Tabiatla kardeş bir yazar; Jean Giono

Jean_Giono00Bazı yazarlar tabiatın gücünü oluşturan parçaları çocuğunu merhametle korumak ister gibi sever. Onlarla çok sık karşılaşmasınız ama sürprizli cümleleriyle buluştuğunuzda çocukluğunuz meyve bahçesini hatırlatan o kokuyu hissedersiniz. Belki ayrıntıları hatırlayamazsınız ama insanın özündeki çekirdeği açıp olanca safiyetiyle göstermek ister gibi fısıldadıklarında o tanıdık hisle ürperirsiniz. Serseri bulutlar, tutkulu nehirler, kayıp yıldızlar, boynu bükük koyunlar, erken tomurcuklanan ağaçlar, etraflarında görüp anlamlandırmayı çalıştıkları her şey insanlığın büyük hikayesini anlatır onlara.

Varlığın sırrını çözmek ister gibi hayret edasıyla tabiatı, nesneleri, insanı ve dünyayı izleyen bu türden ‘anlatıcıların’ şamanlar gibi dokundukları canlıları iyileştirdiklerine inanıyorum. Jean Giono, bence onlardan biri. ‘Sevincim Eksilmesin Yeter ki’ isimli romanı elime aldığımda onu tanımıyordum. Daha önce bazı kitaplarının Türkçeye çevrildiğini de bilmiyordum.  Ailesinin çoban olduğunu, Provence’de büyüdüğünü, genç yaşta okuldan ayrılmak zorunda kaldığını, 1. Dünya savaşında cephede sağ kalanlardan biri olduğunu ve daha sonra savaşın vahşetini Le Grand Trupeau (Büyük Sürü 1934)adlı romanında anlattığını bu vesileyle öğrenmiş oldum. Deneme, hikaye, senaryo, mektup, roman gibi farklı türlerde eserler üreten Giono’nun edebiyatıyla ilk kez karşılaşacak olanlar diğer kitaplarına da merak edeceklerdir. Sadece bir şair titizliğiyle sözcükleri ahenkle buluşturabildiği için değil, berrak ve meraklı bakışıyla hayatın mana çemberini genişletebildiği için sevecektir okur onu muhtemelen.

‘Sevincim Eksilmesin Yeter ki’ de diğer romanlarında olduğu gibi yazarın doğup büyüdüğü Provence’ın ılık Akdeniz ikliminden, mavimsi renginden, modern hayatın kurallarıyla henüz bozulmamış dokusundan izler taşıyor. Gremone yaylasında birkaç aileyle birlikte sıradan ve ‘sıkıcı’ bir hayat süren Jourdan ve karısı Martha’nın hayatı bir şairin ziyaretiyle büsbütün değişir. Bobi tabiatın dirilten yaşam gücüyle insanın hayatta kalma çabasını, umudu sözcüklerin sihriyle ve bambaşka bir bakışla yeniden ve en baştan anlatacaktır onlara.

Giono bir 19. yy romancısına yakışan o asil kıyafeti bu kitapta o kadar soylu bir tavırla taşıyor ki, yazıldığı dönemin, coğrafyanın sakin ruhuna teslim olmak istiyorsunuz. Tabiatı incelikli bir dille tasvir ettiği bölümler, insanın ‘basitliğini’ çarpıcı cümlelerle göstermesi kimi zaman hikayenin biraz önüne geçiyor ama romanın dengesini bozmuyor.

Şair Bobi, ‘köylülerin’ anlaşılmamaktan kısmen hoşnut; onlara ‘görünmeyen mucizeleri’ kendi bakışlarıyla kibirden uzak bir sadelikle anlatması teknik olarak da işini kolaylaştırıyor sanki: “Ama genelde insanların düşünmediği şeylerden, küçük hanım, ancak yapayalnız kaldıklarında düşündükleri şeylerden, neler istedim bir bilseniz. Demek istediğim örneğin yıldızlardan, ağaçlardan küçük hayvanlardan, küçücük, parmağımın ucunda saatlerce dolaşabilecek denli küçük hayvanlardan…Anladınız mı? Çiçeklerden, yörelerden, o yörelerin üstünde varolan her şeyden…Diyeceğim, her şeyden, bir tek insanlardan istemedim; çünkü kişi yeryüzünün geri kalanıyla konuşmayı alışkanlık edindi mi, sesi gitgide anlaşılmaz oluyor”.

Romanın en baskın kahramanı Bobi’nin sesi ilk bakışta insanı biraz yabanıl gibi tınlasa da bütünüyle insanın varlığını şefkatle, sevinçle, bazen fena halde kederle kuşatan bir iç ses. Giono’nun tabiata tutkusu bileği kuvvetli, hayal gücü zengin bir ressamın fırçasıyla konuşmaya başladığında, tabiatın kadim dilini  ‘kalp bilgisine’ tercüme edişine hayranlık duyuyorsunuz. Günün farklı saatlerinde ağaçların üzerine düşen rengarenk ışıkları, ormanın yeşil aydınlığını görüyor, reçinenin, huş şurubunun, demli ıhlamur kokusunu derin derin içinize çekerken laciverdi gök kubbeye saçılmış yıldız tozlarını seyre dalıyorsunuz. Her şeyi anlayan tabiatın karşısındaki iyi niyetli ‘insanın’ çaresizliğini, kuyruğunun üstünde dans eden bir yılan gibi göğe asılan yağmuru, her yanı Türk mavisi bir ispinozu, nehirle birlikte sürüklenen çakılları olduğundan bambaşka imgelerle anlatması onu yaşadığı çağda da benzersiz kılmış anlaşılan. Bir asır sonra hala Fransa’nın en çok sevilen ve okunan yazarlarından birisi olmasına şaşmamak lazım.

Yelleri konuşturan, geyikleri gülümseten, akağaçları ağlatan, kadınların şifreli dilini nefis hikayelerle anlatan romanın ismi Türkçeye çevrildiğinde basit bir şarkı adı gibi tınlıyor. Aldanmayın sakın, “Sevincim Eksilmesin Yeter ki”, insanın, tabiatın önünde saygıyla eğilirken edebiyat hazzını doruklara çıkaran bir roman. Anlatıcısının söylediği gibi bu kitabı okurken, insan yaşamı tümüyle kafasında canlandırabiliyor. Bir karınca sürüsünün hışırtısından insanın değişmeyen kadim duygularının edebiyattaki yansımasına uzanan müthiş bir yolculuğa hazır mısınız? Bakın geyiğinin gözlerini nasıl anlatıyor: “Bakın gözleri tomurcuklarla aynı renkte, bakın bizim bakışlarımız yabanıl şeylerle karışan karanlıktı hiçbir işe yaramaz oluyor, gözkapaklarımızın üstünde yalnızca ölü taşlar var sanki, çünkü mevsimlerin sevincini, saf inceliği yitirmişiz. Bakin gözleri nasıl da ışıl ışıl”. 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s