Hafızanın Kuytularında Marcel Proust

hg2Onun her anlamda benzersiz üslubunu hazin bir mezarlık ziyaretinden sonra hatırlamanın ahengi edebiyat hazzıyla birleşince ürperdim. Dostu Willie Heath’e yazdığı uzun mektupta mırıl mırıl ölümden bahsediyordu: “Hayatta öyle çok taahhütte bulunuruz ki, bir an gelir, hepsini yerine getirmeye gücümüz kalmadığını hisseder, mezarlara döneriz, ölümü, ‘tamamlanmakta zorlanan kaderlerin yardımına koşan ölümü’ çağırırız. Ancak ölüm, hayata taahhütlerimizden bizi kurtarsa da kendimize taahhütlerimizden, özellikle en başta gelen, layığıyla, hakkıyla yaşama taahhüdünden kurtaramaz.”

Ölüm, hayat, haz, kıskançlık, tabiat, kadınlar, burjuvazi, yüksek sosyete, dostluk, vefa, aşk hakkında henüz yaşamadıklarını ‘hatırlayan’ genç Proust, bu cümleleri yazdığında sadece 23 yaşındaydı. Onun kendi üstüne kapanan ‘şizofrenik’ yazı serüvenini merak eden bir okur olarak Hazlar ve Günler’le karşılaşmak biraz hüzünlendirdi beni ama pek şaşırtmadı, zira yazma yeteneğinin ve hazzının bilgiden ziyade sezgiyle, yazı aşkıyla geliştiğine inananlardanım. Marcel Proust böyle bir yazardı.

Üslubunu sezgileriyle keşfediyordu
İlk ciddi astım krizini dokuz yaşında geçiren, ömrünü kendini taammüden kapattığı yazı odasında tüketen bu ‘hayalperest çocuğun’ hakikatle beslenmesinden daha doğal ne olabilir ki? Hafızaya olan inancını yitirmeden roman, hikâye, anlatı, mektup denemeleri arasında dolaşırken kimilerinin vaktiyle biraz ‘ağdalı’ bulduğu üslubunu kömür madeninde elmas arar gibi sezgileriyle keşfediyordu. Edebiyatın kendi tabiatından incelikle süzülmesi gerektiğine inanıyordu. Tefekküre daldığında anları genişletmek için itinayla kurduğu uzun cümlelerin, zengin tasvirlerin, coşkulu anlatımın elbette yazın hayatında bir karşılığı vardı. Mükâfatını görecek olmanın sadık bilinci, kendiliğinden “sapkın bir akışla” yazı sanatına teslimiyetinin tesadüfi olmadığını söylüyordu ona.

Kayıp zamanın izinde, iç sesinin ritmik tiktakları arasında kendini dinleyen Proust sonsuza dek hatıralarıyla, hatta henüz tecrübe etmedikleriyle yaşayacağını hissediyordu. Kışkırtıcılığına rağmen hazin olan bu yazma dürtüsünün ailesiyle, eleştirmekten hiç vazgeçmediği burjuvayla, tanıma fırsatı bulduğu yazar çevresiyle doğrudan bir ilişkisi yoktu sanırım. Bu gerçeği en çıplak haliyle gösteren ‘deneme’leri 1894 yılında arkadaşına okuması için sunarken şöyle yazmış: “Bu sayfaların bir kısmı yirmi üç yaşında, birçoğu da yirmi yaşında yazıldı. Hepsi çalkantılı, ama artık sakinleşmekte olan bir hayatın anlamsız köpüğünden ibaret.”

Peki, o yaşta bir genci hayatın sonuna gelmiş edasıyla konuşturan sebep ne olabilirdi? Üslubunun gelişimini, hayatının hâlâ bilinemeyen mahrem ayrıntılarını, romanlarının satır aralarındaki gerçekleri onun peşinde iz süren edebiyat tarihçileri araştıradursun, ben Hazlar ve Günler’i ilk kez Türkçede okurken onu vecd haline geçiren gizli gücün, kendi uçurumuna korkusuzca sarkan metanetli ‘iç bakış’ı olduğunu düşündüm. Proust’un tat, koku, görme, işitme, dokunma duyuları bizden farklı çalışıyordu. O çocukluğunda yediği bisküvinin tadını hatırladıktan sonra o ânı istediği gibi şekillendiriyordu mesela. Ya da genç bir kızla yaşadığı küçücük bir hatırayı, annesinin jestlerini, kırda bir akşamüstü gezisinin kokusunu, yüksek sosyeteye mensup insanların arasına karıştığı bir akşam yemeğinin atmosferini istediği gibi eğip büküyor, o anları kurgulayarak kendi sanatsal gerçekliğini oluşturuyordu. Hatırladığı her şey ancak onun çok katmanlı hafızasına tutunabildiği, orada kendine yeni ve sonsuz bir ‘yaşam alanı’ bulabildiği kadar gerçekti. Silinmeye yüz tutmuş anları Proust gibi zarafetle güzelleştirerek ebediyete hediye edebilen çok az yazar vardır.

1896 yılında Anatole France’ın önsöz yazdığı Hazlar ve Günler anlatı olarak tanımlanmış. Doğrusu, ben bu hikâyemsi denemelerin herhangi bir edebi türe dâhil edilemeyeceğini düşündüm. Kitap yayımlandığı dönemde, henüz gün ışığına çıkmamış bir yazar adayının ‘sayıklamaları’ olarak değerlendirilmiş ve zaten fevkalâde kırılgan olan Proust’u derinden yaralamış. Yazar o sene, ancak ölümünden sonra, 1954’te yayımlanacak olan Jean Santeuil adlı romanı üzerinde çalışmaya başlamış. Bu kitap, 1913-1927 yılları arasında yayımlanacak yedi ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’ye hazırlık olarak kabul ediliyor. Ancak 1897’de onu yazmaktan da vazgeçmiş. Yaşadığı hayal kırıklıkları onu ilerde büyük bir yazar yapacak olan nehir romanlara başlamaktan bir süre alıkoymuş olmalı Proust’u.

Edebi lezzeti yüksek bu hikâyemsi denemeleri orasından burasından karıştıran her dikkatli okur, Proust’un doğuştan ‘olgun’ bir yazar olduğunu rahatlıkla kavrayabilir. Sosyete hayatını ironik bir dille anlatırken, şımarık bir genç kızın melankolik portresini çizerken, ilk kez tattığı bir duyguyu tarif ettiğinde onun kendiliğinden bilge duruşunun parıldadığını hayretle fark edeceksiniz. “Zaman Rengi Tahayyüller” başlıklı denemesinin başında kelimeleri bir araya getirme sanatına, kelimelerin sesine olan inancının nasıl oluştuğunu göreceksiniz: “Bu sabah Tuliers parkında güneş, tıpkı hafif uykusu bir gölgenin geçişiyle anında bölünen sarışın bir yeniyetme gibi, sırayla bütün taş basamakların üzerinde uyudu. Eski sarayların duvarlarında körpe filizler yeşeriyor. Efsunlu rüzgârın soluğu geçmişin rayihasına, leylakların taze kokusunu karıştırıyor.”

Marcel_ProustYazmanın sihri ve kalp bilgisi
Anlatma şehveti, yazı hazzı sonradan oluşmuyor genellikle. Olanı daima olduğundan daha ‘renkli’ hatırlayan Proust, en başından beri yazmanın sihrine kalp bilgisiyle inanmış. Onu büyük bir yazar yapan en önemli unsur bu bence. Eğer anılarını hafızasının dantel kenarlı çerçevesine hapsederek dönüştüremeseydi ömrü boyunca üzerine düşündüğü ‘zamanın izini’ gerçekten kaybetmiş olacaktı. O, reddettiği kaderini kelimelerin manası ve tınısıyla değiştirdi. Hakkında araştırma yapan sinirbilimci Jonah Lehrer, Proust’un kabahatli sırrını şöyle tarif eder: “Bir şeyi hatırlamak için önce yanlış hatırlamak gerekir.” Bir de gerçek kıskançlıkla tanışmadan kıskançlığı çok içerden hissederek yazabilmeyi, ölmeden ölebilmeyi, aşkı tatmadan ondan hazla vazgeçmeyi idrak edebilecek doğal bilgeliğe sahip olmak gerekir. Hazlar ve Günler okura bunu hissettiriyor.

YKY’nin yayımladığı kitabın çevirmeni, Proust külliyatını Türkçeye kazandıran Roza Hakmen ve elbette yine harika. Eşzamanlı olarak Alakarga Sanat Yayınları’ndan aynı isimle çıkan Hazlar ve Günler de aynı ölçüde akıcı.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s