Halil Cibran’ın puslu dünyası

GörselHalil Cibran’ın ilk gençlik fotoğraflarındaki mahzun ifadelere bakarken, onu ‘kayıp çocuk’ yapan rüzgarın nereden estiğini düşünüyordum. Lübnan doğumlu yazar, babası kaçakçılıktan hüküm giyince annesi ve üç kardeşiyle Amerika’ya yerleşti. Orada öğretmelerinin desteğiyle resim yapmayı sürdürüp ilk sergisini açtı. Yurdundan uzak bir coğrafyada o puslu manzaraları, desenleri, insanları çizerken yazar olmaya çoktan karar vermiş belli ki. Arap Edebiyatı okumak üzere Beyrut’a döndüğünde bile aklından sadece Paris’in sanat ortamında özgürce yazmak, çizmek, sanatçılarla yakınlaşmak evrensel sanat dünyasının bir parçası olmak istiyordu.

Onu kendi ülkesinden önce Amerika’da tanınır kılan her şeyden evvel bu bağımsız duruşuydu sanırım. Paris’te zorunlu olarak katıldığı Julien Akademisi’nden bile özgür kalmak için ayrılmıştı. Ama anlatılanlara göre uğultulu şöhret kahvelerinde avarelik yapmaktan da çok hoşlanmıyordu. Fransız yayıncılar onun şiirlerinin, hikayelerin kıymetini bilmiyordu. O yıllarda muhtemelen Arap dünyasını temsil eden, ana dili Arapça olan ama Fransızca yazan bir yazarı küçümsüyorlardı. O ne bir şairdi, ne de bir ressam. Ne batıya ait ne de kültürüyle, gelenekleriyle tam bir doğulu. Ne zaman, nereye boşalacağını bilmeyen karanlık bir bulut gibi dolaşıyordu yükselmek istediği semalarda. Arapça yazdığı kitaplar kilise tarafından aforoz edildiği için Beyrut meydanlarında yakılıyordu. Kadın erkek eşitsizliğini, adaletsizliği vicdanıyla eleştiriyor, “Baskıya başkaldırmayan kişi, kendine adaletsizdir, diyordu” çünkü. İnsanın her manada ‘çıplak’ halini resmediyordu. Bu yüzden çok özlediği ülkesine dönemiyordu. Kendisine “Senden başka ressamlığı ve yazarlığı iyi yapacak birini tanımıyorum” diyen Rodin’in atölyesinde çalıştı bir süre. Sonunda resimden kazandıklarıyla New York’a yerleşti ve hayatını orada tamamladı.

Bugün Cibran’ın şekillendiren büyük resme böyle bir perspektiften bakıldığında, kelimeleriyle resminin, şiiriyle hikayelerinin, mektuplarının yalnızlığının kuytusunda acıyla, çaresizlikle, özlemle yoğruluşunu görebiliyorum. İçine doğduğu Sedir ormanlarını, meselleri, efsaneleri, kendi diline tercüme ederken ‘varoluş birliğini’ yüceltişindeki zarafeti de…Bugünlerde Cahit Koytak’ın harikulade çevirisiyle gün ışığına çakın ‘Cibran külliyatını’ birer birer, itinayla okurken onun neden yıllar boyu batıda ve doğuda küçümsendiğini de idrak ettim.  Cibran’ın edebiyata, tabiata, varlığa basit ama derinlikli bakışı, her şeyden evvel sevginin ve insanın henüz bozulmamış halinde dile geliyor. Cibran’ın anlatımıyla yasa, din, özgürlük, ihtiras, ölüm, keder  – her neyse muradı  – entelektüel kibirden, edebiyatın bilinen sınırlarından, toplum kurallarından azade tılsımlı bir saflığa bürünüyor.

Görsel

Cibran’a dünyada şöhret kazandıran ‘Tanrı Elçisi’nde, (Bilinen adıyla Ermiş / The Prophet) insanlığa seslenen seçilmiş ve sevilmiş olan Mustafa, Orphalese Kalesi’nde, tam on iki yıl onu doğduğu adaya götürecek gemiyi bekler ve ona kavuşur. Şehrin sakinleri, rahipler, rahibeler ona gitme, der. Gaipten haberler veren Almitra ona seslenir başlangıçta: “Şimdi bize anlat artık, açıkla bize, doğumla ölüm arasında olup bitenler konusunda, sana görünen ve gösterilen her şeyi”. Almitra’nın sözünü ettiği ‘her şey’ kitapta aşk, akıl, tutku, evlilik, suç, dostluk, çocuklar, özgürlük ve benzeri temalar üzerine konuşmalardır aslında. Orada aşkı bütün veçheleriyle anlatırken  “Aşık olduğunuz zaman, ‘Tanrı benim içimde’ demeyin, ‘ben Tanrı’nın içindeyim, deyin” cümlesi, başta biraz kibirli bir uyarı gibi tınlasa da okuyanı düşündüren geniş anlamlarıyla düşündürüyor, mesela. Ya da evlilik üzerine konuşurken halka “Birbirinizi sevin, ama birbirinizi sevginin kölesi yapmayın; sevgi bırakın ruhlarınızın kıyıları arasında gidip gelen, yükselip alçalan bir deniz olsun. (…) Gönlünüzü birbirinize verin ama birbirinize tutsak olmayın” diyor. Ve sonunda inancının şiirini yazıyor: “Ve Tanrı’yı bilmek istiyorsanız eğer, kendini bulmaca çözmeye adamış biri olmayın, her şeyden çok çevrenize bakmayı öğrenin, orada çocuklarınızla oyun oynuyor görürsünüz Tanrı’yı. Bir de gökyüzüne bakın; bulutların arasında yürürken görürsünüz O’nu, kollarını ışığa doğru açarak yağmurla birlikte yağarken…”. Onu okudukça Doğu’dan tavsiye almaktan hoşlanmayan ama sonra ona tapınan Batı’nın vaktiyle onu reddediş sebebini daha iyi anlıyorum. 

Halil Cibran’ın binlerce yıllık kadim kültürle beslenen ‘sessiz’ isyanında sadece kalbi büyüleyen hikmet diye tarif ettiği ‘şiir’ yoktur. Onu 20.yy’ın önemli filozoflarından biri olarak anılmasına neden olan felsefi derinliği, yazdığı hemen her cümlede kendisini belli eder. En sevdiğim kitaplarından ‘Kum ve Köpük’te, “Sadece deliler ve dahiler bozabilir insan eliyle yapılmış yasaları. Ve Tanrı’nın gönlünde de en yakın olan onlardır, deliler ve dahiler”.

En çaresiz, hasta ve düşkün zamanlarında bile yazarak, resim yaparak insanın hakikatini aramaktan vazgeçmeyen şair, söylendiği gibi deha mıydı, kim bilir belki de hepimizden akıllı bir deli. Bu çok önemli değil, o kendi hakikatini bütün içtenliğiyle defterine yazmıştı; “Sadece içlerinde esrar olanlar yüreklerimize indirebilirler varlığın sırlarını”.  

 

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s