Hemingway ve Gellhorn’un yazı tutkusu

Yazar, sadece herkesten sakladığı iç sesiyle sadece kendi hikâyesini anlatmaz. Başkalarınınkini de zihni kamaştıran bir tutkuyla merak eder. Usta bir hayat hırsızı gibi katılamadığı oyunun parçası olmaya çalışır. Onu kelimelerle yeniden kurar, sonra istediği vakit bozar. Geçenlerde bir yazar dostum, “Anlatırken olan bir şeyi anlıyor da aktarıyor muyuz, yoksa olmayan bir şeyi olduruyor, var mı kılıyoruz. Yıllardır bunun cevabını tam bilmiyorum” dedi. Doğrusu bunun cevabını ben de bilmiyorum. Hikâye etme sanatı, bütün cazibesiyle tekinsizdir. Yaşadığınız o “en mutlu ânı” başkasına aktarırken çıplak sesinizi tarafsız dinlemeye çalışın. Eğer yeterince dürüst olabilirseniz, “gerçekliğin” denizin içinde olduğundan daha büyük, daha renkli görünen bir taş gibi kırılarak yansıdığını göreceksiniz. Esrarlı kelimelerin kıyafetine bürünen duygu, düşünce parçacıkları, hikâye ettiğinizde kelimelerin hakikatine kavuşur çünkü.

Eğer yaşadıklarımızı geçmişin, bugünün ve geleceğin bağlayıcı halatlarından kurtularak anlatabilseydik, “saf gerçekliğe” dayanabilir miydik, ondan da pek emin değilim. Kabul etmesek de o “çürümeye” ihtiyacımız var çünkü. Yaşarken anlatmanın büyüsüne kapıldığımızda göz de, kalp de kendini yanıltıyor. Belki bu yüzden hikâye etme içgüdüsüyle hayatlarımızı eksilterek, çoğaltarak yeniden kuruyoruz. Yine de bir insanı tanımak istediğimizde onun hakiki “iç hikâyesini” merak ediyor, doyumsuz bir iştahla hayatları hakkında kitaplar okuyor, filmler seyrediyoruz.

Geçtiğimiz akşam okuma faaliyetlerinden yorulunca Hemingway ve Gellhorn’un birlikteliğini anlatan bir film koyup, kendi gerçeklerimden uzaklaşmak istedim. Olmadı tabii. Film bittikten sonra yine kışkırtıcı bir merak dürtüsüyle Yaratıcı Aşklar kitabını karıştırdım. Kaufman’ın yönettiği, Jerry Stahl ve Barbara Turner’ın hikâyeleştirdiği filmin derdi yaşananları olduğu gibi anlatmak değildi elbette. Hollywood’un o göz kamaştırıcı anlatımıyla hikâyeyi cazip hale getirmek için gerçeği bozmuşlardı.

Görsel

Peki, medcezirli bir ilişkinin dip akıntılarını, hırçın dalgalarını, sert rüzgârını yaşayanın kendisi bile olup bitenin gerçekliğini sezemezken üçüncü bir kişi doğru anlayıp aktarabilir mi? Ben daha ziyade iki yazarın birlikteliğinde, ortak yazı tutkusunun onları nasıl buluşturduğu, parçaladığı, güvensizliğe sürüklediği, yalnızlaştırdığıyla ilgileniyorum. Dolayısıyla Hemingway’in içki tutkusu, ailesinden miras kalan akıl hastalığı, ilişkiye başladıklarında evli olması, kıskançlık krizleri, cinsel hayatlarına dair uydurulanlar, Hemingway’in şiddet sevmesi, hikâyenin trajik unsurları benim için.

Biliyorum ki, iki yazarın ilişkilerinin hazzı da acısı da başkalarınınkine pek benzemez. Yazarlığın bencilliğine, hoyratlığına rağmen yazanları birbirine kenetleyen, hayattan geriye kalan kitaplarla zamana direnin sağlam bir zincir vardır ve o hiçbir koşulda tam olarak kopmaz. Tam da bu nedenle güçlü ve cesur bir savaş muhabiri olan Martha Gellhorn’un, bir erkekten çok bir yazardan etkilendiğini ve biraz da bu yüzden onun aşırılıklarına katlandığını sanıyorum. Ayrıldıktan sonra eski kocasının romanında kendisini gülünç bir karakter olarak okuyunca ne hissetmişti? Buna rağmen yıllar sonra onu dünyada meşhur eden romanı Çanlar Kimin İçin Çalıyor ’u yazmasında önemli rolü olan o kadına kendisini ne kadar gösterebildiğini de merak ediyorum mesela. Hemingway, yıllar sonra “ne tuhaf lanet olası yüreğini bir kadına açmana bir savaş sonra kapatmana bir diğeri neden oluyor” demiş. Haklıydı. Gellhorn başka bir savaşa tanıklık edip yazmak için onu terk etmişti.

Filmde, barda tanıştığı Gellhorne’un vücuduna bakıp ‘bacakları omuzlarından başlıyor bu kadının’ diye mırıldanan Hemingway, hayatta romanlarını ayakta, daktiloyla boks yapar gibi yazıyordu. Savaşın ortasında başlayan aşk hikâyesinin en başında yazar kadına her zamanki alaycı tonuyla, “Bir insana güvenip güvenmemek gerektiğini anlamanın en iyi yolu ona güvenmektir” diyordu. Dudaklarım onların “çıplak aşkını” seyrederken epey müstehzi bir tebessümle kıvrılıyordu.

Çocukluğundan beri yazmaya hevesli bir kız olan Gellhorne, bir yazarı çok sevmek, ondan yazının sırrını öğrenmek istedi belki. Öğrenemedi. Bir mektubunda nedenini anlattı: “Hemingway yazarlığı konusunda bir hayvana benzer. Yazdıklarını bir çekmecede saklar, kimseye göstermez, konuşulmasına tahammül edemez”. Hayatın en yıkıcı acılarına rağmen ‘yazıyla’ ayakta kalmaya çalışanların duyabileceği garip bir yanık kokusu vardır. İşte ben iki yazarı bağlayan bu türden hikâyelerde, hep o tütsülü, çekici kokunun peşine düşerim.

Gellhorne ona “Seni sevdiğim gibi yapıtlarını da seviyorum, sen bensem yapıtların da benimdir” dedi. Ölmeden evvel yazarın bütün mektupları yaktı ama ölümünden yirmi yıl sonra onun kitaplarını hala hayranlıkla anlatıyordu. Hemingway oğluna “Yanımda kalıp bu ailedeki tek yazarın ben olduğunu kabul edecek birini bulacağım kendime” diye yazmıştı. Öyle yaptı. O kadını buldu, tekrar evlendi. Pulitzer’i de, Nobel’i de aldı. Ama sonunda yazıya ve yaşamaya olan inancını yitirdi. Av tüfeğiyle intihar etti.

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under FİLM

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s