraklarda olmadığını ve oraya hiçbir zaman ulaşamayacağını bilir, ama yine de çölün içinden inatla o yönde ilerlemeye devam eder. Kafede oturmak seyahate çıkmak, trende, otelde veya yolda olmak gibidir, insanın yanında pek bir şey olmaz, hiçbir şeye kibir dolu izler bırakılamaz. O tanıdık anonimlik içersinde insan saklanabilir, egosundan bir kabukmuş gibi kurtulabilir. Dünya yazının inatla içine işlediği belirsiz bir boşluktur.”

Magris, sevdiği yazarları, sıradan insanların hikâyelerini zamanı altın tozuna batırıp çıkartarak ebedileştirmeyi seven bir yazar. İnsanın dış dünyayla içersi arasında yakaladığı ahengi kelimelerin sihirli tınısına dönüştürmekten müthiş bir haz duyuyor sanırım. Bu yüzden akıllıca kurgularla oynamak yerine gördüklerini edebî donanımıyla, ustalıkla kullandığı diliyle, tarihî, kültürel birikimiyle buluşturabiliyor.

Image

Zamanı öldürmek…

Onu Abdülhamit’in yaptırdığı hastanenin bahçesinde, saçları omuzlarına dökülmüş yaşlı bir kadın gibi gülümseyen asırlık bir salkımsöğüdün altında okumaya devam ettim. Sayfaları çevirirken zamanın sisli perdesi usulca yırtıldı. Önümden uysal bir nehir gibi akıp giden denizin güneşle oynaşan pullarına bakakaldım. Arkamdan tekerlekli iskemlesinde büyükannesini şefkatli sözcüklerle teselli eden kadının mırıltılarını işitebiliyordum. Magris’in kitabına dönünce onun görebildiği gerçekliğin içinde dolaşmaya başladım: “Madonna Della Scala civarındayız. Harabe halindeki çiftlik evleri, akşamları kuşlar gibi hışırdayan yüksek kavaklar, akağaçların, akasyaların ve dik otların arasında bulunan eski bir köşk, ismiyle Baruffi’nin o hüzünlü gözlemini doğrular. Villa Pasatempo– Meşgale Köşkü. O uyumlu üç heceli kelimede derin, ölümcül bir endişe yankılanır. Gövde boyunca kayarak inen altın reçineli, yüksek ve hülyalı ağaçların, zamanın geçmesini engellemeleri veya en azından daha yavaş geçmesini sağlamaları gerekir. Hâlbuki orada yaşayan Verrualı iki hanımefendinin, zamanın hızlı geçmesini, hatta geçmiş olup sonuna yaklaşmış olmasını istedikleri anlaşılır. Belki de asıl ilk günah budur; sevmeyi ve mutlu olmayı, zamanı, ânı bir an önce tüketme, bir an önce bitirme saplantısı olmadan sonuna kadar yaşamayı becerememek. Michaelstader, buna razı olmayı becerememek, derdi. İlk günah, hayatı zapt eden, geçişi sırasında alıp götürdüğü her saati dayanılmaz hissettiren ve hayatın zamanını yok etmek, bir hastalık gibi zamanı daha hızlı geçirmek zorunda bırakan ölümü takdir eder; zamanı öldürmek, intiharın nazik bir şeklidir.”Kitabı kapatıp hafızama hızla akan kum saatini ters çevirince zamanı taammüden öldürdüğüm yıllara geri döndüm. Saatleri hoyratça tüketirken gençliğin saflığıyla hayatı hiç bitmeyecek sanmasının huzurunu düşünce çokbilmiş bir rahibin sorduğu soruyu hatırladım. Küçük bir çocuğa, “hayatının son beş dakikasını ne yaparak harcamak isterdin” diye soran din adamına çocuk omuzlarını silkip “hiiiç, yine oynamaya devam ederdim, ne yapmalıydım ki” diye cevap vermiş. Hiç büyümemek de güzeldir, dedim kendime.

Hayatın geometrisi…

Parka doğru yürürken Magris’in ‘evrenin bütünlüğüne’ yazarak uyum sağladığını fark ettim. KitabınaMikrokozmos ismini koyması boşuna değil. Ulaşılacak bir hedef olmadığı zaman insanın seve seve kaybolacağından ama o başıboş dolaşmaların bile bir düzen olduğundan bahsediyordu. Tabiatı tasvir ederken, insanı anlattığında, tarihin labirentlerinde, edebiyatçıların hayatında dolaşırken hayatın geometrik gizeminden pek uzaklaşmıyor. Ona göre kiliselerin meyhanelerden farkı yok mesela. Her ikisi de eski bir resim karşısında veya bir bardak şarapla birazcık dinlenmek isteyen gezginlere açık ve onların yola devam etmelerine yardımcı oluyor. Magris, kaotik dünyanın içinde ‘düzeni’ ve ‘karmaşayı’ aynı anda yaşamayı ve kavramların, farklı hayatların birbirlerinin üzerlerine sarmaşık gibi tırmanmalarını seviyor. Dolayısıyla o puslu resmin içindeki aydınlığı görebilen ‘sıradan insanların’ hikâyelerini aktarıyor genellikle. Bir başrahibin ‘yüzyıllardır ölü olan, aynı zamanda süsünden dolayı kendini sevdiren, saydıran ve şefkatle gülümseten’ Latincede ne bulduğunu anlatıyordu: “O simetride her şey vardı, ifşa edilen gerçeklere ve iyi şaraba, mevsimlerin geçişine, alışkanlıklarla geleneklerin değişimine, azizlerin hayatlarının yapıcı hikâyelerine ve olgunlaşan buğday tanesinde gizli efsaneye de, kar tanesinin geometrik billur yapısına ve bir hiç haline gelmesine de yer vardı.”

Claudio Magris gibi bir yazar, benim gibi ‘aşırılıklara’ biraz meyilli, fazla dengeli, uyumlu düzenin kıyısına kaçanları olağanüstü kelime sezgisiyle, ironisiyle, yumuşatıyor. Tireste’de bir parkta büstünü gördüğü şair Umberto Saba’yı anlatırken özlemini çektiği dünyanın da edebî bir portresini çiziyordu sanki: “Saba içinde kadim merhamet, bilgelik, çok parlak bir zekâ, sadelik ve hayatın ‘uyumsuz seslerini’ birlik ve uyum içinde yaratan ıstırap dolu yaşam sevgisini de içinde taşır. O ıstırap dolu sevgi, ölüm içgüdüsünün kaçınılmaz biyolojik ve tarihî zaferine rağmen zevk prensibinin yorulmak bilmeyen teyididir. Saba, masumiyetin gücüne sahiptir. Bu masumiyet, berrak ama bulanık, şefkatli ama acımasızdır, bir çiçeğe hayran kalan ama böceği ezen çocuğun masumiyetine benzer; zarafeti ile de, azgınlığı ile de hayatın bütününü kabullenenlerin vahşi masumiyetidir.”

Onun zihnimde çınlayan cümleleriyle ihtiyar çınarların altında yürürken meydandaki çocukları, vahşetin içindeki masumiyeti, hayatın tekrarlanan saplantılarını, tutkularını, acılarını, zıtlıklarını, çelişkilerini, korkularını düşündüm. Sonra anısızın boğazı okşayarak geçen yelkovan sürüsünün hayatı kopya eden desenlerine baktım. Kozmosun mükemmelliğine bir anlam veremeyince galiba rahatladım.

 

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bu roman Gide’in hikayesidir

Akşam alacasının kalbin uysal çarpıntılarına eşlik ettiği saatlerin içinden geçip giderken onunla ‘âşıklık istidadını’ konuşuyorduk. Birbirleriye mukabele eden ezan seslerinin dünyevi meselelerin hoyratlığından uzaklaştıran iklimiyle yumuşak bir sessizliğin içinde kaybolduk bir süre. Sonra o Fuzuli’nin meşhur gazelini hatırlattı bana; “Mende Mecnundan füzun âşıklık istidadı var/ Âşık-ı sadık menem, Mecnunun ancak adı var”. Kısacık bir an öyle durup yıldızların pırlanta tozları gibi dağıldığı göğe bakakaldım. Kadim bir coğrafyada, böylesine derin bir kültürden süzülenlerle beslenen maneviyatımı derinleştirme fırsatını bahşeden Tanrı’ya şükrettim.

Karşılık beklemeden sevebilme yeteneğine sahip olanlar bilir. Hakiki bir dostluğun kapladığı yerin eflatuni ufuk çizgisi tılsımlıdır. Çok güçlüdür o kökler, öyle kolayına söküp alamazlar ruhunuza tutunduğu yerden. Onun sözleriyle yaralanma ama nihayetinde yara ne kadar derin olursa olsun telafi edebilme fırsatını da ancak öyle sahici bir ilişkide yakalayabilirsiniz. Ayrı düştüğünüz konularda birbirinizi ikna etmeye çalışırsınız. İnancı, sevmeyi, yalnızlığı, aşka düşmeyi, arzunun, tutkunun bağlayıcılığını, verilen sözlerin mükellefiyetini tartışırken dikenli düşünceler oranızı buranızı çizer. Biraz kanarsınız. Ama bilirsiniz, kanamak da, kanatmak da iyidir bazen. Dert dermanını kendi içinde bulur. Aşkın aşkınlıkla izah edilebildiğinde başka türlü bir iklime kavuştuğunu, arzunun ötesine geçenlerin yaşadığı o ‘zamansızlığı’, bu bilince kutsiyet atfeden insanın nihayetinde aşkın bilinmez tabiatına ihtiyaç duyduğunu konuşabilirsiniz onunla mesela. Ya da önlenemez sarsıntılar vadeden aşkın geleceğinden onu korumak istersiniz. Sevme yeteneğinin alçakgönüllülük, cesaret ve inanç olmadığında büyük yıkımlara neden olduğunu da tecrübelerinizle anlatmak istersiniz belki. Aşkın kaderin bir kaprisi olduğunu söyleyen birini hatırlarsınız ansızın.

Böyle anlar insanı çoğaltır, duygu dünyasını zenginleştirir. Kalbin kapılarını mahremiyetin sırlarına aralar. Bir hayat boyu biriktirilen öfkeler, pişmanlıklar, kırgınlıklar bu türden içten sohbetlerde muhatabından çok konuşanı şaşırtacak sahih bir tonda birer birer dökülüverir dudaklardan. Sizi tam anlamadığını hissettiğinizde bile “ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet” mısraını hatırlatır gibi bakar yüzünüze. O vakit ıstırabınızı kendi içinde büyütebildiğini anlarsınız. Aşkın nesnesinin yokluğunda bile onu sevmekten vazgeçmeyen varlığın kendine nasıl zulmettiğini konuşursunuz belki. Ya da dostluk içeren sevginin ne kadar soylu, insanı sağaltan bir erdem olduğunu…

Görsel 

Bu roman Gide’in hikâyesidir…

İşte tam bu geniş çemberin ortasında hayata ayna tutan edebiyat çıkar sahneye. En sevdiğim ‘tamamlanma’ halidir bu. Vaktiyle sevmenin ‘dar kapısından’ geçemeyenlerin hissettiği kederi hatırlatan bir romandan bahseder bulursunuz kendinizi. André Gide’i hatırlayıp çocukluk anılarınızı yolda bulmuş gibi sevinirsiniz. Iskaladığınızı sandığınız hayatın yakıcı pişmanlığı çok uzaklardadır artık. Yaşanmamış olanın hayaliyle avunmayı öğrenmişsinizdir çoktan.

André Gide, Dar Kapı’dan kesif bir geç kalmışlık duygusuyla bahseder: “Şimdi dünyadan elimi çekecek olsam, yazdıklarıma bakarak, kimse söyleyeceklerimin en güzellerini henüz yazamadığımın farkında olmayacak. Hangi cüretle, hangi uzun bir ömür vehmiyle, en önemlisini en sona bıraktım. Nasıl bir çekingenlikle konuya karşı duyduğum saygı ve henüz ona layık olamadığım için nasıl bir korkuyla böyle davrandım. İşte böylece Dar Kapı’yı yıllarca geciktirdim.” Bu alıntı Gide’in 1911 yılındaki günlüğünden.

Yıllarca geciktirdiği için kendini hırpalayan tavrıyla sorguladığı bu roman, edebiyat tarihinin klasiklerinden biri olarak ebedi yolculuğuna devam ediyor. Protestan bir babayla Katolik bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen yazar neredeyse bütün eserlerinde Tanrı aşkıyla çatışan dünyevi hazları sorguladı. Anlattığının ötesinde kavuşamamanın kederini okurun kucağına usulca bırakan zekâsıyla iz bırakan bu kitap kendi hikâyesidir aslında. Hayatı boyunca ailesinden ona miras kalan, aldığı eğitimin bir neticesi olan inanç dünyasını sorgulamış ve sanırım onu altüst eden savrulmaların çaresini de yazıda bulmuş.

Romanın kahramanı Jerome, Gide gibi küçük yaşta ailesini kaybettikten sonra kendisini aşkla bağlandığı Alissa’ya adamış. Yani Alissa aslında Gide’in 13 yaşındayken âşık olduğu ve evlendiği Madeleine. Romandaki mektuplaşmaların çoğu da kendi yazışmalarından alınmış. Erdemin zor olduğunu anlatır İncil’den bir alıntıyla: “Dar kapıdan girmeye çabalayın çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar çok azdır.”

 O bilmeden sevebilmeyi isterdim

Ben bu romanı o yolu aramayı önemsediğim için severim. Herkesin kendi inancı ve ahlaki ölçüleri doğrultusunda kendi ‘dar kapısı’ olduğuna inanırım çünkü. O dar kapılardan geçebilme çabasının insanı nihayetinde geniş kapılara çıkaracağını bilirim. Günahlarını sevenlerin vakti geldiğinde onların kefaretini ödemeye hazır olduklarını bilmek ruhumu ferahlatır. Daha gençken ben de Gide gibi farklı inançların, düşüncelerin gölgesinde kayboluyordum. Edebiyat bana ‘o yolu’ aramaktan hiç vazgeçilmeyeceğini de öğretti.

Görsel

Hatırlıyorum, Alissa’nın kitaptaki günlüklerini okuduğumda kızmıştım ona. Neydi o ‘sevginin erdemi’ saçmalıkları, aşkı ‘ilahi aşkla’ karşılaştırmalar falan. Boşuna bazı kitapları okumanın zamanı yoktur, demiyorlar. Eğer has edebiyatsa okuduklarınızdan süzülen hakikat kendisini bir biçimde er geç hatırlatıyor size. Bugünkü vicdan bilincimle okurken değişimime şaşırıyorum. Müstehzi bir tebessümle kıvrılıyor dudaklarım. Alissa şunları yazmıştı defterine: “Bazen onun için hissettiklerimin gerçekten aşk denilen şey olup olmadığı konusunda tereddüt ediyorum. Aşk hakkında yapılmış sıradan onca tanım, benim yapabileceğimden ne kadar farklı. Bu konuda hiçbir şey söylenmemesini, onu sevdiğimi bilmeden sevmeyi isterdim. Özellikle de o bilmeden sevmeyi isterdim.”

Bir insanı o bilmeden sevmenin manasını onu okuduğum yaşta tahayyül bile edemiyordum. Ben ilahi aşkını kendisine tercih eden sevgilisi yüzünden acı çeken, “Aşk ve merhametle doluydum; hayranlık, fedakârlık ve erdem duygularının belirsiz bir karışımıyla sarhoş gibiydim” diye sayıklayan Jerome’un yanında kendimi sağlam ve tutarlı hissediyordum. Hâlâ oradayım ama artık Alissa’nın kendi sessizliğinde büyüttüğü ‘aşkı’ daha iyi anlıyorum. Yazıyla çoğalmanın, zenginleşmenin kıymeti hayatın içindeki zor kırılmalardan geçtikten sonra idrak edilebiliyor ancak.

 

Benim olsa onu böyle sever miydim?

Doğrusu hâlâ biraz kırgınım bu romanın ‘yalnız prensesi’ Alissa’ya. Hâlbuki Jerome ona “Senin hayran olduğunu bildiğim şeye hayranlığımın nedeni, seni tam da orada yeniden bulabilmek. Seni orada bulacak olsaydım, gökler umurumda olmazdı” diye yakaran sevgilisine istediği aşkı hiç değilse mektuplarında bağışlayabilirdi. Gide’in okura hissettirmek istediği tam da bu türden bir huzursuzluktu sanırım. Romanı bir klasik ve unutulmaz yapan bu yakıcı çelişkiyi okurla sohbet eder gibi anlatmasına borçlu. Ve elbette ilahilerden, İncil’den ve Shakespeare, Byron, Keats, Corneille, Baudelaire gibi büyük şairlerden yaptığı incelikli alıntılara.


Bir sohbette genç kız, Jerome’a İsa’nın bir sözünü hatırlatır: “Hayatını kurtarmak isteyen onu kaybedecektir.” O zaman Alissa’nın sevgilinin yokluğunu varlığına tercih etme sebeplerini küçümsüyordum. Asıl sevginin âşığından uzaklaşmaya başladığı o noktayı göremiyordum.
 Son görüşmelerinde kızın kendisine hediye etmek istediği ametist haçla gömülmek istememesi beni epey sarsmıştı.

Bugün aynı romanı tecrübelerle hırpalanmış bir kadının ruhuyla okurken Alissa’nın odasında sessizce dolaşıyorum. Toplanan eşyaların arasında geçmişi canlandırmaya çalışan Jerom’u görüyorum. Hayali bir aşkı, gerçeğin sıradanlığına tercih eden kızın saçlarını okşuyorum usul usul. Sevgilisini Tanrı’da arayan, “Benim olsa onu bu kadar çok sever miydim” sorusuyla kendi ‘dar kapısına’ sıkışan birisini merhametle karışık ılık bir hissiyatla sevebilmeyi öğrendim galiba. Büyümek böyle bir şey midir acaba? Erdemi aşkın karşısına koyan farklı bir bakışı da reddetmemek midir? Kusursuz bir aşka tahammül edemediği için ondan kaçanları da anlama çabası mıdır? Kim bilir?

 Bir hataya sadık kalanlar…

Mecnun’un yokluğunun geniş bir ‘varlığa’ işaret edebildiğini de anlamak için yirmi yıla ihtiyacım varmış. Sevdiği kadının aşkında sıkışıp kalan Jerome gibi dar kapılardan geçtim ben de. Hayallerimi yükseltip sonra onları acımasızca sıradanlaştıran insanlar tanıdım. Tanrılaştırdığımız onca insan için harcadığımız yorgunluktan ne kalıyor gerçekten geriye? Jerome gibi gençliği boyunca bir hataya sadık kaldığını sananlar nihayetinde ilahi bir aşka mı sığınır, yoksa o hatadan korunmak için mi O’na kavuşmak ister, bilmiyorum. Günü gelince bir zamanlar sadece sevmiş olduğumuz duygusuyla baş başa kalmamak için uzak mı durmalıyız eksilten aşklardan?

Kurşuni bulutlar içini boşaltırken arkadaşımı düşünüyorum. Gözlerim yanıyor biraz. O ışıltılı camilerin ortasındaki geniş avluda şefkatli sesiyle mırıldanıyor: “Mende Mecnundan füzun âşıklık istidadı var/ Âşık-ı sadık menem, Mecnunun ancak adı var.” Sonra Alissa gibi sessizce aşkın yanıltıcı serabında kendilerini yitirmiş bütün âşıklar için dua ediyorum: “… Zayıf kalbimin içinde bu aşkın üstesinden gelememenin umutsuzluğuyla, ona beni sevmemeyi öğretme gücü ver Tanrım. Öyle ki benimkiler yerine onun çok daha önemli olan değerlerini getireyim sana… Eğer bugün ruhum onu kaybetmekten hıçkırıklara boğulmuşsa, bu onu daha sonra Sen’de bulabilmem için değil mi.”

Görsel

 
Dar Kapı, André Gide, Timaş Yayınları 

 

1 Yorum

Filed under KİTAP

Dersim’de bir ‘Gece Kelebeği’: Haydar Karataş

Dürüstlüğü, isyanı kötü oynanmış bir ‘içtenlik’ gösterisi gibi sergileyen zehirli dilden korkarım ben. O tavır, insanın varoluş sebebinde saklı olan erdemleri silah gibi kullanmak ister çünkü. Elbiselerin teyel yerlerini bir türlü saklayamayan terziler gibi beceriksiz çırpınışları da biraz da acıklıdır. Ne kadar bağırsalar seslerini duyuramazlar. Hâlbuki biraz durup içlerindeki karanlık uçuruma bakmaya cesaret edebilseler kendilerini affedebilirler belki. O vakit bağışlamanın, kin duymaktan vazgeçebilmek olduğunu hatırlayıp, kelimelerle iyileşebileceklerini de görebilirler…

Hakikat ezelidir. Hiçbir güç, inanç onu yeryüzünden silemez belki ama anlama ve geçmişi geleceğe doğru yorumlama çabası, bizi akılla sağaltır. Malraux. anlarsak yargılayamayız, demiş. Doğru, amainsan, insana yapılan zulmü de unutamaz. Neden unutsun zaten? Kötüyü sevmeyi bilmeyiz ki. Kötülüğün iradi olduğunu, kalbe atılan tohumla, bencillikle büyüdüğünü fark etmiyoruz çoğu zaman.Hınçla, kinle, cezalandırma dürtüsüyle ‘kötülüğü’ seçenlerin ebediyen mutsuz ve çaresiz olduklarını unutuyoruz. Önce bu yüzden affetmeyi öğrenebilmeliyiz. Bağışlayarak iyilik kadar sahici olan kötülüğü de yok edebilir miyiz bilmiyorum doğrusu ama bence denemeye değer.

Epeydir bahsetmek istediğim bir kitap bana yazarak, okuyarak, anlayarak ‘bağışlamanın’ imkânlarını gösterdi. Dile gelemediği için üst üste yığılmış acıların, hayatın büyük çaresizliğinin tamamen yok edilemeyeceğini ancak hatırlayarak unutabileceğimizi düşündürdü. Sevmenin yüce gönüllüğü değil sözünü ettiğim elbette; kefareti ödenmemiş ‘suçların’ affedilmeye muhtaç olması. Peki, her dinlediğimizde yakan gerçekleri, edebiyatın diline tercüme ederek bu ihtiyacı hissedebilir miyiz hakikaten? Haydar Karataş, bu topraklarda yaşarken ‘ölenlerin’ birbirlerini affedememe körlüğünü, kimsesizliğe, yoksulluğa, yurtsuzluğa, ölüme, açlığa rağmen hayatta kalma çabasına uzun bir ağıt yazarak anlatmış.

 

Gerçeklerden daha gerçek…


Gece Kelebeği
 (Perperik-a Söe), 38 Dersim Katliamı’nı ve sürgününü Dersimli Kürt bir kız çocuğunun diliyle anlatıyor, demek romana haksızlık olur. Bu kitap o trajedinin karanlıkta kalan yanlarını, eşkıyaların acımasızlığının nelere mal olduğunu, Ermenilerle birlikte verdikleri mücadeleyi, muhacirleri, farklı kültürlerin birbirlerini korkudan kaynaklanan kesif bir öfkeyle ‘ötekileştirilmesini’, sürgünden sonraki miras kavgalarını da içeriyor ama kitabı özel kılan sadece bu kapsayıcı titizliği değil.Yazar, okuru basit bir anlatma sezgisi gibi görünen çok katmanlı bir hikâyeyle, meşe ormanlarının, gizli geçitlerin, ışıldayan derelerin, yakılmış köylerin, gömülemediği için kokan cesetlerin, yaraları hayvanların, çiçeğe durmuş yalnız ağaçların arasında dolaştırırken gerçeklerden daha gerçek bir yolculuğa çıkarıyor. O yol, bütün ıstıraplarına rağmen ıssız ve sessiz zira küçük Gülizar’ın, ismi Zazaca gün atımı anlamına gelen annesi Fecire Hatun’un, kolsuz Musa’nın, karısı Hece’nin, Perhan’ın ve bütün kahramanların iç sesi, bombaların uğultusunu bastırıyor. Bu sahih anlatım gücünü o toprakların Dersimli ‘dilsiz’ yazarından alıyor elbette ama o anlatımda okuru tutsak eden, duygularını hakikatin sırrıyla dağlayan başka türlü bir sihir var sanki.

Haydar Karataş, bir söyleşide şöyle diyor: “Keşke bu romanı Zazaca yazabilseydim, ben dilsizliği iki kez yaşadım. Yatılı okula başlarken, üç ay tek kelime konuşmadım, yaşıtım çocuklarla oynayamadım. Sonra bir mülteci kampında on dokuz değişik ülkeden insanlarla yaşadım. Yöneticiler utanmadan bu dilsizliği halklara reva görürler. Anadolu’da bir söz vardır, ‘dilini keserim’ diye. Bizde devlet dil kesmiştir, acı çekecek ama anlatmayacaksın. Devlet hem dil kesti, anlatılmasın diye de yasaklar, sansürler koydu.”

Ama işte o baskı da kuyruğunu ısıran yılan gibi zamana yenildi. Eğer bugün bu coğrafyadaki felaket hikâyelerinin örtüsünü açıp aşağıya korkmadan bakmaya cesaret edebiliyorsak bunu Karataş gibi yazarların sayesinde yapacağız. Son yıllarda Dersim’le ilgili yazılanlar, sözlü tarih çalışmaları, anlatılar giderek çoğalıyor. Hepsi de çok önemli ama belgelerin, yaşanmışlıkların üzerinden kurulan hikâyenin, ‘sıradan kötülüğün’ ne olduğunu merak edenlere nüfuz edebilen müthiş bir gücü var. Ben buna, edebiyatın vicdanı kelimelerle uyandıran tılsımı diyorum.

 

Görsel
Hiç kolay değil…

Karataş genç yaşında düşüncelerinden dolayı Türkiye’nin muhtelif hapishanelerinde on yıldan fazla hapis yattıktan sonra buralardan gitmiş. Çok tanıdık değil mi? Tanıdık olmayan, onun bu coğrafyanın derin katmanları arasından süzülen ‘korkunç’ hikâyeleri ideolojik kamplaşmanın tuzağına düşmeden, mazlumu olduğu gibi anlatarak gösterebilmesi. Bir üçleme olarak tasarladığı bu kitabı okurken isyanını bastıran olgunluğa nasıl sahip olduğunu düşündüm. Kolay değil; onca zulmün üstüne çıkıp yaraları efsanelerle, masallarla, duayla, gücünü hayatın kutsallığından alan sarsıcı bir hikâyeye dönüştürmek hiç kolay değil.


Gece Kelebeği
’ni Yozgat Cezaevi’nde başlamış yazmaya. Sekiz defterden sadece birini kurtarabilmiş. Sonra yeniden annesine bütün hikâyesini anlattırarak yeniden başlamış. “Onun hikâyesi 39-45 arasını kapsıyor, öncesini daha sonraya bıraktım. Bu yaşıma kadar ona hapislik ve acı dışında verebileceğim hiçbir hediyem olmadı. Biliyorum acısını dindiremez, iki sürgün, iki yok olmayı, çocuklarını hapislerde büyütmüş bir anne yüreğini dindiremez” diyor. Doğru söylüyor kuşkusuz ama bilmem farkında mı, gelecek kuşaklar bu hikâyeyi okurken ‘kardeş kavgasını’ çoğaltıp kışkırtanın tam olarak ne yaptığını onun kalp bilgisiyle ve yazarlık sezgileriyle görecekler.

 

İnsanlığın dirilişi…

‘Görecekler’, demem boşuna değil. Yazar size coğrafyayı, kötülüğü, insanları zengin ayrıntılarıyla tasvir ederken okuru elinden tutup oraya götürüyor. Meşelerin gölgesindeki barınaklarda, güneşin altında kokan cesetlerin bırakıldığı derelerde, birbirine sarılmış kemiklerde, dallardan yapılma bebeğine masal anlatan çocuğun mırıltısında, asker postallarıyla ezilmiş altın başaklarının canlanışında, candarmayı görünce elinde hazır tuttuğu iple çocuğunu boğup deliren bir kadının yüzünde, yakılmış tarlalardaki gelinciklerin hafif bir rüzgârla boyunlarını eğişinde, ‘insanlığın’ dirilişini gösteriyor. Böylece umudun yitirip tükenenlerle, umutsuzca inanarak hayatta kalanların çok sesli ‘kantatına’ tanıklık ediyorsunuz. Bir roman, akademik çalışmaların, sözlü tanıklıkların tam olarak dolduramadığı o karanlık boşluğu ‘samimiyetini’ dinleyenin kalbine bir silah gibi doğrultmadan yapıyor. Ve gerçeklikle değil onu anlatma biçimiyle acıtıyor.

Eğer bu roman, sadece babasının kesilen kafasına şahit tutulmuş çocuğun suskunluğunu, tarlaları ateşe vererek insanları açlığa mahkûm eden devletin zulmünü, ölmüşlerin mallarına el koyan eşkıyaların acımasızlığını, erkeksiz kadınların çaresizliğini, sürgüne gönderilen ‘yuvasız’ köylüleri, onların üzerine bomba yağdıran paşaların ‘sıradan kötülüğünü’ olduğu gibi anlatsaydı bu kadar sarsıcı olmazdı. Gece Kelebeği’nin mucizesi, gerçekleri anlatıya dönüştürmesiyle sınırlı değil. Muazzam bir derinlik ve bu coğrafyanın gelenekleriyle beslenen bir anlatım zenginliği var dilinde.

 Görsel

İsyan etmeden anlatmak…

Bir anneyle, kız çocuğunun bu kocamış vahşi dünyada, kendilerine sığınacak bir ‘yuva’ bulmak için savrulmalarını, o ‘dilsizlikle’, o hikâyeleri dinleyerek büyüyen biri bu kadar içerden anlatabilir ancak: “Kaç kez annemin o taşların arasından kaybolup gittiğini, yeryüzünün, dağların, taşların, ağaçların, rüzgârların sahibiyle konuştuğunu ben kaç kez görmüştüm. Ve ne güzel ağlardı annecim o dağların tepesindeki ıssız taşlara. Ve dağlar ne kadar ıssızdı, ne kadar sessiz ve sahipsizdi. O dağlarda keklikler, dağ keçileri, bir de yarpuzların, sarı kokan anafatma çiçeklerinin bin bir çeşidi olurdu. Ve rüzgâr dağlarda ıslık çalarak eserdi. Ve dağlar, küçük bir çocuk ıslık çalmayı yeni öğreniyormuş gibi dudaklarını aralayıp bir çalar, bir susardı. Kulağını verdin mi yere çok uzaklardan ‘vuuvvvv’ diye bir ses gelirdi… Nedense ben o sesin annemin yalvaran sesi olduğunu düşünürdüm.”

Haydar Karataş, tabiatı kutsayan bir yazar; beni anlatımına mıknatıs gibi çekmesinin sebeplerinden birisi de bu sanırım. Bir de şefkatli bakışını kahramanından esirgemeyen sesi tabii: “Annem uzun bir süre taşlara kapanıp öyle durdu. İsyan etmeden, sesinde hiçbir öfke izi olmadan yalvardı, Kert’le konuştu, konuştukça Kert taşlarıyla daha da bir oldu. Sustu. Boğazına takılan hıçkırıkların geçmesini bekledi…. Bazen ben dizlerinde uyurken yaptığı gibi, saçlarımı okşuyormuş gibi taşları usul usul okşadı. İncinmesinler diye onları küçük dudaklarıyla öptü. Hani yapabilse, taşların arasından süzülüp gitmek, ıslık çalan rüzgârın kanatlarına ruhunu bırakmak istermiş gibi yeniden taşlara sokuldu… Tüm bunları artık o kadar iyi biliyordum ki, bu ibadetimizin son kısmı demekti. Önce ziyaret taşlarıyla konuşulacak, dağların, büyük kurtarıcıların isimleri anılacak, acı çekmişler hatırlanacak, onlara ağlanacak ve kendimize ait bir şeyi orada bırakıp gidecektik. Yerin kulaklarına benzettiğim bu taşlar dualarımızı iyi duymuşsa esen rüzgâr tüm dualarımızı alıp sonsuzluğa götürecekti.”

 

Dualarımızı sonsuzluğa taşıyan rüzgâr

Böylesine bir katliam, yoksunluk ve sürgün hikâyesinin sonuna gelen okurun haliyle içi burkulur, jilet gibi kesen kelimelerle kanar, gördükleriyle biraz incinir belki ama nihayetinde felaketleri geride bırakmış olmanın huzuruyla bitirir kitabı değil mi? Öyle olmadı. Dersim dağlarının yamacında Fecire Hatun’un saç teliyle, kızı dilsiz Gülizar’ın kol yeninden koparıp kırmızı taşın altına koyduğu tepede kalakaldım. Uzaktan hepsine şöyle bir baktım. Gülizar suskunluğunu bozup konuşmaya başlamıştı. Annesinin ördüğü bebeğe masallar anlatıyordu. Adı gece kelebeği manasına gelen ‘Peperik-a Söe’ kırlangıçlara gülümsedi. Ben ölmemek için darı yiyen çocuklar gibi yutkundum ama ağlayamadım. Onların dualarını alıp sonsuzluğa götüren rüzgâr geçmişte kalan kelimelerimi kendi ‘sonsuzluk’ tasavvuruma taşıdı. Rüzgâr sarp kayaların arasında ‘vuuuvvv’ diye bir ses çıkardı. Yazarın soğuk ıslığını duydum. Hayatı destansı bir romanla yeniden gördüm.

Siz de öyle yapın, bugün ayıpları, günahları örtmeye çalışan siyasetçilerin kocaman bir ‘hiç’ olduklarını anlayacaksınız. Edebiyat hayata hakikatin ruhuyla meydan okuyor. Geriye de bir tek o kalıyor zaten.

* İletişim Yayınları 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

‘Hayat denen o berbat şey’ anlam kazanınca…

Görsel

İnsan kim olduğunu anlamak için okur, derler. Edebiyatı tarif edenlerin sık kullandığı bir cümledir bu ama resmin bütününü yansıtmaz. İnsan kendini anlamak için yazar ve okuyanlar benliklerinin gölgeli kıvrımlarında ilk kez dolaşıyormuşçasına bilinmeyenlerini keşfeder. Okur ‘şimdiki an’ın içinde yaşarken hikâyenin kurgusuyla, olay örgüsünün nasıl gelişeceği ve sonuçlanacağıyla pek ilgilenmez ancak kurgusal bir metin yazarken kendini en rahat bırakan yazar bile o maceranın nereye doğru akacağını hiç değilse sezgisel olarak hesaplar. Hayat da hikâye gibi durağan değildir elbet; kabarır, derinleşir, yoğunlaşır, eksilir, çoğalır, çelişkilerle karmaşık hale gelir ama biz yaşarken bunu bütünlüklü bir bakışla kavrayamayız. Hayat gözümüzün önünde usul usul akmaktadır ama bizim engel olamayacağımız türden garip, kaotik bir ruhu vardır. İşte roman sanatı, kimi zaman bu doğal ‘savrukluğu’ okuyarak görmeyi de öğretir bize. Böylece edebiyatın sadece her gün tanık olduğumuz olaylarla insanı nasıl değiştirdiğini izlemeyiz, onların ‘iç hikâyesiyle’ birlikte tecrübelerimizi dönüştürecek zengin bir kaynak da bulmuş oluruz.

Kristalize olmuş duygular

Alman modernizminin en önemli temsilcilerinden Alfred Döblin’in başyapıtı kabul edilen, eski bir hükümlünün hikâyesinin anlatıldığı Berlin-Aleksander Meydanı modern yapısı ve sürprizli anlatımının yanı sıra okura böyle geniş bir imkân da sağlıyor. Romanın ‘çok sesli’ kahramanı Franz Biberkopf, hapisten çıktığında 1920’lerin Berlin’iyle karşılaşıyor. Orada gördüğü sadece insanın ürkütücü yüzü, yoksulluk, işsizlik, dünyayı bilinmeyen bir karanlığa sürükleyen ‘nasyonel sosyalizm’ değil. Okur, ne olacağını henüz bilmeyen bir roman kahramanının sancılarını, yazarın akan, tıkanan, savrulan, dibe vurup tekrar yükselen cümleleriyle takip ediyor. Gün ışığına henüz çıkmamış, ruhun kuytusunda kristalize olmuş duyguların kâinatın büyük boşluğunda çarpıp parçalanan sesi, belki de en sarsıcı yanı romanın.

Yazar romanın başında, bu çok parçalı yapıyı basitçe özetlemek ve onlarca hikâyeyi neden tek bir insanın etrafında toplamak istediğini açıklamak istercesine okura sesleniyor: “Şimdi Berlin’de yaşamak ve iyi bir insan olmak istemektedir… Hiç beklenmedik bir anda gelen ve alınyazısını andıran bir şeyle savaşmaya başlar… Fakat her defasında kendini toparlar, ayağa kalkar ve güç bulur. Sonra bir darbe daha yer. Alçaklıkla dolu. Ve günün birinde yumruğu yer suratının ortasına. Çok vahşice vurulmuştur… Sonunun geldiğine inanmaktadır. Bu sonu kendi eliyle hazırlamak isterken, şimdi anlatamayacağım bir şekilde, gözü açılıverir. Her şeyin nedenini görür ve kavrar. Bu neden kendisidir. Bomboş yaşamıdır. Onu birden anlamaya başlar. Yaşam denilen o berbat şey anlam kazanır. Franz Biberkopf zorla kişiliğini bulmuştur… Bu adamın başından geçenleri, onun gibilerin görmesinde ve işitmesinde fayda var.”

Modern Alman edebiyatının öncüleri arasında sayılan Alfred Döblin’in toplumsal gerçekçi eserlerinin yanı sıra bu romanda olduğu gibi bilinç akışı tekniğini kullandığı ve James Joyce’un etkisinde kaldığı söylenir. Doğrusu, kitabı okumaya başladığımda edindiğim ilk izlenim özellikle dili itibarıyla kendisine bambaşka bir yer açtığı oldu. Bu ‘farklılaşmayı’ bilerek oluşturduğu söylenemez, zira üslup bilinçle belirlenen bir özellik değildir yazı sanatında. Zorlama olanlar hemen hissedilir, okur yazarın bunu neden ve nasıl yaptığını satır aralarında yakalar.

Psikanaliz merakı

Döblin’in hayatının ve eserlerinin konu edildiği metinlerde, sıkça kullandığı kolaj tekniğinden bahsedilir. Evet, bilhassa bu romanda borsa raporları, reklamlar, hukuk metinleri, şarkılar, hikâyeler, fıkralar, masallar gibi farklı türleri bir araya getiriyor Döblin ama bence Berlin- Aleksander Meydanı kült bir roman olabilmesini, yazarın insana daha derinlikli bakabilen psikanaliz merakına da borçlu. Öğrencilik yıllarında nöroloji ve psikoloji de okuyan Döblin, 1903’te yazdığı Siyah Perde’de, birbirinden bağımsız olayların oluşturduğu kaderin gücünün tesadüflerle belirlendiğini savunmuş. Bu romanda aynı düşünceyi destekler bir anlatımı var. Birbirini takip eden dokuz bölümde, bağımsız gibi görünen yüzlerce hikâyenin anlatıcısıyla; iç seslerin, hayallerin, sayıklamaların, monologların yer değiştirişiyle ortaya çıkan katmanlı anlatım, edebiyat tarihinde bir ilk değil kuşkusuz ama toplum içinde varoluş mücadelesi veren bireyin kendisiyle ve dünyayla çatışmasını çarpıcı, sinematografik görüntülerle anlatabilen gücü itibarı ile benzersiz.

Berlin-Aleksander Meydanı’nı okumak, geleneksel roman kurgusunu tercih edenler için pek kolay değil. Yaklaşık 500 sayfa boyunca yazar kahramanından yükselen çığlıklarla dünyaya, sisteme, hayatın eksik kalan sayfalarına itiraz ediyor, okuru çaresizliğiyle yüzleştiriyor, zihnine o ana kadar tanımadığı düşünce/duygu kırıntılarının tohumlarını usulca bırakıyor. Daha ne olsun dedirtecek türden ‘zor’ bir roman mı, evet ama iz bırakacağı kesin.

Görsel

Fassbinder televizyona uyarladı

Yüzyılın en önemli sinemacılarından Rainer Werner Fassbinder’in Berlin-Aleksander Meydanı’nı televizyon için 16 saatlik bir filme (diziye) dönüştürme çabasını romanı okuyanlar daha iyi anlayacaktır. Bu romanı bir kent kitabı olduğu, yeraltı dünyasını iyi anlattığı, sokak insanının dilini argo deyişlerle de aktarabildiği veya Avrupa’da yükselen faşizme direnen ruhu itibarıyla mı tercih etmişti? Muhtemelen bütün bu unsurlar yönetmeni cezbetmişti. İşte bunlar okuru da aynı nedenlerle çarpacaktır. Üstelik hiç tükenmeyen merak dürtüsünü sürekli diri tutarak. Dördüncü kitabın başında bakın anlatıcı ne diyor: “Franz Biberkopf’un başına gelenler bahtsızlığından değil. Okur olup bitenlere şaşırıp sorabilir: Ne var bunda? Fakat Franz Biberkopf okur değil ki! O ilkesinde bir hata yaptığının farkında. Ancak nerede bilemiyor. Ve çok üzülüyor. ”

Döblin, okura her şeye rağmen çarenin insanda olduğunu edebiyatın hakikatiyle hatırlatırken ruha jilet çizikleri atmayı ihmal etmiyor.

* Everest Yayınları

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Savaşa fotoğrafla, yazıyla, aşkla direnler; Robert Capa ve Gerda Taro

GörselEğer bakışlarımıza dokunan dünya, retinanın kaydettikleriyle sınırlı olsaydı sanatın hayatla ilişkisinin derinliğini hissedemez, epey eksik kalırdık. Ve eğer yazı sanatı, resim, fotoğraf, şiir, sinema, heykel gerçekliği taklit etmiyorsa ‘insan’ olmaya dair mutlaka bir hikâye anlatıyordur. Bu yüzyılın baş döndüren sahte imgeleri arasında dolaşırken bize en ‘yakın yıldızı’ hissedebilmenin yolu, geçtiğimiz yüzyılın önemli fotoğrafçı-gazetecilerinden Robert Capa’nın basit kelimelerle ifade ettiği gibi, sadece göstermek istediklerimize yakın durmaktan geçiyor sanırım.

 Bu efsane ismin genç meslektaşı Gerda Taro’yla tutkulu ilişkisi üzerinden Robert Capa’yı Beklerken’i yazan İspanyol Susana Fortes, daha çok bu romanıyla tanınıyor. Önümüzdeki yıl sinemaya uyarlanacak kitabı okurken, Capa’nın “Teknik olarak kötü ama güçlü bir görüntüyü, tekniği iyi ama zayıf bir görüntüye tercih ederim” deyişini düşündüm. Doğrusu roman sanatı mevzubahis olduğunda ben de aşağı yukarı bu görüşe katılırım. Bu anlamda, elimizdeki yarı biyografik ‘tanıklık hikâyesinin’ en başta yazarın ölçüleriyle örtüştüğünü teslim etmek lazım.

‘Vakti gelince gerçekleşir’

Romanın dilinin sinematografik ve ‘yeterince lirik’ oluşu, bilinen anlamıyla hedeflenen ‘bestseller’ ölçülerini gözetmekten ziyade yazılış süreci ve içerikle ilgili. İspanyol yazarın fevkalade doğru bir kararla kitabın sonuna koyduğu notlarda söyledikleri onun edebi dünyasına dair fikir veriyor: “Capa’nın hayatı üzerine bir şeyler yazma fikri kafamda pek çok kez dönüp durdu. Bu ülkenin ona en azından bir roman borçlu olduğunu düşünüyordum. İkisine birden. Ve bu kesinliği askıda bekleyen bir borç gibi hissediyordum. Ama şüphesiz henüz ödeme vakti gelmemişti. Kişi bu tarz şeyleri belirleyemez. Vakti gelince gerçekleşir.”

Bir okur olarak yazarın samimiyetine daha ilk sayfada inandım zira Fortes’in edebiyatındaki ‘imge-sözcük’ ilişkisiyle Capa’nın ve Gerta Toro’nun fotoğraf algısı ve ‘görme biçimleri’ arasındaki paralellik ustaca kurulmuş. Fotoğraf arşivlerinin yanı sıra yazım ve belgeleme aşamasında biriktirdiklerini edebi hazzı zedelemeden kullanabilmek pek kolay değildir. 20. yüzyıl savaşlarının en çarpıcı, vahşi, etkileyici, kanlı, duygusal görüntülerini aktarırken dönemin atmosferini, savaşın asırlardır hiç değişmeyen karanlık yüzünü şehvetle tasvir etme arzusunun hemen bütün yazarlara çelme takan tehlikeli tuzakları vardır.

Görsel

Fortes özellikle İspanya iç savaşı sırasında bahsettiği entelektüel dünyanın iyi bilinen kahramanlarını ‘severek yalnız kalmayı’ göze alabilen âşıkların gölgesinde gizleyebilmiş ama büsbütün yok saymamış. Bu tavır romanın gerçeklik duygusunu güçlendiriyor. Aldous Huxley, İzak Babel, Boris Pasternak, Brecht, Breton, İlya Ehrenburg, Henri Cartier-Bresson, Picasso, Matisse, Buñuel, Hemingway, Lorca, kalabalık kafeler, cesetlerin kaldırılamadığı kanlı sokaklar, Paris’in loş odaları, sürrealistler, şiirle, politik tartışmalarla taçlandırılan buluşmalar, komünistler, faşizmin o berbat yıkımı birer hayalet gibi geçip gidiyor romandan. Ve Fortes’in yazarken merhametle bağlanmış olduğu çok belli olan Gerta’yı okur, hem anlatıcının görsel diliyle hem de kahramanın çıplak iç sesiyle tanıyor.

Bir yıldız, bir hatıra gibidir

Bir bütünlük duygusuyla kahramanı Gerda’nın “sanki bir hayatın bütün anlarını sonsuzluğun içinde kaybolmuş soyut bir noktada zaptedilebilirmiş gibi” üç boyutlu bir zaman algısıyla keşfettiğini okuduğunuzda tıpkı edebiyatın kendisi gibi bunun düşüncelerle değil ancak sezgiyle mümkün olduğunu kavrıyorsunuz. O vakit fotoğraf ve yazı sanatı arasındaki ipeksi bağları kullanarak yepyeni bir dünya yaratıldığını kavrayıp savaşa, aşkın tahribatına, ölüme yazıyla direnmenin anlamını hatırlıyorsunuz. Dünya genişliyor, bilinen ‘zaman’ anlamını büsbütün kaybediyor. Robert Capa, ömrü boyunca savaşta kaybetmekten korktuğu Gerda’nın çıkık köprücük kemiklerine bakıyor, uzun uzun. Hatıralar, ardından dilek tutmaya vakit bulamadığınız yıldızlar gibi birer birer görünüp kayboluyor. Savaşın o korkunç sıcaklığında bütün ‘metafizik kederler’ usulca silinip giderken, sizi anlattığı hikâyenin hayatın kendisinden daha gerçek olduğuna ikna eden yazar mırıldanır gibi konuşuyor: “Bir yıldız bir hatıra gibidir, sahip olduğun mu yoksa kaybettiğin bir şey midir, hiçbir zaman bilemezsin.”

Görsel

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

İlhan Berk ve İklimler

GörselSaçları serin rüzgârlarla esmeye başlayan ağaçların, her seferinde nedense vaktinden evvel göç eden kuşların, solgun renkleriyle hayata meydan okuyan tabiatın, sarımsı, tozlu sokaklarda telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan insanların ‘hırçın’ mevsimine yaklaşırken niyetim ‘İklimler’i’ anlatmaktı. Andre Maurois’nın romanı olan İklimler’i…

Levent, hayatımda okuduğum en sakin, en insani ve aynı zamanda en çarpıcı kapak yazılarından birini yazmış o kitap için: “Sahaflarda buldum bu romanın ilk baskısını. Varlık Yayınları’ndan çıkmıştı. 1967 yılında, Tahsin Yücel çevirisiyle. Sayfalarını karıştırırken bir ithafla karşılaştım, şöyle diyordu: ‘Sevgilim, bu kitabı ilk defa on beş, bilemedin on altı yaşında okudum. O kadar bayıldım ki, bir süre Odile oldum. Sonra kitap bir biçimde yok oldu. Unutmuştum… Geçen gün sahafta görünce bir heyecan, bir heyecan… Değişmemiş. Bence hâlâ en güzel aşk hikâyelerinden biri. Sana aldım’. Okuduğumda, ithafı yazana hak verdim. Hakikaten okuduğum en güzel aşk hikâyelerinden biriydi. ‘Her an yeni bir hayat serilir önümüze’, ‘birdenbire gidişim sizi şaşırtmış olmalı’ diyor ve ‘kaderimizle arzularımız hemen hiçbir zaman bağdaşmıyordu’ diye bitiyordu kitap. Helikopter’in ilk kitabı bu: Aşka âşık olanlar için tekrar yayınlıyoruz, bu dünya güzeli kitabı unutuluşa terk etmeyelim diye.”

SÖZCÜKLER DE YORULUR

Son birkaç gündür bu özel prova baskıyı çantamda taşıyıp, her fırsatta ben de kitabı sahaflarda bulan ‘o sevgili’ gibi heyecanla okuyordum. Daha yarısına gelmeden hayat, kendisini beklenen bir ‘sonsuzluk’ haberiyle hatırlattı. Her daim genç bir delikanlı gibi hissettiğini, ihtiyarlıktan sadece sözcük olarak hoşlandığını söyleyen usta bir şair, 90 yıl boyunca harflerini, desenlerini kazıdığı yeryüzünü terk etmeye karar vermiş. İlhan Berk’in gidişi birdenbire olmadığı için sanırım kimse şaşırmadı ama benim ruh iklimim değişti biraz. O da çekip gidince sözcükler biraz daha öksüz kaldı gibi hissettim. İklimler’i bana hediye eden genç şairi aradım, Levent Yılmaz’ı. Pek bir şey konuşmadık. Kırık bir sessizlikten sonra, “O sonunculardandı, geriye pek kimse kalmadı” dedi. Bazen sözcükler de yorulur ve siz onları daha fazla hırpalamamak için biraz susarsınız. Biz de öyle biraz sustuk işte…

Sonra kitabı çantama atıp, nereye gittiğimi bilmeden yürümeye başladım. Hava iyice serinlemişti, üşümüştüm ama eve dönmek istemedim. İsli, küçük gaz lambalarıyla aydınlatılmış parktaki ayağı kırık masalardan birine oturup, karanlık bir vadinin içinde salınan fıstık çamlarının arasından elmas gibi ışıldayan boğaza baktım bir süre. Yan masada genç kızlar fısıldaşıyordu. Hiç ihtiyarlamayan zamansız şairin sesini işittim: “Sevgilim, İşte Eylül / Ve İşte senin usul usul seğiren yüzün / Zaman ki sonsuzdur / Bitmemiş şiirler gibidir / Bazı hüzünleri / Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir…”

Rüzgârdan dağılan saçlarımı toplamaya çalışırken ürperdiğimi fark ettim. Böyle zamanlarda sözcüklerle dokunabileceğine inandığın insanların sesini duymak iyi geliyor. Bir yakınımı aradım, meşgulmüş. Gülerek “Her zamanki gibi halim” dedi. Ona “Zaman yok ki, sana öyle geliyor” demedim. Onu meşgul hayatına terk edip şimdiki zamanın içinde biraz daha geriye gittim. İlhan Berk’i, ‘Uzun Adamı’ ilk gördüğüm güne…

Sıcak ama esintili bir yaz sabahıydı. Deniz kenarındaki heybetli bir dut ağacının gölgesindeki ahşap bir masanın etrafında toplanıp hararetle şiirden, edebiyattan ama daha çok hayatın kendisinden bahsettiğimizi hatırlıyorum. Bir de çok genç olduğumuzu, çok güldüğümüzü, çok içtiğimizi, sonrasında çok yüzdüğümüzü, çok yürüdüğümüzü. Her şey birdenbire sözcükler gibi köpürerek çoğalmıştı. Günün sonunda gençliğin acımasızlığıyla beslenen bir küstahlıkla ona “Bizden en fazla 70 yaş büyüksünüz, nasıl böyle zinde olabiliyorsunuz” demiştim. Gerçekten hepimizden daha dinç görünüyordu. Çalıların arasından bulduğu çatlak bir su kabağını elime tutuşturup, “Ben bulduğum her şeyi toplarım, dağlardaki güzel kokulu otları, senin gibi uzun bacaklı ‘leylek kadınların’ mavi bakışlarını, sevdalı konuşmaları… Siz daha ne olduğunu anlamadan ben onlardan başka bir dünya yaparım, arkamdan böyle bakakalırsınız” demişti. Yaptı da; otlardan kitaplar, kadınlardan resimler, sözcüklerden çok özel sesi olan masal gibi şiirler yaptı… Hiç ihtiyarlamayan şiirler…

Şimdi, yeni bir sonbaharın başlangıcında, İklimler’i anlatmaya niyetlendiğim serin bir gece yarısı “Sözcükleri kaldırın, dünya durur” diyen bir şairin sözcükleriyle karanlık bir ormanda, usulca kayboluyorum: Su geceleyin yürüyor dikkat ettim / Geceleyin biz uyurken ağaçlara / Hiç unutmam bir gün geç vakit / Tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı / Büyüme saati bir ormanın  / Şöyle iyice dinlesem sanırım artık / Bütün ormanları büyürken duyarım / Beni beklemişler kardeşçiğim / Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü / Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini / Bir kere girdikten sonra şiirlerime / Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini…

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor

 Görsel“Şiirsel” sözcüğü poie-sis’ten türemiş. Psikolog Charles Winquist, “yapma, oluşturma” anlamına gelen bu kavramdan yola çıkarak hayal gücüyle yazıya dönüştürdüğümüz hayatlarımızın şiirsel olduğunu söylüyor. Ona göre hayatımızı hayal etme üslubumuz neyse yaşama tarzımız da o oluyor. Böyle düşündüğümüz vakit, hayatlarımızı yazarak farklı tecrübelere dönüştürdüğümüzde biyografilerimiz de şiirsel olabiliyor.

Yaşadıklarını sadece hatırlayabildiği ‘an’lardan ibaret saymayan, hayatını büyük bir destana dönüştürenlerin başında gelen Aziz Augustinus (354- 430), bir hitabet ustası ve filozoftu. Otobiyografinin bir tür kurgusal metin olduğunu söyleyen A. N. Wilson, Augustinius’un bu türde eser veren (İtiraflar) ilk kişi olduğunu belirttikten sonra İlahi Komedya’daki seyyah Dante’nin yeminli bir tanık değil, aksine edebi bir yaratıcı olduğunu ifade ediyor. Tam da bu noktada onun neden Dante incelemesi hazırlamak gibi meşakkatli bir işe soyunduğunu daha iyi anlıyorsunuz.

Ortaçağın büyük şairi

Hece Yayınları’nın fevkalâde isabetli bir seçimle Türkçede yayımladığı Âşık Dante’nin yazarı, İngiliz araştırmacı ve edebiyatçı Wilson, Tolstoy’unki de dâhil pek çok biyografi yazmış, yirminin üzerinde romanı olan bir yazar. Hâlihazırda ortaçağ edebiyatı üzerine dersler veren Wilson, bu kitabı yazma sebebini öylesine içten bir dille anlatıyor ki, daha başında akademinin sıkıcı üslubuyla boğulmayacağınızı anlıyorsunuz. Yazarın muradı, sadece ortaçağın büyük şairinin hayatını anlatmak değil; dönemin koşullarını, ihtiyaçlarını, yansımalarını bugünden geriye farklı bir bakış açısıyla okuyabilmek.

    En az kitap kadar ilginç olan “Bu Kitabı Neden Yazdım” başlıklı bölümde, bu “sonsuz maceranın” peşine düşüşünü ayrıntılarıyla anlattıktan sonra, “Bir akademisyen yazsaydı belki bu kitap daha iyi olurdu.” diyor Wilson. Bu tespit kısmen ironik olmakla birlikte neden böylesinin daha iyi olduğunu da söylüyor aslında. Wilson, neredeyse hayatını adadığı bu kapsamlı eserden sonra hâlâ Dante hakkında şöyle bir kitap aradığını söylüyor: “Ben hâlâ Dante’nin hayatı hakkında, dönemin arka planını yansıtan ve Komedya’ya giriş niteliği taşıyabilecek bir kitabın arayışı içindeyim… Öyle bir duyguya sahip olsun ki, kadın hayalleri, şiire nüfuz etme isteği, hayata dair yakıcı soruları cevaplama ve kalbin en derin arzularını anlama ihtirası arasında bir bağ kursun. İşte bu yüzden başlığım ‘Âşık Dante’ (Dante in Love).”

Dante neden okunmalı?

Modern şairler, yazarlar, araştırmacılar asırlardır bu soruya farklı cevaplar vermiş. Wilson’ın cevabına geçmeden, henüz Dante’nin eserleriyle tanışmamış olan okur için benim basit bir nedenim var: Bugünün modern dünyasında ‘aşk’ her anlamıyla küçümsenirken ortaçağda düşünürler, şairler, yazarlar, hatta teologlar bu kavramı içini boşaltmadan, farklı disiplinler arasında ilişkilerle tartışıyordu. Dolayısıyla varlığın manasını derinleştiren o değerleri, hayal gücü ve farklı düşünme biçimiyle çağının yazarlarından ayrılan büyük bir şairle anlamak bugünü daha iyi kavramamızı da sağlar. Dante’nin ilk yorumcusu Boccacio’dan (1313-1375) bu yana her çağda ondan etkilenen sanatçılar oldu. Boticelli ve Michalengelo, İlahi Komedya’dan esinle resimler yaptılar. Rossini, Schumann, Lizst onun şiirlerini besteledi. Ezra Pound, T. S. Eliot, Anna Ahmatova, W. B. Yeats gibi şairleri derinden etkiledi.

Görsel

    Peki, Wilson, Dante’de ne görüyor? Kendisinin de başta söylediği gibi onda Chaucer’ı ve etkilediği diğer yazarları görüyor; yani Dante onun için sadece çağının başarılı şairi ve önemli bir politik figürü değil, kıymeti hâlâ anlaşılamamış, yeterince okunmayan bir ‘düşünür’. Bunun sebeplerini anlatırken okurla olabildiğince samimi bir ilişki kurmak istemiş: “Çoğu okur-yazar onun hakkında sadece birkaç detay bilir ve bu bilgilerin neredeyse tamamı, mesela onun Beatrice isimli bir kızla yaşadığı romantik ilişki gibi yalan yanlış şeylerden oluşur. Dante, çocukları olan evli barklı bir adamdı, ayrıca başka aşkları da oldu ve bunların bazıları biraz karmaşıktı. Bazı aşklarından kimi yazılarında söz eder. Beatrice, bu tür ilişki yaşadığı kadınlardan biri değildi. Onunla yaşadığı farklı bir şeydi”.

    Bu satırları okuyanlar tebessüm edebilir ama kitabın içeriği bu kadar ‘hafif’ değil. “Beatrice’nin Ölümü” başlıklı bölümde dokuz yaşındayken tanıştığı bir kızı on yıl sonra yazıya ve Tanrısal bir simgeye dönüştürme hikâyesi anlatılıyor. Yazar bu bölümde bahsettiği “Üç Teslis”, dokuz gezegenin yörüngesi, dokuz yaş ve bütün bu rakamsal işaretlerle ‘mükemmel güzelliği’, inancın saflığını, tutkulu aşk arayışını da ayrıntılarıyla aktarıyor.

    İtalyancayı neredeyse Dante’nin icat ettiğine dair bir cümleyle karşılaştığınızda sebebini merak edip hikâyenin başlangıcına dönüyorsunuz. Wilson, Dante’nin sürgün yıllarında yarımadanın her yerine gittiğinden ve İtalyan diyalektiğinin çeşitliliği hakkında geniş bilgi ve birikime sahip olduğundan bahsediyor. Ve buradan hareketle sayfalarca, Latince ve İtalyanca arasındaki ilişkiyi anlatıyor. O vakit, asırlardır eskimeyen bu şairin parladığı ve yok olduğu dönemleri bilmek istiyorsunuz. Rönesans döneminde sönmeye başladığını, sonra itibarını tekrar kazanma hikâyesini de bir roman okur gibi takip edebiliyorsunuz.

Bugüne neler söylüyor?

Wilson, Dante’nin popülerliğini yanlış sebeplerle yeniden kazandığını gerekçeleriyle anlatıyor. Evet, bugün eserlerini onun arzuladığı gibi idrak etmek, o zihnin temsil ettiği değerlerin bir parçası olmak mümkün değil belki ama bugünün şiirini, edebiyatını, kültürel yozlaşmayı, ‘bireyin’ görünmeyen çöküşünü, aşkın popüler kültür ürünü haline dönüşmesini oradan bakarak daha sağlam bir şekilde kavrayabiliriz. Wilson, son sözlerinde bu bakışı değerlendiriyor: “Eğer Dante’yi 21. yüzyıla hitap eden bir şair olarak ele alacaksak, bence bu şair, günümüzün temel ikilemlerinden biri hakkında yani ortak bir referans noktası olarak kültürü kaybeden bizlerin, kendi iç meselelerimizi bizim dışımızdaki dünyanın müşterek siyasi ve dini tecrübeleriyle nasıl ilintilendireceğimiz hakkında konuşmaktadır”.

    Yazarın dediği gibi, Dante’nin dünyası kayboldu ama şiiri hâlâ yaşıyor. Ve bizler o şiirin ahenkli sesi sayesinde mahrem ve gizemli iç dünyamızı sürprizli mısralarla hep yeniden keşfediyoruz.

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP