Tabiat ve ‘Yaz Yalanları’

GörselDalgın ineklerin bostanlarda boyunlarını dünyanın bütün sıkıntılarını mağrur bir edayla kabullenir gibi eğişlerini, çanlarıyla tabiatın senfonisine eşlik etmelerini izlerken basit, lüzumsuz bilgiden azade bir hayatın özlemini duydum. İçini bir türlü arzuladığımız gibi dolduramadığımız o efsunlu kelime ‘mutluluk’ topraktan fışkıran sıradan bir bitki ismi gibi tınladı. “Öyle bir şey yok ki, mutlu olma ihtimalini biz uyduruyoruz” diye seslendim başımda dönüp duran ak kelebeğe. Sadece bu an, hayalini kurduğumuz o an, içinden geçerken farkına varamadığımız için ancak sonrasında ürpererek hissedebildiğimiz ‘geçmişe acımasızca bıraktığımız öksüz bir an’ var. Mutluluğa müphem bir vakitte kavuşacağımızı müjdeleyen duygu kıpırtıları var. O kıpırtıların, kumlara yayılıp geri çekilirken iç çeken yaşlı bir kadın misali konuşan sesleri var. Ama o kelimenin de diğerleri gibi somut bir karşılığı yok!

İnsan, sonradan edinilmiş bilgiyi her daim, insanın, kendisinin iyiliği, güzelliği, menfaati için doğru kullanabilen bir varlık değil çünkü. Ali’yle günlerdir otantik bilgi ve benlik arasındaki ilişkiyi sorgularken tabiatın hayatın dertlerine şifa olan mırıltılarını dinliyoruz. Mavi kanatlı ala karganın badem ağacının dibinde sekerek yemiş toplamasını, kara kedilerin birbirilerine sürtünerek ‘özgür aşk’ yaşamasını, on üç yaşındaki minik kaplumbağanın kendini korumak için muhteşem bir sanat eseri olan kabuğunun altına gizlenmesini izlerken hep aynı hisle ürperiyorum. Biz modern hayatın kurbanları, tabiatın merhametli koynunda yaşamayı reddettiğimiz, onu tahrip ederek yaşamayı seçtiğimiz için sıklıkla unutuyoruz; oysa hayatın bir iç dengesi, tutarlılığı, kendini sağaltabilen bir iklimi de var. İyi ki ve maalesef düşünüyor, öğreniyor, tecrübe ediyor, acı çekiyor ve genellikle başımıza gelen her şeyi bir sonraki ‘mutsuzluğa’ kadar unutuyoruz. Sürekli hatırlayarak yaşamaya dayanamayacağımızı da sezgilerimiz bizden daha iyi biliyor muhtemelen.

Bu yazıyı yazdığım ânın içinde, rüzgârın uzaklardan taşıdığı çocuk çığlıkları işitiliyor. Durgun denizde üç dört kez sekip suya gömülen taşların sevinci kadar geçici olduklarını biliyorum. Büyüdükçe onlar da hayatın tanıştırdığı korkularla, kaygılarla, daha fazla ‘bilmenin’ tekinsizliğiyle bozulmamış hallerini unutacaklar. Parçalanıp ezilen duyguların bir daha asla ‘bütün’ olamayacağını, sevmenin, sevememenin ıstırabından doğan eksikliği her daim bir madalyon gibi taşıyacaklarını henüz öğrenmediler.

Geceleri uyumadan evvel toprağa sarkan saçlarını savuran okaliptüs ağaçlarının hışırtısına karışan geveze çekirge sürüsünü dinliyorum. Koro hep beraber, büyük bir tragedyayı sahneler gibi insanın insana, ama en çok da kendisine tecrübelerin ağırlığıyla ettiğini anlatıyor sanki.

Bilmiyorum, belki her defasında beni acayip hikâyeleriyle dağıtan Bernhard Schlink’in hikâyelerini okuduğum için böyle hissediyorumdur. O bir dil cambazı değil ama insanın içine gömmek zorunda kaldığı duygu katmanlarının arasına sıkışan duygu parçacıklarını titiz bir arkeolog gibi keşfedip gün ışığına çıkarıyor. Zekice kurgulandığı için sonradan incecik bir jilet kesiği gibi acısını hissettiren hikâyeler yazıyor Schlink. İnsan ilişkilerini bir hukukçu gibi (aslen yargıç) aklın ve bilginin sağlam çerçevesine oturtup, insanın tedavi edilemez zaaflarını, güvensizliğini soğukkanlı bir üslupla anlatarak sarsmaktan hoşlanan bir yazar.

Geçmişin sigara yanığı gibi buruşuk izler bırakan hatıralarını, onların neden olduğu gelecek endişesini, hayatı tökezleten yalanlarını, gereksiz itirafları, gerçeklik algısının olaylar karşısındaki kırılganlığını cevabı olmayan sorular etrafında şekillendiriyor. Gerçekten arzuladığımız bir ömrün hayaliyle mi yaşıyoruz yoksa bize hükmeden, ‘kurguladığımız’ hayat hikayelerinden mi ibaret?Esas itibarıyla kendine ve okuruna bunu soruyor bence.

Hikâyelerin hemen hepsinde benliğimin gölgede kalan loş kısımlarına dokunan kırılmalarla karşılaştım. Galiba en çok “Baden Baden’daki Gece” sarstı beni. Bir yaz tatilinde yıllardır birlikte olduğu kadını aldatan ama bunu tam olarak neden yaptığını bile kavrayamayan bir adamın hikâyesiydi. Adam kadını onun anladığı gibi aldatmamıştı ama bunu ona anlatamıyordu bir türlü. “Gerçeği bilmeliyim, yalanla yaşayamam” diyordu. Adam ona bir hikâye uydurmak ve sonrasında uydurduğunu yaşamak zorunda kalıyordu. Adam akşamüstleri benim gibi zeytinlerle kaplı bir vadiye bakıp yaşamın sürekliliğini ve güvenirliğini özlüyordu. Bir kadının özlemini duymuyordu. Hayatındaki bütün kadınlardan vazgeçtiğini düşlüyordu. Sevgilisi o hararetli tartışmalardan birinde adama “Gerçekle karşılaşıp sana acı verdiğini düşünüyorsan, sana acı çektiren şey gerçek değil, gerçek olmasıdır” demişti. O gerçek ve gerçek olması durumunu anlayamıyordu. Gerçeğin insanı özgür kıldığına değil, gerçekle yaşayabilmek için ‘özgür’ olmak gerektiğine inanıyordu çünkü.

Ben, Ali’nin bahçeden topladığı domateslerin kendiliğinden kızarmasını hayranlıkla izlerken, geçmişin tutsaklığıyla yaşamanın bizi özgür kılmadığını tam tersine bozduğunu düşünüyorum. Alaca saatlerde moraran dağlarda bir puhu kuşunun acı sesi yankılanıyor. Zeytinlerin ardından kızıllaşarak yükselen aya, karanlık gökkubbede elmas gibi ışıldayan yıldızlara bakıp susuyorum.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s