Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel

 

ResimBen insan denen karmaşık varlığın bilinçli gevezeliğinden, yüzeyde parlayan çiğ ‘çıplaklığından’ ziyade kırılma anlarını, ruhundaki yarılmaları, hayalinde yaşattığı yasak arzuları gölgeleyen karanlığını, kendisinden bile sakladığı zaaflarını merak ederim. Sevdiklerinin gerçekte kim olduğunu, kendi iç sesini samimiyetle bilmek isteyen ve hayatın hakikatine dokunmaktan ürkmeyen herkesin biraz benim gibi hissettiğini sanıyorum. Ama böyle hissetmekle, o hissi dile getirmek, sorgulayabilmek arasında derin bir uçurum var ve onun ucundan aşağıya bakmaktan ödümüz kopuyor aslında.

Bir iç dünyamız yokmuş, sanki sadece, görünenden, dile gelenden, miras aldığımız davranış kalıplarından ibaretmişiz gibi o siyah uçurumun üzerindeki tekinsiz asma köprüden geçip, karşı kıyının dikenli çalıları arasında dolaşamıyoruz. Yeryüzünün bu düz, tehlikesiz kıyısında, toplumun koyduğu kurallarla, ölçülerle, ahlaki değerlerle sürdürülen güvenli bir hayatın içinde rahat ediyoruz maalesef. Uğultulu ‘sosyal hayat’ karmaşasının ardında gizlenen ‘öteki hayatları’ merak etmenin tehlikesini içgüdülerimizle sezdiğimiz için kendimize bile soru sormuyoruz çoğu zaman. İnsan kendi aczini kabullenerek hayatını sürdürebilen tuhaf bir yaratık çünkü. “Hayır, ben onlardan birisi değilim” diyen çığırtkanların yüzüne bakın. Bazen en çok korkanların, gizlenenlerin onlar olduğunu görürsünüz.

Malum, geçtiğimiz hafta ‘istifa, komplo, namus, edep, aile, ahlak’ diye bağıran büyük koroyu hep beraber izledik. Onları seyrederken seviyesiz bir aptallığın kocaman adamları ne hale getirdiğini gördüm ve biraz üzüldüm hakikaten. Siyasi liderlerin gücü kötüye kullanmaması gerektiğinden bahseden, gücünü kötüye kullanmakla meşhur bazı yöneticiler, ‘özel hayat’ mefhumunun anlamsızlığından bahsediyordu. Tartışmaları ürpertiyle izlerken o insanları bu kadar nobran ve fütursuz yapanın ne olduğunu düşündüm. İki yüzlülük, siyasi hesaplar, menfaat ilişkileri, iktidar kavgası gibi sıradan kavramlar bu ‘yabancılaşmayı’ izah etmeye yetmez. Daha kesif bir çaresizlik vardı o konuşmalarda. Başkalarını ayıplar gibi yaparken aynada karşılaştıkları kendi görüntülerinden de ürküyorlardı aynı zamanda. Üstelik onların ‘öteki hayatları’ henüz teşhir edilmemişti. Biliyorsunuz değil mi, öfkeyi büyüten en güçlü dürtü korkudur aslında.

 

Resim 

Konusu, kadının şehvetli sapıklığı değil…

Öteki hayatların karşı konulmaz cazibesini en iyi anlatan romanlardan birisi bence Joseph Kessel’in, “Bu kitap kadar sevdiğim bir kitap yoktur yazdıklarımın arasında” dediği Gündüz Güzeli’dir. Buñuel de çok sevmiş olacak ki, 1928’de yayımlanan romanı 1967’de sinemaya uyarladı. Catherine Deneueve’in başrolünü oynadığı bu film, onun bir yazar olarak daha fazla tanınmasını da sağladı.

Benim sevdiğim ismiyle Gündüz Safası, yakışıklı, başarılı ve merhametli kocasıyla sıradan bir evlilik hayatı sürdüren bir kadının, hakkında kışkırtıcı hikâyeler duyduğu lüks bir randevuevine gidip, daha evvel bildiği hiçbir duyguya ve duruma benzemeyen değişik hazlarıyla acı veren bir hayata teslim olmasının hikâyesi. Kessel, önsözde bu romanı şehvetin klişeleşen çekiciliğini tekrar etmek için değil, şefkatli bir sevgiyle tutkunun dindirilemez istekleri arasındaki farkı göstermek için yazdığını söylüyor: “Bu çatışmayı, tek tük istisnalar dışında, uzun zamandır seven her erkek, kadın taşır benliğinde. İşlene işlene bayatlamış bir çatışmadır bu. Fakat bu çatışmayı, içgüdülerin var gücüyle ortaya çıkarabileceği bir şiddete eriştirmek için, müstesna bir durum şarttır bence. Çekici yanı için değil, bu yürekler acısı tohumu saklayan her ruhun dibine daha keskin bir neşter vurmanın tek çaresi olduğu için tasarladım onları. Gündüz Safası’nın konusu, Severine’in şehvetli sapıklığı değildir. Kocası Pierre’e karşı duyduğu ve bu sapıklıkla hiç ilgisi olmayan aşk ve bu aşkın trajedisidir.” Ben de Kessel gibi izahlı önsöz sevmem ama teslim etmek lazım; yanlış yorumlanmaya açık böylesine değişken mizaçlı bir romanın sadece şehvetin vahşetine, hoyratlığına, büyüsüne takılıp kalmadığını da kimse yazarın kendisinden daha iyi anlatamazdı.

 

O kutsal kasılma…

Gündüz Safası, Severine’in başka bir kişiliğe büründüğü vakit, evde çalışanların ve müşterilerin kendisine taktığı isim. O isimle yaşamaya başladığı saatlerde kocasına, bildiği hayatın alışkanlıklarına, değerlerine, ‘sıkıcı’ insanlara büsbütün yabancılaşır ve bundan garip bir zevk almaya başlar. Uykuyla uyanıklık arasındaki mahmurluğa benzer düşsel bir anda ortaya çıkan kişilik savaşını unutulmaz cümlelerle tasvir eden yazarın başarısı, romanı cinselliğin gücüne hapsetmemesinde saklı bence.

Daha önce varlığından bile haberdar olmadığı, ‘farklı tenle yaratılmış’ o kaba adamların otuz frank karşılığında kendisine sahip olması gerçeğiyle kim olduğunu unutan –ya da hatırlayan- Severine, yazarın söylediği gibi gerçekten kocasına âşıktır aslında. O evde tanıştığı, ilerde kendisine tutulacak, öğleden sonraları tutkuyla beslenen dipsiz bir şehvet açlığıyla seviştiği serseri Marcel bile engel değildir kocasına olan bağlılığına. O kabuklu duyguların çelişkisini basitçe anlatıyor Kessel: “Madam Anais’in evinden içeri girer girmez Pierre’in hayali siliniveriyordu. Pierre’e karşı duyduğu sevginin en sarsılmaz göstergesiydi bu. İçini dayanılmaz acıyla burkan bu sevgi, Severine’i artık Madam Anais’e haftada üç değil, her Allahın günü sürüklemeye başladı.” Kitabı hatırlamak için tekrar okurken finali bile tahmin edilemez böyle ‘absürd’ bir hikâyeyi inandırıcı kılmanın ne kadar zor olduğunu da düşündüm. Bir de “ilkbaharda yeryüzünü ıslak bir ürperişle sarsan o kutsal kasılmayı, her hayvan gibi tanımak kendisinin de hakkıydı” diye anlatılan kurgu bir karakterin her toplumda, her dönemde, her coğrafyada kınanmasının ne kadar anlamsız olduğunu… İnsanlar ayıpladıkları, küçümsedikleri gerçek veya kurgu karakterlerin ‘edepsizliklerini’ neden önlenemez bir merak duygusuyla okuyor, iştahla onlardan bahsediyor ve hiç unutmuyor sizce?

 

Resim 

 

Yaşama taklidi yapmak…

Bu sorunun makul ve pek makul olmayan muhtelif cevapları vardır herhalde. Ben yine Kessler’in harikulade anlatımıyla cevap vermeye çalışayım: “Orada her gün geçirdiği iki saat, günün öbür saatlerinden ayrı, kendi içine gömülü bir süre oluşturuyordu. O demlerde Severine kendi kendisini bile unutuyordu. Kısa bir süre için açılıp el dokunulmamış hallerine hemen dönüveren o garip çiçekler gibi, vücudu kendi sırrıyla baş başa kalıyordu o zaman.”

Ben sadece Kessel’in sözünü ettiği ‘vücudun’ değil ruhun da kontrolsüz bir arzuyla kendi sırlarıyla yüzleşebileceği kirlenmemiş bir mahremiyet kumaşına ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Hiçbir zaman tek bir hayatımız olduğunu düşünmedim. Tam da bu yüzden sırları ifşa olanların hikâyelerine ‘sefilce’ düşkünüz. Orada kendi hayatlarımızdan tanıdık izler buluyoruz çünkü.

Sabahları sevdiğiniz veya sever gibi yaptığınızla vedalaştıktan sonra elinizi yatakta bıraktığı ılık boşluğa koyup aslında onun ‘kim olduğunu’ soruyor musunuz bazen kendinize? Eğer yaşama taklidi yapmıyorsanız, o tehlikeli çukura düşmek pahasına bu yakıcı soruyu sorabilmeniz gerekiyor bazen. Hayır, öyle gündelik hayatın içinde gülünç duran felsefi bir sorudan bahsetmiyorum. Asla tam olarak vakıf olamayacağımız bu basit sorunun cevabı da insanın kıvrımsız, sade hikâyelerinin arkasındaki sırlarında saklı.

Uzakta geçirilen saatlerin melankolisini, şehvetini, suçluluğunu, isterisini, ‘günahını’ taşıyan yakınlarımız, onların yakınları olan bizler, gündüzün mahrem izlerini vücudumuzdan, yüzümüzden, ruhumuzdan nasıl öyle kolayca silebiliyoruz. Silebiliyor muyuz gerçekten? Bahsettiğim ‘gizliliğin’ mutlaka şehvetli bir ihanete ihtiyacı yok. Bazen toplantı masasının üzerine düşen umutsuz bir bakış, buğulu hayaller hediye eden küçük bir not, mahcup bakışlarıyla akılda kalan bir yabancı, çok uzun zaman bekletilen bir mektup, ürpertici, kısacık bir dokunuş, onunla dünyanın en ucuna kadar yürüyebilme hülyası bile ‘öteki hayatların’ tedirginliğini hissettirmiyor mu? Yaşanamamış hikâyelerin acısı, özlemi insanları birbirine bağlar. Peki, o ‘yakınlık’ günah değil mi?

Kessel, “Zevksizliğe nasıl dudak bükülüyorsa, sahte utancı da hor görmeyi bilmeliyiz. Toplum düzeniyle ilgili şikâyetlere aldırmam ama ruh hakkında yanılmak üzüntü verir bana” diyor. Size vermiyor mu?

 

Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel

Ben insan denen karmaşık varlığın bilinçli gevezeliğinden, yüzeyde parlayan çiğ ‘çıplaklığından’ ziyade kırılma anlarını, ruhundaki yarılmaları, hayalinde yaşattığı yasak arzuları gölgeleyen karanlığını, kendisinden bile sakladığı zaaflarını, yakıcı çelişkilerini merak ederim. Sevdiklerinin gerçekte kim olduğunu, kendi iç sesini samimiyetle bilmek isteyen ve hayatın hakikatine dokunmaktan ürkmeyen herkesin biraz benim gibi hissettiğini sanıyorum. Ama böyle hissetmekle, o hissi dile getirmek, sorgulayabilmek arasında derin bir uçurum var ve onun ucundan aşağıya bakmaktan ödümüz kopuyor aslında.

Bir iç dünyamız yokmuş, sanki sadece, görünenden, dile gelenden, miras aldığımız davranış kalıplarından ibaretmişiz gibi o siyah uçurumun üzerindeki tekinsiz asma köprüden geçip, karşı kıyının dikenli çalıları arasında dolaşamıyoruz. Yeryüzünün bu düz, tehlikesiz kıyısında, toplumun koyduğu kurallarla, ölçülerle, ahlaki değerlerle sürdürülen güvenli bir hayatın içinde rahat ediyoruz maalesef. Uğultulu ‘sosyal hayat’ karmaşasının ardında gizlenen ‘öteki hayatları’ merak etmenin tehlikesini içgüdülerimizle sezdiğimiz için kendimize bile soru sormuyoruz çoğu zaman. İnsan kendi aczini kabullenerek hayatını sürdürebilen tuhaf bir yaratık çünkü. “Hayır, ben onlardan birisi değilim” diyen çığırtkanların yüzüne bakın. Bazen en çok korkanların, gizlenenlerin onlar olduğunu görürsünüz.

Malum, geçtiğimiz hafta ‘istifa, komplo, namus, edep, aile, ahlak’ diye bağıran büyük koroyu hep beraber izledik. Onları seyrederken seviyesiz bir aptallığın kocaman adamları ne hale getirdiğini gördüm ve biraz üzüldüm hakikaten. Siyasi liderlerin gücü kötüye kullanmaması gerektiğinden bahseden, gücünü kötüye kullanmakla meşhur bazı yöneticiler, ‘özel hayat’ mefhumunun anlamsızlığından bahsediyordu. Tartışmaları ürpertiyle izlerken o insanları bu kadar nobran ve fütursuz yapanın ne olduğunu düşündüm. İki yüzlülük, siyasi hesaplar, menfaat ilişkileri, iktidar kavgası gibi sıradan kavramlar bu ‘yabancılaşmayı’ izah etmeye yetmez. Daha kesif bir çaresizlik vardı o konuşmalarda. Başkalarını ayıplar gibi yaparken aynada karşılaştıkları kendi görüntülerinden de ürküyorlardı aynı zamanda. Üstelik onların ‘öteki hayatları’ henüz teşhir edilmemişti. Biliyorsunuz değil mi, öfkeyi büyüten en güçlü dürtü korkudur aslında.

 

Konusu, kadının şehvetli sapıklığı değil…

Öteki hayatların karşı konulmaz cazibesini en iyi anlatan romanlardan birisi bence Joseph Kessel’in, “Bu kitap kadar sevdiğim bir kitap yoktur yazdıklarımın arasında” dediği Gündüz Güzeli’dir. Buñuel de çok sevmiş olacak ki, 1928’de yayımlanan romanı 1967’de sinemaya uyarladı. Catherine Deneueve’in başrolünü oynadığı bu film, onun bir yazar olarak daha fazla tanınmasını da sağladı.

Benim sevdiğim ismiyle Gündüz Safası, yakışıklı, başarılı ve merhametli kocasıyla sıradan bir evlilik hayatı sürdüren bir kadının, hakkında kışkırtıcı hikâyeler duyduğu lüks bir randevuevine gidip, daha evvel bildiği hiçbir duyguya ve duruma benzemeyen değişik hazlarıyla acı veren bir hayata teslim olmasının hikâyesi. Kessel, önsözde bu romanı şehvetin klişeleşen çekiciliğini tekrar etmek için değil, şefkatli bir sevgiyle tutkunun dindirilemez istekleri arasındaki farkı göstermek için yazdığını söylüyor: “Bu çatışmayı, tek tük istisnalar dışında, uzun zamandır seven her erkek, kadın taşır benliğinde. İşlene işlene bayatlamış bir çatışmadır bu. Fakat bu çatışmayı, içgüdülerin var gücüyle ortaya çıkarabileceği bir şiddete eriştirmek için, müstesna bir durum şarttır bence. Çekici yanı için değil, bu yürekler acısı tohumu saklayan her ruhun dibine daha keskin bir neşter vurmanın tek çaresi olduğu için tasarladım onları. Gündüz Safası’nın konusu, Severine’in şehvetli sapıklığı değildir. Kocası Pierre’e karşı duyduğu ve bu sapıklıkla hiç ilgisi olmayan aşk ve bu aşkın trajedisidir.” Ben de Kessel gibi izahlı önsöz sevmem ama teslim etmek lazım; yanlış yorumlanmaya açık böylesine değişken mizaçlı bir romanın sadece şehvetin vahşetine, hoyratlığına, büyüsüne takılıp kalmadığını da kimse yazarın kendisinden daha iyi anlatamazdı.

 

O kutsal kasılma…

Gündüz Safası, Severine’in başka bir kişiliğe büründüğü vakit, evde çalışanların ve müşterilerin kendisine taktığı isim. O isimle yaşamaya başladığı saatlerde kocasına, bildiği hayatın alışkanlıklarına, değerlerine, ‘sıkıcı’ insanlara büsbütün yabancılaşır ve bundan garip bir zevk almaya başlar. Uykuyla uyanıklık arasındaki mahmurluğa benzer düşsel bir anda ortaya çıkan kişilik savaşını unutulmaz cümlelerle tasvir eden yazarın başarısı, romanı cinselliğin gücüne hapsetmemesinde saklı bence.

Daha önce varlığından bile haberdar olmadığı, ‘farklı tenle yaratılmış’ o kaba adamların otuz frank karşılığında kendisine sahip olması gerçeğiyle kim olduğunu unutan –ya da hatırlayan- Severine, yazarın söylediği gibi gerçekten kocasına âşıktır aslında. O evde tanıştığı, ilerde kendisine tutulacak, öğleden sonraları tutkuyla beslenen dipsiz bir şehvet açlığıyla seviştiği serseri Marcel bile engel değildir kocasına olan bağlılığına. O kabuklu duyguların çelişkisini basitçe anlatıyor Kessel: “Madam Anais’in evinden içeri girer girmez Pierre’in hayali siliniveriyordu. Pierre’e karşı duyduğu sevginin en sarsılmaz göstergesiydi bu. İçini dayanılmaz acıyla burkan bu sevgi, Severine’i artık Madam Anais’e haftada üç değil, her Allahın günü sürüklemeye başladı.” Kitabı hatırlamak için tekrar okurken finali bile tahmin edilemez böyle ‘absürd’ bir hikâyeyi inandırıcı kılmanın ne kadar zor olduğunu da düşündüm. Bir de “ilkbaharda yeryüzünü ıslak bir ürperişle sarsan o kutsal kasılmayı, her hayvan gibi tanımak kendisinin de hakkıydı” diye anlatılan kurgu bir karakterin her toplumda, her dönemde, her coğrafyada kınanmasının ne kadar anlamsız olduğunu… İnsanlar ayıpladıkları, küçümsedikleri gerçek veya kurgu karakterlerin ‘edepsizliklerini’ neden önlenemez bir merak duygusuyla okuyor, iştahla onlardan bahsediyor ve hiç unutmuyor sizce?

 

Yaşama taklidi yapmak…

Bu sorunun makul ve pek makul olmayan muhtelif cevapları vardır herhalde. Ben yine Kessler’in harikulade anlatımıyla cevap vermeye çalışayım: “Orada her gün geçirdiği iki saat, günün öbür saatlerinden ayrı, kendi içine gömülü bir süre oluşturuyordu. O demlerde Severine kendi kendisini bile unutuyordu. Kısa bir süre için açılıp el dokunulmamış hallerine hemen dönüveren o garip çiçekler gibi, vücudu kendi sırrıyla baş başa kalıyordu o zaman.”

Ben sadece Kessel’in sözünü ettiği ‘vücudun’ değil ruhun da kontrolsüz bir arzuyla kendi sırlarıyla yüzleşebileceği kirlenmemiş bir mahremiyet kumaşına ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Hiçbir zaman tek bir hayatımız olduğunu düşünmedim. Tam da bu yüzden sırları ifşa olanların hikâyelerine ‘sefilce’ düşkünüz. Orada kendi hayatlarımızdan tanıdık izler buluyoruz çünkü.

Sabahları sevdiğiniz veya sever gibi yaptığınızla vedalaştıktan sonra elinizi yatakta bıraktığı ılık boşluğa koyup aslında onun ‘kim olduğunu’ soruyor musunuz bazen kendinize? Eğer yaşama taklidi yapmıyorsanız, o tehlikeli çukura düşmek pahasına bu yakıcı soruyu sorabilmeniz gerekiyor bazen. Hayır, öyle gündelik hayatın içinde gülünç duran felsefi bir sorudan bahsetmiyorum. Asla tam olarak vakıf olamayacağımız bu basit sorunun cevabı da insanın kıvrımsız, sade hikâyelerinin arkasındaki sırlarında saklı.

Uzakta geçirilen saatlerin melankolisini, şehvetini, suçluluğunu, isterisini, ‘günahını’ taşıyan yakınlarımız, onların yakınları olan bizler, gündüzün mahrem izlerini vücudumuzdan, yüzümüzden, ruhumuzdan nasıl öyle kolayca silebiliyoruz. Silebiliyor muyuz gerçekten? Bahsettiğim ‘gizliliğin’ mutlaka şehvetli bir ihanete ihtiyacı yok. Bazen toplantı masasının üzerine düşen umutsuz bir bakış, buğulu hayaller hediye eden küçük bir not, mahcup bakışlarıyla akılda kalan bir yabancı, çok uzun zaman bekletilen bir mektup, ürpertici, kısacık bir dokunuş, onunla dünyanın en ucuna kadar yürüyebilme hülyası bile ‘öteki hayatların’ tedirginliğini hissettirmiyor mu? Yaşanamamış hikâyelerin acısı, özlemi insanları birbirine bağlar. Peki, o ‘yakınlık’ günah değil mi?

Kessel, “Zevksizliğe nasıl dudak bükülüyorsa, sahte utancı da hor görmeyi bilmeliyiz. Toplum düzeniyle ilgili şikâyetlere aldırmam ama ruh hakkında yanılmak üzüntü verir bana” diyor. Size vermiyor mu?

 

İlgili not: Can Yayınları, bu harika kitabı yendien yayımladı…

 

Resim

 

 

 

Yorum yapın

Kategorisi KİTAP

Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann

ImageBir yazarın anlatı sanatında yaptığı kaotik, gizemli, heyecanlı, tehlikeli yolculuğu, çıplak hayat hikâyesinde dolaşmak yerine eserlerindeki incelikli ayrıntılarla izleyebilmek okuru için ayrıcalıktır. Belli belirsiz sezdiği ‘varoluş sebebini’, melankolisini, çaresizliğini hikâye edebilen yazarın ruhu derinden sakatlanmış olsa bile onu büyük yazı sanatına dönüştürebilmişse hayatını kitaplarıyla kurgulamaya tenezzül etmemiş demektir çünkü. Hayat hikâyelerinin farklı versiyonlarını edebiyatın sihriyle bütünleştiren, benzersiz tarihî anlatılara tercüme eden yazar kuşkusuz böyle vasat bir yönteme başvurmayacaktır.

    Thomas Mann’ın okuduğum ilk kitabı olan Venedik’te Ölüm’den, Türkçeye nihayet çevrilmiş olan ve kimilerince başyapıtı olarak kabul edilen Doktor Faustus arasındaki o uzun mesafede okuduğum her hikâyesi, novellası, romanı bana onun kendini edebiyatla nasıl tekrar tekrar inşa ettiğini hatırlattı. Ona göre sanatçı, sıradan insanın tersine (kitaplarının hemen hepsinde sanatçıyla ‘diğerleri’ arasındaki farkı anlatır) tanık olduklarını, özünde sakladıklarını kendini aldatarak hikâye etme sabrına, inadına, tutkusuna sahip olmalıdır. Şimdiyle geçmiş ve gelecek arasındaki sınırları silik çemberde, tecrübeler ne kadar yıkıcı olursa olsun, onlardan yeni  ‘hayatlar’ inşa edilebilir. Böylece toplumsal ve bireysel çürümeleri hikâyeleştiren ‘sanatçı’ estetiğin hazzını kutsallaştırarak, toplumdan kendini soyutlar. Büyük burjuva kültürü ve gelenekleriyle yetişmiş olan Mann’ın edebiyata bakışı esas itibarıyla bu çerçevede şekillenmişti.

    Yaşadığı dönemin koşullarında bile aristokrat aile yapısı nedeniyle ‘tutucu’ ve geleneksel bir yazar olduğu söylenen Mann, “Benim aradığım, beni ilgilendiren, önem verdiğim; ahlâki olan, geleneksel olan ve ahlâk tonu ağır basan, ahlâka bağlı sanat olmuştur.” dese de eserleri kendi dili ve bakışlarıyla ona rağmen bu söylemi reddediyor. Doktor Faustus’ta arkadaşının hikâyesini yazan anlatıcının, besteciyi mahvetmekle itham edilen kadına söyledikleri Mann’ın ahlâk ve din algısına dair iyi bir örnek: “Tanrı korusun! Benim kendi kendime hatırlattığım bir şey vardır; o da Tanrı’nın şu sözüdür, ‘Öç benimdir, karşılığını ben vereceğim’. (Eski Ahit, ‘Yasa’nın Tekrarı’). Bilirim ki Tanrı, bir suçun cezasını,  suçun kendisiyle birlikte verir; onun içinde öylesine ıslatır, yumuşatır ki, biri diğerinden ayırt edilemez hale gelir. Mutluluk ile cezası aynı şey olur.”

Image

Nobel Ödülü Büyülü Dağ’a verilmeliydi

Onu evrensel bir yazar yapan Buddenbrooklar (1929) nedeniyle kendisine Nobel ödülü verilmiş ancak dönemin eleştirmenleri ödülün Büyülü Dağ (1924) nedeniyle verilmesi gerektiğini söylemiş. Mann, Hitler’in yükselişinden sonra Amerika’ya göç edip Doktor Faustus’u yazmış ve kitap hemen her yerde bir başyapıt olarak karşılanmış.

    Roman, okuru besteci Leverkühn’ün kılcal damarlarında dolaştırırken, Nazi Almanya’sını sorguluyor ve Alman ulusunun düştüğü korkunç durum karşısında nasıl sarsıldığını geleceği öngören cümlelerle anlatıyor: “Ah Almanya, sen batmaktasın ve ben hâlâ senin umutlarını hatırlıyorum! Bir önceki, görece daha hafif sayılacak çöküşünden; Reich’ın sona ermesinden sonra uyandırdığın (ama belki de paylaşamadığın) dünyanın sana bağladığı umutları kastediyorum; taşkın hareketlerine, içine düştüğün tümüyle delice, umutsuzca, meydan okurcasına kabaran sefaletine (…) rağmen birkaç yıl boyunca, bir dereceye kadar hak etmiş gibi göründüğün umutların…”

    Mann, savaştan sonra ülkesini terk ettiği için Almanlar tarafından eleştirilmiş. Sonradan Amerikan vatandaşı olan yazarın, komünist avına çıkan McCarthy’nin kurduğu komitede yargılanması onun için ağır bir darbe olmuş. Dolayısıyla hayatının son döneminde yazdığı Doktor Faustus, bir iç yolculuğu anlatan Büyülü Dağ’dan ve kendi deyişiyle “19. yüzyıla bir veda” niteliği taşıyan, burjuva geleneğine tanıklık eden ‘tarihçi’ bir yazarın bir ailenin çöküşünü anlattığı Buddenbrooklar’dan biraz farklı.  O hemen her kitabında yaptığı gibi yine sanatla ve ‘sanatçılık’ algısıyla hesaplaşmak istemiş ama bu kez ‘sıradan olanla’ sanatçı arasındaki kapanmaz mesafeyi, müziğin ve edebiyatın buluştuğu noktadan daha ileriye götürerek faşizmle zehirlenen toplumun kültürel çürüyüşü üzerinden anlatmayı tercih etmiş.

    19. yüzyılın büyük romancısını okurken hissettiğim, bu formda, içerikte ve derinlikte romanı yazabilmenin bu çağda ve gelecekte artık neredeyse imkânsız oluşu. Anlatıcının müzikle sözün şiirli birlikteliğini anlattığı bölüm Mann’ın edebiyatı bilgiyle birlikte estetik bir bütünlük içinde görebilen algısını da gösteriyor: “Edebiyatın tümünde söz ve müziğin birbirini bulması, birbirini buradaki gibi desteklemesi elbette çok nadir rastlanan bir şeydir. Burada müzik, bakışlarını kendine çeviriyor, kendine bakıyor. Seslerin teselli vererek birbirine böyle el uzatması, her şeyin birbirine dönüştürerek, birbirine yaklaşarak birbiriyle örülmesi düğümlenmesi- işte hepsi budur. Ve Adrian Leverkühn bu işin genç ustasıdır.”

    Unutmamak lazım: Doktor Faustus, tıpkı Buddenbrook ailesi gibi ahlâken de çöken, ilişkileri nefretle, bastırılmış arzularla, kıskançlıkla örülmüş, çocuklarının intiharlarıyla ölümün ‘kuruttuğu’ bir ailenin ‘babası’ olan Thomas Mann tarafından yazıldı. O edebiyatını şekillendiren ‘sanatçının varoluş trajedisini’ romanlarına aktarırken aslında büyük bir dramın kahramanı olan Mann,  zaaflarını sanatına ne kadar yansıtmıştı? Okur bunu kendisiyle ve yaşadığı çağla hesaplaşan büyük bir romancının kahramanı Adrian’ın ‘ruhsal karanlığının derinliklerinde’ has edebiyatın hazzını tadarak keşfedecektir.

‘Bu bir sanatçının hayatıydı’

Bölüm başlarında, “Az önce kapattığım bu bölüm de benim zevkime göre biraz fazla uzun oldu; okurumun sabrının tükenmekte olduğunu dikkate almamda yarar var gibi geliyor bana.” türünden ironik cümlelerle uyarsa da, roman Türkçede yeniden yazılmış gibi tınlayan harikulade çevirisiyle koca bir yüzyılın içinden akıp okuruna ulaşıyor.

    Kitabın başında besteci Adrian’ın hayatını yazmaya karar veren çocukluk arkadaşı bize sesleniyordu: “Bu bir sanatçının hayatıydı. Benim gibi sade bir adamın payına, onu bu kadar yakından izlemek düşüncesi, içimdeki insan hayatına ve kaderine dair bütün duygular, insanca var olmanın bu sıra dışı biçimine odaklandı.”

    Thomas Mann, etrafındakilere, okuruna karşı pek merhametli bir yazar olmadı belki ama bize ‘insanca var olmanın’ her halini yeri doldurulamayacak romanlarla anlattı. Doktor Faustus da diğer eserleri gibi ‘sıradan’ olanın sınırlı vaktinden sıyrılıp kendi zamanının çok ötesinde yaşamaya devam edecektir.

Thomas Mann – Doktor Faustus  Can Yayınları 

Image

Yorum yapın

Kategorisi KİTAP

Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos

ImageÖlüm haberini okuduğumda korkunç bir ürpermenin ardından imzası olan görüntüler üşüştü zihnime. Onları puslu çerçevelerin içine yerleştirmeye çalışırken kazanın ayrıntılarını okudum. Beni sarsan sadece yetmiş altı yaşında bir adamın, sevdiğim bir yönetmenin hayatını sonlandıran motosiklet çarpmasıyla caddenin ortasına savrulması değildi. Benzeri bir kazayı altı yaşındayken geçirdim. Sabahın erken saatlerinde okul yolunda sevdiğim bir şarkıyı mırıldanarak yürürken motosikletli bir adam bana çarpmış ve aynı şekilde beyin kanaması tehlikesiyle hastaneye götürülmüştüm. Sanırım büyük travmalar yaratan korkuların, acıların tohumu yaşadığımız sürece benliğimize yerleşiyor ve son âna kadar bize eşlik ediyor. Onu hayalimde öylece tek başına yerde yatarken gördüm ve o ilk şoku atlattıktan sonra biraz gaddar ve bencil bir arzuyla yanına oturup bu garip ‘son’u konuşmak istedim. Ömrünü sinemaya adamış, filmlerin sonunu bilerek hep ‘açık’ bırakmış usta bir yönetmen, eminim kendi sonuna dair ‘filmler’ çekmişti. Böylesini hayal eder miydi bilmiyorum. Edebilse bile hikâyeyi böyle çekmeyeceğine eminim. O sertliği, vahşeti, şiddeti doğrudan göstermekten ziyade hayatın şiirini görüntülerin diline tercüme etmekten hoşlanıyordu çünkü.

O gece ne zamandır izlemeyi isteyip nedense her defasında garip bir dürtüyle ertelediğim son filmiZamanın Tozu’nu buldum ve bir süre öylece pencerenin önünde oturdum. O “insanlar bugün filmleri hatırlamak için değil unutmak için seyrediyorlar” diyordu. Karanlığın içinden elmas yüklü şilepler geçiyordu. Sisli Manzara filminde babalarını aramak için sonu olmayan bir yolculuğa çıkan çocuklar dumanlar arasında kayboluyordu. Küçük kız “korkuyorum” diyordu, oğlan “korkma, sana bir hikaye anlatacağım” diye teselli ediyordu kardeşini: “Başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi.” O filmin sonunda sis yavaşça dağılır, çocuklar ufukta bir ağacın gövdesine sarılırlar. Ben o son kareyi değil de nedense karların üzerinde can çekişen yaralı ata ağlayan çocuğu görüyordum sürekli. Güçlü imgelerin de travmalar gibi hafızamızda, kalplerimizde derin yarıklar açtığını biraz şaşırarak hatırladım.

 

Image
“Bu ölüm anlamlı olsun”

Filmi ertesi gece kristal kar tozlarının çatılardan, sis üfleyen kara bacalardan, telaşla koşturan ‘kimsesiz paltolardan’, kedilerin ıslak yüzlerinden, sıska, kuru ağaçlardan, düşlerimdeki ceylanların gövdelerinden savrulduğu bir vakit seyretmeye başladım. Açılış sahnesi, “Hiçbir şey son ermedi, ermez de. Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikâyenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi geri gelen hikâye” cümleleriyle başlıyordu. İçimde bir şeyler daha kırılıp döküldü. Onun hikâyesi bitti sanıyorduk, hâlbuki daha yeni başlıyordu. İzlediğim film üçlemenin ikincisiydi. Üçüncüsünü Öteki Deniz’i (The Other Sea) tamamlayamadı ama hikâyeleriyle, görüntüleriyle her defasında ‘son’ sandığımız yerde bizi yeni bir başlangıcın beklediğini gösterdi.

Film, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında geçiyor. Yunanistan’daki solcular Doğu Bloku ülkelerine göç ediyor. Yönetmen üç karakter aracılığıyla bu yüzyılın kırılma anlarını anlatıyor aslında bize. Berlin duvarının yıkılması gibi simgesel olaylarla birlikte, aynı kadını hayatlarının sonuna kadar seven iki adamın hikâyesini de izliyoruz. Yunanlı bir kadın, Yunan ama sürgünde doğmuş Amerika’da yaşayan bir adam ve bir Alman Yahudi’si şair. Angelopoulos, Türkiye’ye geldiğinde yönetmen Yüksel Aksu’yla yaptığı söyleşide, şair Jakop’un intiharını anlatmış: “Sevdiği kadın onu terk ediyor aynı zamanda. Ve ona hiçbir şey kalmıyor artık. Ne düşler, ne sevdiği kadın, ne de başka bir şey… Bir şiir vardır. O şiirde, ‘“Tanrım, bize ölümü ver ama bu ölüm anlamlı olsun, bir ritmi olsun, bu ölümde anlamlı bir şeyler olsun yani boşuna yaşamış olmayalım’ şeklinde bir ifade var. Yani solcu bir Yunan’ın intiharını anlatıyor Jakop’un ölümü.”

 

Senaryo bir araç…

Bize anlatma şansı olsaydı böyle ölmenin de anlamlı olduğunu söyler miydi bilmiyorum ama yaşadığı sürece umudu her şeye rağmen yitirmemek gerektiğini, muhteşem görüntülerle, ona nedenleri, her daim sorulan ‘uzun planlarla’ anlattı. Zamanın Tozu diğerlerinden farklı olarak daha konuşkan ve biraz daha ‘akışkan’ bir film. Bir Avrupa ve dünya hikâyesi çünkü. Kahramanları İngilizce, Almanca ve geriye dönüşlerde Rusça konuşuyor. Bu filmde uzun sekanslar olmadığı için hayal kırıklığına uğrayan izleyicilere tahmin ettiğim gibi bir cevap vermiş: “Her filmin kendine has özellikleri var. Her film kendi biçimini dayatıyor. Kimi filmler plansekanslarla ilerler, kimileri daha kısa olur. Yani insan ben böyle yapacağım diye karar verdiği için öyle olmuyor. Öyle olması gerektiği için sonunda öyle oluyor. Ben senaryoları yazıyorum ama senaryo bir araç, ben ona birebir uymuyorum hiçbir zaman.” Bitirmeyi başardığı son film, sadece ona has dilinin ötesinde film yapmak isteyen yeni kuşaklara ders niteliğinde izlenmeli bence. Yetmiş yaşını aşkın bir yönetmenin ilkelerinden, duruşundan, sinemaya bakışından ödün vermeden değişen dünyaya nasıl uyum sağladığını da gösteriyor.

Böyle hissettiğim için Dan Fainaru’nun derlediği röportajlardan oluşan kitabı okudum ve sevdiğim bir yönetmen hakkında yanılmadığımı anlayınca, sabah uyandığında dünyanın karla temizlendiğini görüp sevinen çocuklar gibi hissettim. ‘Yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu olan sinema’ hakkındaki düşüncelerini, içimizde aradığımız soruların cevaplarını, kendi deyişiyle “Bergman’ınki gibi işkence çekmeyen karakterlerini, çocukluğunu, çalışma yönetmelerini, oyuncularla ilişkilerini, kuytuda kalmış duygularını, keskin düşüncelerini” onu daha bugünden özleyerek okudum. Bu dünyaya onlardan çok gelemeyeceğini kavrayacak kadar yaşadım çünkü.

 

Image
“Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuk”

Gabriel Schulz 1998’de Sonsuzluk ve Bir Gün üzerine yaptığı söyleşide, ona zaman algısını sormuş. Cevabıyla karnımın altındaki kuşların kanat çırptığını duydum: “Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur. Filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler. En önemli soru şudur: ‘Yarın ne kadar sürecek?’ Ve cevap: ‘Sonsuzluk ve Bir Gün.’ Talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşırız.” O çektiği her filmle geleceğin hayallerini, ütopyalarını, geçmişin düşünceleriyle, hatırlarıyla taşıdı seyircisine.

Sanırım Angelopoulos’u sevenler pek çok özelliğinin yanı sıra bahsettiği ‘zamansız ve mekânsız’ ruhuyla hatırlayacak. O filmlerinde de insanların, ülkelerin, düşüncelerin ‘sınırsızlığını’ anlattı. Hikâyelerini kendi deyişiyle uzun cümleler yazan yazarlar gibi ifade etmeyi tercih etti. Anadilimizin ‘tek gerçek kimlik kartımız’ olduğuna inandığı için ülkesini şiddetle eleştirmesine rağmen, kültüründen, yaşadığı coğrafyadan, dilinden hiç kopmadı. Hikâyeleri, anadili, topladığı imgelerden yaptığı resimler onun hakiki yuvası oldu.

Bu kitapta onu doğru hissedebildiğimi gösteren itiraflar, beni en az filmleri kadar çarptı. O manzaraların, puslu resimlerin Yunanistan’da olmadığını söyleyenlere, “Aslında onlar yoktur. Ben Yunanistan’ı karış karış dolaştım. Bu yolculukta hoşuma giden yerler keşfettim; bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy. Bunları bir kolaj biçiminde topluyorum. Bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum. Böylece hayalimi tuvale yansıtıyorum” diye cevap veriyor ve sonuna şu basit cümleleri söylüyor: “Ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim, kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum. Sürekli olarak kendime sorduğum bir soru var: Kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim?”

 

“İnsan hep aynı filmi yapar”

Theo Angelopoulos, bir gün tutuklanıp ortadan kaybolan, aylarca eve dönmeyen babasının gidişiyle ilk büyük hayal kırıklığını yaşamış ve o sırada ilk şiirlerini yazmış. O zamandan beri şiirin hayatındaki gücüne içtenlikle inandığını söylüyor. Kendi anı depomuza girip gerçek hayatta başımıza gelen bazı olayları yeniden yaşadığımızı düşünüyor. “Eserlerim çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin o özel anıları, o zamanın duygu ve halleriyle doludur. Bence yaptığımız her şeyin tek kaynağı küçüklüğümüzde yatar” diyor ve benim de sanatta inandığım o prensibi net bir dille itiraf ediyor: “Bence insan hep tekrar tekrar aynı filmi yapar.”

Angelopoulos’un hemen her filminde bir yoluculuk vardır ve dediği gibi merkezine koyduğu ‘hayali bir baba figürünün arama’ hikâyesiyle genişler. O çocuk tam olarak o olamasa da biz hep ondan bir parça görüyoruz. İşte şiirin hayatı kutsal kılan bu formu beni hakikaten çok etkiliyor. Filmleri duygusal ve entelektüel birikiminin toplamı olsa da, o her defasında, göçmenleri, mültecileri, sevdiklerine kavuşamayanları, yoksulları, diktatörlerin ezdiği halkları, dünyanın iyiliğini, kötülüğünü, çaresizliğini, umudunu, hayatla ölüm arasındaki sınırları anlatsa da onu sinema yapmaya iten, son âna kadar içinden söküp atamadığı melankolisiydi.

Bu özelliği onu karamsar değil yaratıcı bir insan yapmış sadece. Bir hayalperest olduğu halde ütopyalarının dünyayı değiştirip daha ileri götüreceğine inancını hiç kaybetmemiş. Hayatının sonuna doğru siyasetle, genellemelerle uğraşmayı bırakıp bireyin mücadelesini önemsediğini söylüyor.

Image

Bunları yazarken, onu tıpkı son filminin, son karesindeki yaşlı adam gibi karlar içinde ‘sonsuzluğa’ koşarken görüyorum. Penceremin önündeki kuşların minik başlarına yastık tüyleri misali yumuşakça düşen karlara baka kalıyorum. O, zaman tozlarının berraklığını yitirip ansızın geri gelmesi gibi beliriveriyor önümde. Her çekiminin son filmi olabileceğini anlatıyor. Sonra kahvede konuşan iki ihtiyardan bahsediyor. “Önümüzden geçip giden güzel kadınları seyrediyoruz. Bir kadın uzaklarda kayboluyor. Biri diğerine ‘böyle daha ne kadar devam edeceğiz’ diye soruyor. Yanındaki ‘sonuna kadar’ diyor.” Filmlerinde anlattığı annesini, babasını, dostlarını, ölülerini çok özleyen ve nihayet onlara kavuşan küçük Theo’nun yüzüne bakıyorum. “İşte, sinema benim için böyledir” dedikten sonra filmindeki kimsesiz küçük çocuklar gibi bir ağaca sarılarak sisler arasında usulca kayboluyor.

Yorum yapın

Kategorisi KİTAP

Bir sarı yaz sabahında Magris’le uzaklaşmak…

 

ImageŞehrin en kalabalık, uğultulu, neşeli, hafızasız, korunmasız, müstehcen, kanlı, şefkatli meydanında durmuş, daha bir gün öncesinde yaşananlara rağmen hayatın olanca sıradanlığıyla akıp gidebilmesinin kadim sırrını düşünüyordum. Havadaki yanık pamuk şekeri kokusu, enselerdeki saç diplerini ısıtan ılık güneş, sarı yazın kristal tozları mahallenin serserileri gibi aynı yöne doğru volta atan güvercinleri bile uysallaştırmıştı sanki. Simitçi olduğu yere çöküvermiş duman lekeli parmaklarının ucundaki sigarasını tüttürüyordu. Genç bir çiftin dünyanın geri kalanını unutmuş gibi heyecanla öpüşmesi hoşuma gitti. Bakışlarım hemen duvar dibine dizilmiş polislerle buluştu. Bilmedikleri bir dilde seyircilere hiddetle nutuk atan sarhoş kızı seyrediyorlardı. Onların zihni de büsbütün uyuşmuş gibiydi.

Okulu kırdıkları her hallerinden belli olan çocukların çimlere boylu boyunca uzanıp berrak gökyüzünü seyre dalmalarında hayatın sevecenliğini hatırlatan bir rahatlık görünce ben de gevşedim. Birbirlerine her fırsatta değişik pozlar veren Japon turistlerin yapay bir kaydetme tutkusuyla cıvıldaşmalarını bile sevimli buldum. Kafası bozuk tekir, bacağıma sürtünerek beni oyununa davet etti. Genç bir erkek alçak demirlerin üzerine tünemiş kitap okuyordu. Başımı hafifçe eğip kapağı görmeye çalışınca utangaç bir tebessümle yüzüme bakıp “Biraz sonra Samsa’yla buluşacağım gelmek ister misin” diye dalgasını geçti.Kafka’nın ‘Dönüşüm’ isimli hikâyesinde dev bir böceğe dönüşen Gregor Samsa’dan bahsediyordu. Etrafında olup bitenlere, hayata yabancılaştığını ima eden o şakayı bilerek mi yaptı tam anlamadım ama oğlanın hınzır enerjisini sevdim. “Yok, sağol ben Claudio’yla buluşmayı planlıyorum, mikrokozmoslarımızı keşfedeceğiz, gelmek ister misin” deyince önce derin bir sessizlik oldu, sonra gülüşmeye başladık. Nasıl kışkırtıcı, mahzun bir sarı yaz sabahı, derken içli kumrular gibi dem çektim.

Daha bir gün önce onun yaşlarında başka genç bir erkek, hiç görmediği masum insanları öldürmek için kendini de parçalamıştı. Ama hakikat oracıkta, hayatın sıradan kutsallığında, parçalanamayışında, tekliğinde, insanı, zamanı, mekânı, vicdanı, hafızayı, tarihi birbirine görünmez bağlarla birleştiren kâinatın mükemmelliğinde gizliydi. Orada, hiç tanımadığım bir gençle şakalaştığım o meydanda, bana sonsuzmuş gibi görünen bir ânın içinde küçücük ama değerli bir kum tanesiydim. Hepimiz birer hiçtik aslında. Ona dev bir böcek gibi uyanmanın, çekip gitmenin, geçmişi, geleceği, beğenmediğimiz ‘ötekileri’, bizi sevmeyenleri yok saymanın acıyı dindiremediğini tam tersine büyüttüğünü anlatabilmeyi isterdim. Tekâmül edememiş yaralı ruhların ayrıntıların içinde boğulduğunu ve belki de bu yüzden her zaman hayatın basit gerçeklerindeki derinliği göremediğimizi de…

‘Dünya belirsiz bir boşluktur’

Genç arkadaşımla vedalaştıktan sonra bulduğum ilk banka oturdum. Beethoven’in son kuartetleriyle hastane randevumu beklerken, güzel anlatılmış hikâyelerin insanı iyileştirdiğini hatırlatan kitabını okumaya devam ettim. Claudio Magris, ‘uydurmayı’ da seven ama daha ziyade gördüklerini edebiyatın incelikli diline dönüştürerek yazmayı seçmiş bir denemeci aynı zamanda. Ben onu ‘Mikrokozmoslarla’ keşfettim ve daha ilk sayfalarda ‘gerçeğin büyücüsünü’ çok sevdim. Doğduğu ve yaşadığı toprakları anlattığı kitabın ilk bölümü San Marco Kafesi’nde yazıyla ve bir varlık olarak insanla ilişkisini tarif ediyor gibiydi: “Yazı yazan insan kutsal topraklarda olmadığını ve oraya hiçbir zaman ulaşamayacağını bilir, ama yine de çölün içinden inatla o yönde ilerlemeye devam eder. Kafede oturmak seyahate çıkmak, trende, otelde veya yolda olmak gibidir, insanın yanında pek bir şey olmaz, hiçbir şeye kibir dolu izler bırakılamaz. O tanıdık anonimlik içersinde insan saklanabilir, egosundan bir kabukmuş gibi kurtulabilir. Dünya yazının inatla içine işlediği belirsiz bir boşluktur.”

Magris, sevdiği yazarları, sıradan insanların hikâyelerini zamanı altın tozuna batırıp çıkartarak ebedileştirmeyi seven bir yazar. İnsanın dış dünyayla içersi arasında yakaladığı ahengi kelimelerin sihirli tınısına dönüştürmekten müthiş bir haz duyuyor sanırım. Bu yüzden akıllıca kurgularla oynamak yerine gördüklerini edebî donanımıyla, ustalıkla kullandığı diliyle, tarihî, kültürel birikimiyle buluşturabiliyor.

Image

Zamanı öldürmek…

Onu Abdülhamit’in yaptırdığı hastanenin bahçesinde, saçları omuzlarına dökülmüş yaşlı bir kadın gibi gülümseyen asırlık bir salkımsöğüdün altında okumaya devam ettim. Sayfaları çevirirken zamanın sisli perdesi usulca yırtıldı. Önümden uysal bir nehir gibi akıp giden denizin güneşle oynaşan pullarına bakakaldım. Arkamdan tekerlekli iskemlesinde büyükannesini şefkatli sözcüklerle teselli eden kadının mırıltılarını işitebiliyordum. Magris’in kitabına dönünce onun görebildiği gerçekliğin içinde dolaşmaya başladım: “Madonna Della Scala civarındayız. Harabe halindeki çiftlik evleri, akşamları kuşlar gibi hışırdayan yüksek kavaklar, akağaçların, akasyaların ve dik otların arasında bulunan eski bir köşk, ismiyle Baruffi’nin o hüzünlü gözlemini doğrular. Villa Pasatempo- Meşgale Köşkü. O uyumlu üç heceli kelimede derin, ölümcül bir endişe yankılanır. Gövde boyunca kayarak inen altın reçineli, yüksek ve hülyalı ağaçların, zamanın geçmesini engellemeleri veya en azından daha yavaş geçmesini sağlamaları gerekir. Hâlbuki orada yaşayan Verrualı iki hanımefendinin, zamanın hızlı geçmesini, hatta geçmiş olup sonuna yaklaşmış olmasını istedikleri anlaşılır. Belki de asıl ilk günah budur; sevmeyi ve mutlu olmayı, zamanı, ânı bir an önce tüketme, bir an önce bitirme saplantısı olmadan sonuna kadar yaşamayı becerememek. Michaelstader, buna razı olmayı becerememek, derdi. İlk günah, hayatı zapt eden, geçişi sırasında alıp götürdüğü her saati dayanılmaz hissettiren ve hayatın zamanını yok etmek, bir hastalık gibi zamanı daha hızlı geçirmek zorunda bırakan ölümü takdir eder; zamanı öldürmek, intiharın nazik bir şeklidir.”Kitabı kapatıp hafızama hızla akan kum saatini ters çevirince zamanı taammüden öldürdüğüm yıllara geri döndüm. Saatleri hoyratça tüketirken gençliğin saflığıyla hayatı hiç bitmeyecek sanmasının huzurunu düşünce çokbilmiş bir rahibin sorduğu soruyu hatırladım. Küçük bir çocuğa, “hayatının son beş dakikasını ne yaparak harcamak isterdin” diye soran din adamına çocuk omuzlarını silkip “hiiiç, yine oynamaya devam ederdim, ne yapmalıydım ki” diye cevap vermiş. Hiç büyümemek de güzeldir, dedim kendime.

Hayatın geometrisi…

Parka doğru yürürken Magris’in ‘evrenin bütünlüğüne’ yazarak uyum sağladığını fark ettim. KitabınaMikrokozmos ismini koyması boşuna değil. Ulaşılacak bir hedef olmadığı zaman insanın seve seve kaybolacağından ama o başıboş dolaşmaların bile bir düzen olduğundan bahsediyordu. Tabiatı tasvir ederken, insanı anlattığında, tarihin labirentlerinde, edebiyatçıların hayatında dolaşırken hayatın geometrik gizeminden pek uzaklaşmıyor. Ona göre kiliselerin meyhanelerden farkı yok mesela. Her ikisi de eski bir resim karşısında veya bir bardak şarapla birazcık dinlenmek isteyen gezginlere açık ve onların yola devam etmelerine yardımcı oluyor. Magris, kaotik dünyanın içinde ‘düzeni’ ve ‘karmaşayı’ aynı anda yaşamayı ve kavramların, farklı hayatların birbirlerinin üzerlerine sarmaşık gibi tırmanmalarını seviyor. Dolayısıyla o puslu resmin içindeki aydınlığı görebilen ‘sıradan insanların’ hikâyelerini aktarıyor genellikle. Bir başrahibin ‘yüzyıllardır ölü olan, aynı zamanda süsünden dolayı kendini sevdiren, saydıran ve şefkatle gülümseten’ Latincede ne bulduğunu anlatıyordu: “O simetride her şey vardı, ifşa edilen gerçeklere ve iyi şaraba, mevsimlerin geçişine, alışkanlıklarla geleneklerin değişimine, azizlerin hayatlarının yapıcı hikâyelerine ve olgunlaşan buğday tanesinde gizli efsaneye de, kar tanesinin geometrik billur yapısına ve bir hiç haline gelmesine de yer vardı.”

Claudio Magris gibi bir yazar, benim gibi ‘aşırılıklara’ biraz meyilli, fazla dengeli, uyumlu düzenin kıyısına kaçanları olağanüstü kelime sezgisiyle, ironisiyle, yumuşatıyor. Tireste’de bir parkta büstünü gördüğü şair Umberto Saba’yı anlatırken özlemini çektiği dünyanın da edebî bir portresini çiziyordu sanki: “Saba içinde kadim merhamet, bilgelik, çok parlak bir zekâ, sadelik ve hayatın ‘uyumsuz seslerini’ birlik ve uyum içinde yaratan ıstırap dolu yaşam sevgisini de içinde taşır. O ıstırap dolu sevgi, ölüm içgüdüsünün kaçınılmaz biyolojik ve tarihî zaferine rağmen zevk prensibinin yorulmak bilmeyen teyididir. Saba, masumiyetin gücüne sahiptir. Bu masumiyet, berrak ama bulanık, şefkatli ama acımasızdır, bir çiçeğe hayran kalan ama böceği ezen çocuğun masumiyetine benzer; zarafeti ile de, azgınlığı ile de hayatın bütününü kabullenenlerin vahşi masumiyetidir.”

Onun zihnimde çınlayan cümleleriyle ihtiyar çınarların altında yürürken meydandaki çocukları, vahşetin içindeki masumiyeti, hayatın tekrarlanan saplantılarını, tutkularını, acılarını, zıtlıklarını, çelişkilerini, korkularını düşündüm. Sonra anısızın boğazı okşayarak geçen yelkovan sürüsünün hayatı kopya eden desenlerine baktım. Kozmosun mükemmelliğine bir anlam veremeyince galiba rahatladım.

 

 

Yorum yapın

Kategorisi KİTAP

Bu roman Gide’in hikayesidir

Akşam alacasının kalbin uysal çarpıntılarına eşlik ettiği saatlerin içinden geçip giderken onunla ‘âşıklık istidadını’ konuşuyorduk. Birbirleriye mukabele eden ezan seslerinin dünyevi meselelerin hoyratlığından uzaklaştıran iklimiyle yumuşak bir sessizliğin içinde kaybolduk bir süre. Sonra o Fuzuli’nin meşhur gazelini hatırlattı bana; “Mende Mecnundan füzun âşıklık istidadı var/ Âşık-ı sadık menem, Mecnunun ancak adı var”. Kısacık bir an öyle durup yıldızların pırlanta tozları gibi dağıldığı göğe bakakaldım. Kadim bir coğrafyada, böylesine derin bir kültürden süzülenlerle beslenen maneviyatımı derinleştirme fırsatını bahşeden Tanrı’ya şükrettim.

Karşılık beklemeden sevebilme yeteneğine sahip olanlar bilir. Hakiki bir dostluğun kapladığı yerin eflatuni ufuk çizgisi tılsımlıdır. Çok güçlüdür o kökler, öyle kolayına söküp alamazlar ruhunuza tutunduğu yerden. Onun sözleriyle yaralanma ama nihayetinde yara ne kadar derin olursa olsun telafi edebilme fırsatını da ancak öyle sahici bir ilişkide yakalayabilirsiniz. Ayrı düştüğünüz konularda birbirinizi ikna etmeye çalışırsınız. İnancı, sevmeyi, yalnızlığı, aşka düşmeyi, arzunun, tutkunun bağlayıcılığını, verilen sözlerin mükellefiyetini tartışırken dikenli düşünceler oranızı buranızı çizer. Biraz kanarsınız. Ama bilirsiniz, kanamak da, kanatmak da iyidir bazen. Dert dermanını kendi içinde bulur. Aşkın aşkınlıkla izah edilebildiğinde başka türlü bir iklime kavuştuğunu, arzunun ötesine geçenlerin yaşadığı o ‘zamansızlığı’, bu bilince kutsiyet atfeden insanın nihayetinde aşkın bilinmez tabiatına ihtiyaç duyduğunu konuşabilirsiniz onunla mesela. Ya da önlenemez sarsıntılar vadeden aşkın geleceğinden onu korumak istersiniz. Sevme yeteneğinin alçakgönüllülük, cesaret ve inanç olmadığında büyük yıkımlara neden olduğunu da tecrübelerinizle anlatmak istersiniz belki. Aşkın kaderin bir kaprisi olduğunu söyleyen birini hatırlarsınız ansızın.

Böyle anlar insanı çoğaltır, duygu dünyasını zenginleştirir. Kalbin kapılarını mahremiyetin sırlarına aralar. Bir hayat boyu biriktirilen öfkeler, pişmanlıklar, kırgınlıklar bu türden içten sohbetlerde muhatabından çok konuşanı şaşırtacak sahih bir tonda birer birer dökülüverir dudaklardan. Sizi tam anlamadığını hissettiğinizde bile “ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet” mısraını hatırlatır gibi bakar yüzünüze. O vakit ıstırabınızı kendi içinde büyütebildiğini anlarsınız. Aşkın nesnesinin yokluğunda bile onu sevmekten vazgeçmeyen varlığın kendine nasıl zulmettiğini konuşursunuz belki. Ya da dostluk içeren sevginin ne kadar soylu, insanı sağaltan bir erdem olduğunu…

Görsel 

Bu roman Gide’in hikâyesidir…

İşte tam bu geniş çemberin ortasında hayata ayna tutan edebiyat çıkar sahneye. En sevdiğim ‘tamamlanma’ halidir bu. Vaktiyle sevmenin ‘dar kapısından’ geçemeyenlerin hissettiği kederi hatırlatan bir romandan bahseder bulursunuz kendinizi. André Gide’i hatırlayıp çocukluk anılarınızı yolda bulmuş gibi sevinirsiniz. Iskaladığınızı sandığınız hayatın yakıcı pişmanlığı çok uzaklardadır artık. Yaşanmamış olanın hayaliyle avunmayı öğrenmişsinizdir çoktan.

André Gide, Dar Kapı’dan kesif bir geç kalmışlık duygusuyla bahseder: “Şimdi dünyadan elimi çekecek olsam, yazdıklarıma bakarak, kimse söyleyeceklerimin en güzellerini henüz yazamadığımın farkında olmayacak. Hangi cüretle, hangi uzun bir ömür vehmiyle, en önemlisini en sona bıraktım. Nasıl bir çekingenlikle konuya karşı duyduğum saygı ve henüz ona layık olamadığım için nasıl bir korkuyla böyle davrandım. İşte böylece Dar Kapı’yı yıllarca geciktirdim.” Bu alıntı Gide’in 1911 yılındaki günlüğünden.

Yıllarca geciktirdiği için kendini hırpalayan tavrıyla sorguladığı bu roman, edebiyat tarihinin klasiklerinden biri olarak ebedi yolculuğuna devam ediyor. Protestan bir babayla Katolik bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen yazar neredeyse bütün eserlerinde Tanrı aşkıyla çatışan dünyevi hazları sorguladı. Anlattığının ötesinde kavuşamamanın kederini okurun kucağına usulca bırakan zekâsıyla iz bırakan bu kitap kendi hikâyesidir aslında. Hayatı boyunca ailesinden ona miras kalan, aldığı eğitimin bir neticesi olan inanç dünyasını sorgulamış ve sanırım onu altüst eden savrulmaların çaresini de yazıda bulmuş.

Romanın kahramanı Jerome, Gide gibi küçük yaşta ailesini kaybettikten sonra kendisini aşkla bağlandığı Alissa’ya adamış. Yani Alissa aslında Gide’in 13 yaşındayken âşık olduğu ve evlendiği Madeleine. Romandaki mektuplaşmaların çoğu da kendi yazışmalarından alınmış. Erdemin zor olduğunu anlatır İncil’den bir alıntıyla: “Dar kapıdan girmeye çabalayın çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar çok azdır.”

 O bilmeden sevebilmeyi isterdim

Ben bu romanı o yolu aramayı önemsediğim için severim. Herkesin kendi inancı ve ahlaki ölçüleri doğrultusunda kendi ‘dar kapısı’ olduğuna inanırım çünkü. O dar kapılardan geçebilme çabasının insanı nihayetinde geniş kapılara çıkaracağını bilirim. Günahlarını sevenlerin vakti geldiğinde onların kefaretini ödemeye hazır olduklarını bilmek ruhumu ferahlatır. Daha gençken ben de Gide gibi farklı inançların, düşüncelerin gölgesinde kayboluyordum. Edebiyat bana ‘o yolu’ aramaktan hiç vazgeçilmeyeceğini de öğretti.

Görsel

Hatırlıyorum, Alissa’nın kitaptaki günlüklerini okuduğumda kızmıştım ona. Neydi o ‘sevginin erdemi’ saçmalıkları, aşkı ‘ilahi aşkla’ karşılaştırmalar falan. Boşuna bazı kitapları okumanın zamanı yoktur, demiyorlar. Eğer has edebiyatsa okuduklarınızdan süzülen hakikat kendisini bir biçimde er geç hatırlatıyor size. Bugünkü vicdan bilincimle okurken değişimime şaşırıyorum. Müstehzi bir tebessümle kıvrılıyor dudaklarım. Alissa şunları yazmıştı defterine: “Bazen onun için hissettiklerimin gerçekten aşk denilen şey olup olmadığı konusunda tereddüt ediyorum. Aşk hakkında yapılmış sıradan onca tanım, benim yapabileceğimden ne kadar farklı. Bu konuda hiçbir şey söylenmemesini, onu sevdiğimi bilmeden sevmeyi isterdim. Özellikle de o bilmeden sevmeyi isterdim.”

Bir insanı o bilmeden sevmenin manasını onu okuduğum yaşta tahayyül bile edemiyordum. Ben ilahi aşkını kendisine tercih eden sevgilisi yüzünden acı çeken, “Aşk ve merhametle doluydum; hayranlık, fedakârlık ve erdem duygularının belirsiz bir karışımıyla sarhoş gibiydim” diye sayıklayan Jerome’un yanında kendimi sağlam ve tutarlı hissediyordum. Hâlâ oradayım ama artık Alissa’nın kendi sessizliğinde büyüttüğü ‘aşkı’ daha iyi anlıyorum. Yazıyla çoğalmanın, zenginleşmenin kıymeti hayatın içindeki zor kırılmalardan geçtikten sonra idrak edilebiliyor ancak.

 

Benim olsa onu böyle sever miydim?

Doğrusu hâlâ biraz kırgınım bu romanın ‘yalnız prensesi’ Alissa’ya. Hâlbuki Jerome ona “Senin hayran olduğunu bildiğim şeye hayranlığımın nedeni, seni tam da orada yeniden bulabilmek. Seni orada bulacak olsaydım, gökler umurumda olmazdı” diye yakaran sevgilisine istediği aşkı hiç değilse mektuplarında bağışlayabilirdi. Gide’in okura hissettirmek istediği tam da bu türden bir huzursuzluktu sanırım. Romanı bir klasik ve unutulmaz yapan bu yakıcı çelişkiyi okurla sohbet eder gibi anlatmasına borçlu. Ve elbette ilahilerden, İncil’den ve Shakespeare, Byron, Keats, Corneille, Baudelaire gibi büyük şairlerden yaptığı incelikli alıntılara.


Bir sohbette genç kız, Jerome’a İsa’nın bir sözünü hatırlatır: “Hayatını kurtarmak isteyen onu kaybedecektir.” O zaman Alissa’nın sevgilinin yokluğunu varlığına tercih etme sebeplerini küçümsüyordum. Asıl sevginin âşığından uzaklaşmaya başladığı o noktayı göremiyordum.
 Son görüşmelerinde kızın kendisine hediye etmek istediği ametist haçla gömülmek istememesi beni epey sarsmıştı.

Bugün aynı romanı tecrübelerle hırpalanmış bir kadının ruhuyla okurken Alissa’nın odasında sessizce dolaşıyorum. Toplanan eşyaların arasında geçmişi canlandırmaya çalışan Jerom’u görüyorum. Hayali bir aşkı, gerçeğin sıradanlığına tercih eden kızın saçlarını okşuyorum usul usul. Sevgilisini Tanrı’da arayan, “Benim olsa onu bu kadar çok sever miydim” sorusuyla kendi ‘dar kapısına’ sıkışan birisini merhametle karışık ılık bir hissiyatla sevebilmeyi öğrendim galiba. Büyümek böyle bir şey midir acaba? Erdemi aşkın karşısına koyan farklı bir bakışı da reddetmemek midir? Kusursuz bir aşka tahammül edemediği için ondan kaçanları da anlama çabası mıdır? Kim bilir?

 Bir hataya sadık kalanlar…

Mecnun’un yokluğunun geniş bir ‘varlığa’ işaret edebildiğini de anlamak için yirmi yıla ihtiyacım varmış. Sevdiği kadının aşkında sıkışıp kalan Jerome gibi dar kapılardan geçtim ben de. Hayallerimi yükseltip sonra onları acımasızca sıradanlaştıran insanlar tanıdım. Tanrılaştırdığımız onca insan için harcadığımız yorgunluktan ne kalıyor gerçekten geriye? Jerome gibi gençliği boyunca bir hataya sadık kaldığını sananlar nihayetinde ilahi bir aşka mı sığınır, yoksa o hatadan korunmak için mi O’na kavuşmak ister, bilmiyorum. Günü gelince bir zamanlar sadece sevmiş olduğumuz duygusuyla baş başa kalmamak için uzak mı durmalıyız eksilten aşklardan?

Kurşuni bulutlar içini boşaltırken arkadaşımı düşünüyorum. Gözlerim yanıyor biraz. O ışıltılı camilerin ortasındaki geniş avluda şefkatli sesiyle mırıldanıyor: “Mende Mecnundan füzun âşıklık istidadı var/ Âşık-ı sadık menem, Mecnunun ancak adı var.” Sonra Alissa gibi sessizce aşkın yanıltıcı serabında kendilerini yitirmiş bütün âşıklar için dua ediyorum: “… Zayıf kalbimin içinde bu aşkın üstesinden gelememenin umutsuzluğuyla, ona beni sevmemeyi öğretme gücü ver Tanrım. Öyle ki benimkiler yerine onun çok daha önemli olan değerlerini getireyim sana… Eğer bugün ruhum onu kaybetmekten hıçkırıklara boğulmuşsa, bu onu daha sonra Sen’de bulabilmem için değil mi.”

Görsel

 
Dar Kapı, André Gide, Timaş Yayınları 

 

1 Yorum

Kategorisi KİTAP

Dersim’de bir ‘Gece Kelebeği’: Haydar Karataş

Dürüstlüğü, isyanı kötü oynanmış bir ‘içtenlik’ gösterisi gibi sergileyen zehirli dilden korkarım ben. O tavır, insanın varoluş sebebinde saklı olan erdemleri silah gibi kullanmak ister çünkü. Elbiselerin teyel yerlerini bir türlü saklayamayan terziler gibi beceriksiz çırpınışları da biraz da acıklıdır. Ne kadar bağırsalar seslerini duyuramazlar. Hâlbuki biraz durup içlerindeki karanlık uçuruma bakmaya cesaret edebilseler kendilerini affedebilirler belki. O vakit bağışlamanın, kin duymaktan vazgeçebilmek olduğunu hatırlayıp, kelimelerle iyileşebileceklerini de görebilirler…

Hakikat ezelidir. Hiçbir güç, inanç onu yeryüzünden silemez belki ama anlama ve geçmişi geleceğe doğru yorumlama çabası, bizi akılla sağaltır. Malraux. anlarsak yargılayamayız, demiş. Doğru, amainsan, insana yapılan zulmü de unutamaz. Neden unutsun zaten? Kötüyü sevmeyi bilmeyiz ki. Kötülüğün iradi olduğunu, kalbe atılan tohumla, bencillikle büyüdüğünü fark etmiyoruz çoğu zaman.Hınçla, kinle, cezalandırma dürtüsüyle ‘kötülüğü’ seçenlerin ebediyen mutsuz ve çaresiz olduklarını unutuyoruz. Önce bu yüzden affetmeyi öğrenebilmeliyiz. Bağışlayarak iyilik kadar sahici olan kötülüğü de yok edebilir miyiz bilmiyorum doğrusu ama bence denemeye değer.

Epeydir bahsetmek istediğim bir kitap bana yazarak, okuyarak, anlayarak ‘bağışlamanın’ imkânlarını gösterdi. Dile gelemediği için üst üste yığılmış acıların, hayatın büyük çaresizliğinin tamamen yok edilemeyeceğini ancak hatırlayarak unutabileceğimizi düşündürdü. Sevmenin yüce gönüllüğü değil sözünü ettiğim elbette; kefareti ödenmemiş ‘suçların’ affedilmeye muhtaç olması. Peki, her dinlediğimizde yakan gerçekleri, edebiyatın diline tercüme ederek bu ihtiyacı hissedebilir miyiz hakikaten? Haydar Karataş, bu topraklarda yaşarken ‘ölenlerin’ birbirlerini affedememe körlüğünü, kimsesizliğe, yoksulluğa, yurtsuzluğa, ölüme, açlığa rağmen hayatta kalma çabasına uzun bir ağıt yazarak anlatmış.

 

Gerçeklerden daha gerçek…


Gece Kelebeği
 (Perperik-a Söe), 38 Dersim Katliamı’nı ve sürgününü Dersimli Kürt bir kız çocuğunun diliyle anlatıyor, demek romana haksızlık olur. Bu kitap o trajedinin karanlıkta kalan yanlarını, eşkıyaların acımasızlığının nelere mal olduğunu, Ermenilerle birlikte verdikleri mücadeleyi, muhacirleri, farklı kültürlerin birbirlerini korkudan kaynaklanan kesif bir öfkeyle ‘ötekileştirilmesini’, sürgünden sonraki miras kavgalarını da içeriyor ama kitabı özel kılan sadece bu kapsayıcı titizliği değil.Yazar, okuru basit bir anlatma sezgisi gibi görünen çok katmanlı bir hikâyeyle, meşe ormanlarının, gizli geçitlerin, ışıldayan derelerin, yakılmış köylerin, gömülemediği için kokan cesetlerin, yaraları hayvanların, çiçeğe durmuş yalnız ağaçların arasında dolaştırırken gerçeklerden daha gerçek bir yolculuğa çıkarıyor. O yol, bütün ıstıraplarına rağmen ıssız ve sessiz zira küçük Gülizar’ın, ismi Zazaca gün atımı anlamına gelen annesi Fecire Hatun’un, kolsuz Musa’nın, karısı Hece’nin, Perhan’ın ve bütün kahramanların iç sesi, bombaların uğultusunu bastırıyor. Bu sahih anlatım gücünü o toprakların Dersimli ‘dilsiz’ yazarından alıyor elbette ama o anlatımda okuru tutsak eden, duygularını hakikatin sırrıyla dağlayan başka türlü bir sihir var sanki.

Haydar Karataş, bir söyleşide şöyle diyor: “Keşke bu romanı Zazaca yazabilseydim, ben dilsizliği iki kez yaşadım. Yatılı okula başlarken, üç ay tek kelime konuşmadım, yaşıtım çocuklarla oynayamadım. Sonra bir mülteci kampında on dokuz değişik ülkeden insanlarla yaşadım. Yöneticiler utanmadan bu dilsizliği halklara reva görürler. Anadolu’da bir söz vardır, ‘dilini keserim’ diye. Bizde devlet dil kesmiştir, acı çekecek ama anlatmayacaksın. Devlet hem dil kesti, anlatılmasın diye de yasaklar, sansürler koydu.”

Ama işte o baskı da kuyruğunu ısıran yılan gibi zamana yenildi. Eğer bugün bu coğrafyadaki felaket hikâyelerinin örtüsünü açıp aşağıya korkmadan bakmaya cesaret edebiliyorsak bunu Karataş gibi yazarların sayesinde yapacağız. Son yıllarda Dersim’le ilgili yazılanlar, sözlü tarih çalışmaları, anlatılar giderek çoğalıyor. Hepsi de çok önemli ama belgelerin, yaşanmışlıkların üzerinden kurulan hikâyenin, ‘sıradan kötülüğün’ ne olduğunu merak edenlere nüfuz edebilen müthiş bir gücü var. Ben buna, edebiyatın vicdanı kelimelerle uyandıran tılsımı diyorum.

 

Görsel
Hiç kolay değil…

Karataş genç yaşında düşüncelerinden dolayı Türkiye’nin muhtelif hapishanelerinde on yıldan fazla hapis yattıktan sonra buralardan gitmiş. Çok tanıdık değil mi? Tanıdık olmayan, onun bu coğrafyanın derin katmanları arasından süzülen ‘korkunç’ hikâyeleri ideolojik kamplaşmanın tuzağına düşmeden, mazlumu olduğu gibi anlatarak gösterebilmesi. Bir üçleme olarak tasarladığı bu kitabı okurken isyanını bastıran olgunluğa nasıl sahip olduğunu düşündüm. Kolay değil; onca zulmün üstüne çıkıp yaraları efsanelerle, masallarla, duayla, gücünü hayatın kutsallığından alan sarsıcı bir hikâyeye dönüştürmek hiç kolay değil.


Gece Kelebeği
’ni Yozgat Cezaevi’nde başlamış yazmaya. Sekiz defterden sadece birini kurtarabilmiş. Sonra yeniden annesine bütün hikâyesini anlattırarak yeniden başlamış. “Onun hikâyesi 39-45 arasını kapsıyor, öncesini daha sonraya bıraktım. Bu yaşıma kadar ona hapislik ve acı dışında verebileceğim hiçbir hediyem olmadı. Biliyorum acısını dindiremez, iki sürgün, iki yok olmayı, çocuklarını hapislerde büyütmüş bir anne yüreğini dindiremez” diyor. Doğru söylüyor kuşkusuz ama bilmem farkında mı, gelecek kuşaklar bu hikâyeyi okurken ‘kardeş kavgasını’ çoğaltıp kışkırtanın tam olarak ne yaptığını onun kalp bilgisiyle ve yazarlık sezgileriyle görecekler.

 

İnsanlığın dirilişi…

‘Görecekler’, demem boşuna değil. Yazar size coğrafyayı, kötülüğü, insanları zengin ayrıntılarıyla tasvir ederken okuru elinden tutup oraya götürüyor. Meşelerin gölgesindeki barınaklarda, güneşin altında kokan cesetlerin bırakıldığı derelerde, birbirine sarılmış kemiklerde, dallardan yapılma bebeğine masal anlatan çocuğun mırıltısında, asker postallarıyla ezilmiş altın başaklarının canlanışında, candarmayı görünce elinde hazır tuttuğu iple çocuğunu boğup deliren bir kadının yüzünde, yakılmış tarlalardaki gelinciklerin hafif bir rüzgârla boyunlarını eğişinde, ‘insanlığın’ dirilişini gösteriyor. Böylece umudun yitirip tükenenlerle, umutsuzca inanarak hayatta kalanların çok sesli ‘kantatına’ tanıklık ediyorsunuz. Bir roman, akademik çalışmaların, sözlü tanıklıkların tam olarak dolduramadığı o karanlık boşluğu ‘samimiyetini’ dinleyenin kalbine bir silah gibi doğrultmadan yapıyor. Ve gerçeklikle değil onu anlatma biçimiyle acıtıyor.

Eğer bu roman, sadece babasının kesilen kafasına şahit tutulmuş çocuğun suskunluğunu, tarlaları ateşe vererek insanları açlığa mahkûm eden devletin zulmünü, ölmüşlerin mallarına el koyan eşkıyaların acımasızlığını, erkeksiz kadınların çaresizliğini, sürgüne gönderilen ‘yuvasız’ köylüleri, onların üzerine bomba yağdıran paşaların ‘sıradan kötülüğünü’ olduğu gibi anlatsaydı bu kadar sarsıcı olmazdı. Gece Kelebeği’nin mucizesi, gerçekleri anlatıya dönüştürmesiyle sınırlı değil. Muazzam bir derinlik ve bu coğrafyanın gelenekleriyle beslenen bir anlatım zenginliği var dilinde.

 Görsel

İsyan etmeden anlatmak…

Bir anneyle, kız çocuğunun bu kocamış vahşi dünyada, kendilerine sığınacak bir ‘yuva’ bulmak için savrulmalarını, o ‘dilsizlikle’, o hikâyeleri dinleyerek büyüyen biri bu kadar içerden anlatabilir ancak: “Kaç kez annemin o taşların arasından kaybolup gittiğini, yeryüzünün, dağların, taşların, ağaçların, rüzgârların sahibiyle konuştuğunu ben kaç kez görmüştüm. Ve ne güzel ağlardı annecim o dağların tepesindeki ıssız taşlara. Ve dağlar ne kadar ıssızdı, ne kadar sessiz ve sahipsizdi. O dağlarda keklikler, dağ keçileri, bir de yarpuzların, sarı kokan anafatma çiçeklerinin bin bir çeşidi olurdu. Ve rüzgâr dağlarda ıslık çalarak eserdi. Ve dağlar, küçük bir çocuk ıslık çalmayı yeni öğreniyormuş gibi dudaklarını aralayıp bir çalar, bir susardı. Kulağını verdin mi yere çok uzaklardan ‘vuuvvvv’ diye bir ses gelirdi… Nedense ben o sesin annemin yalvaran sesi olduğunu düşünürdüm.”

Haydar Karataş, tabiatı kutsayan bir yazar; beni anlatımına mıknatıs gibi çekmesinin sebeplerinden birisi de bu sanırım. Bir de şefkatli bakışını kahramanından esirgemeyen sesi tabii: “Annem uzun bir süre taşlara kapanıp öyle durdu. İsyan etmeden, sesinde hiçbir öfke izi olmadan yalvardı, Kert’le konuştu, konuştukça Kert taşlarıyla daha da bir oldu. Sustu. Boğazına takılan hıçkırıkların geçmesini bekledi…. Bazen ben dizlerinde uyurken yaptığı gibi, saçlarımı okşuyormuş gibi taşları usul usul okşadı. İncinmesinler diye onları küçük dudaklarıyla öptü. Hani yapabilse, taşların arasından süzülüp gitmek, ıslık çalan rüzgârın kanatlarına ruhunu bırakmak istermiş gibi yeniden taşlara sokuldu… Tüm bunları artık o kadar iyi biliyordum ki, bu ibadetimizin son kısmı demekti. Önce ziyaret taşlarıyla konuşulacak, dağların, büyük kurtarıcıların isimleri anılacak, acı çekmişler hatırlanacak, onlara ağlanacak ve kendimize ait bir şeyi orada bırakıp gidecektik. Yerin kulaklarına benzettiğim bu taşlar dualarımızı iyi duymuşsa esen rüzgâr tüm dualarımızı alıp sonsuzluğa götürecekti.”

 

Dualarımızı sonsuzluğa taşıyan rüzgâr

Böylesine bir katliam, yoksunluk ve sürgün hikâyesinin sonuna gelen okurun haliyle içi burkulur, jilet gibi kesen kelimelerle kanar, gördükleriyle biraz incinir belki ama nihayetinde felaketleri geride bırakmış olmanın huzuruyla bitirir kitabı değil mi? Öyle olmadı. Dersim dağlarının yamacında Fecire Hatun’un saç teliyle, kızı dilsiz Gülizar’ın kol yeninden koparıp kırmızı taşın altına koyduğu tepede kalakaldım. Uzaktan hepsine şöyle bir baktım. Gülizar suskunluğunu bozup konuşmaya başlamıştı. Annesinin ördüğü bebeğe masallar anlatıyordu. Adı gece kelebeği manasına gelen ‘Peperik-a Söe’ kırlangıçlara gülümsedi. Ben ölmemek için darı yiyen çocuklar gibi yutkundum ama ağlayamadım. Onların dualarını alıp sonsuzluğa götüren rüzgâr geçmişte kalan kelimelerimi kendi ‘sonsuzluk’ tasavvuruma taşıdı. Rüzgâr sarp kayaların arasında ‘vuuuvvv’ diye bir ses çıkardı. Yazarın soğuk ıslığını duydum. Hayatı destansı bir romanla yeniden gördüm.

Siz de öyle yapın, bugün ayıpları, günahları örtmeye çalışan siyasetçilerin kocaman bir ‘hiç’ olduklarını anlayacaksınız. Edebiyat hayata hakikatin ruhuyla meydan okuyor. Geriye de bir tek o kalıyor zaten.

* İletişim Yayınları 

Yorum yapın

Kategorisi KİTAP

‘Hayat denen o berbat şey’ anlam kazanınca…

Görsel

İnsan kim olduğunu anlamak için okur, derler. Edebiyatı tarif edenlerin sık kullandığı bir cümledir bu ama resmin bütününü yansıtmaz. İnsan kendini anlamak için yazar ve okuyanlar benliklerinin gölgeli kıvrımlarında ilk kez dolaşıyormuşçasına bilinmeyenlerini keşfeder. Okur ‘şimdiki an’ın içinde yaşarken hikâyenin kurgusuyla, olay örgüsünün nasıl gelişeceği ve sonuçlanacağıyla pek ilgilenmez ancak kurgusal bir metin yazarken kendini en rahat bırakan yazar bile o maceranın nereye doğru akacağını hiç değilse sezgisel olarak hesaplar. Hayat da hikâye gibi durağan değildir elbet; kabarır, derinleşir, yoğunlaşır, eksilir, çoğalır, çelişkilerle karmaşık hale gelir ama biz yaşarken bunu bütünlüklü bir bakışla kavrayamayız. Hayat gözümüzün önünde usul usul akmaktadır ama bizim engel olamayacağımız türden garip, kaotik bir ruhu vardır. İşte roman sanatı, kimi zaman bu doğal ‘savrukluğu’ okuyarak görmeyi de öğretir bize. Böylece edebiyatın sadece her gün tanık olduğumuz olaylarla insanı nasıl değiştirdiğini izlemeyiz, onların ‘iç hikâyesiyle’ birlikte tecrübelerimizi dönüştürecek zengin bir kaynak da bulmuş oluruz.

Kristalize olmuş duygular

Alman modernizminin en önemli temsilcilerinden Alfred Döblin’in başyapıtı kabul edilen, eski bir hükümlünün hikâyesinin anlatıldığı Berlin-Aleksander Meydanı modern yapısı ve sürprizli anlatımının yanı sıra okura böyle geniş bir imkân da sağlıyor. Romanın ‘çok sesli’ kahramanı Franz Biberkopf, hapisten çıktığında 1920’lerin Berlin’iyle karşılaşıyor. Orada gördüğü sadece insanın ürkütücü yüzü, yoksulluk, işsizlik, dünyayı bilinmeyen bir karanlığa sürükleyen ‘nasyonel sosyalizm’ değil. Okur, ne olacağını henüz bilmeyen bir roman kahramanının sancılarını, yazarın akan, tıkanan, savrulan, dibe vurup tekrar yükselen cümleleriyle takip ediyor. Gün ışığına henüz çıkmamış, ruhun kuytusunda kristalize olmuş duyguların kâinatın büyük boşluğunda çarpıp parçalanan sesi, belki de en sarsıcı yanı romanın.

Yazar romanın başında, bu çok parçalı yapıyı basitçe özetlemek ve onlarca hikâyeyi neden tek bir insanın etrafında toplamak istediğini açıklamak istercesine okura sesleniyor: “Şimdi Berlin’de yaşamak ve iyi bir insan olmak istemektedir… Hiç beklenmedik bir anda gelen ve alınyazısını andıran bir şeyle savaşmaya başlar… Fakat her defasında kendini toparlar, ayağa kalkar ve güç bulur. Sonra bir darbe daha yer. Alçaklıkla dolu. Ve günün birinde yumruğu yer suratının ortasına. Çok vahşice vurulmuştur… Sonunun geldiğine inanmaktadır. Bu sonu kendi eliyle hazırlamak isterken, şimdi anlatamayacağım bir şekilde, gözü açılıverir. Her şeyin nedenini görür ve kavrar. Bu neden kendisidir. Bomboş yaşamıdır. Onu birden anlamaya başlar. Yaşam denilen o berbat şey anlam kazanır. Franz Biberkopf zorla kişiliğini bulmuştur… Bu adamın başından geçenleri, onun gibilerin görmesinde ve işitmesinde fayda var.”

Modern Alman edebiyatının öncüleri arasında sayılan Alfred Döblin’in toplumsal gerçekçi eserlerinin yanı sıra bu romanda olduğu gibi bilinç akışı tekniğini kullandığı ve James Joyce’un etkisinde kaldığı söylenir. Doğrusu, kitabı okumaya başladığımda edindiğim ilk izlenim özellikle dili itibarıyla kendisine bambaşka bir yer açtığı oldu. Bu ‘farklılaşmayı’ bilerek oluşturduğu söylenemez, zira üslup bilinçle belirlenen bir özellik değildir yazı sanatında. Zorlama olanlar hemen hissedilir, okur yazarın bunu neden ve nasıl yaptığını satır aralarında yakalar.

Psikanaliz merakı

Döblin’in hayatının ve eserlerinin konu edildiği metinlerde, sıkça kullandığı kolaj tekniğinden bahsedilir. Evet, bilhassa bu romanda borsa raporları, reklamlar, hukuk metinleri, şarkılar, hikâyeler, fıkralar, masallar gibi farklı türleri bir araya getiriyor Döblin ama bence Berlin- Aleksander Meydanı kült bir roman olabilmesini, yazarın insana daha derinlikli bakabilen psikanaliz merakına da borçlu. Öğrencilik yıllarında nöroloji ve psikoloji de okuyan Döblin, 1903’te yazdığı Siyah Perde’de, birbirinden bağımsız olayların oluşturduğu kaderin gücünün tesadüflerle belirlendiğini savunmuş. Bu romanda aynı düşünceyi destekler bir anlatımı var. Birbirini takip eden dokuz bölümde, bağımsız gibi görünen yüzlerce hikâyenin anlatıcısıyla; iç seslerin, hayallerin, sayıklamaların, monologların yer değiştirişiyle ortaya çıkan katmanlı anlatım, edebiyat tarihinde bir ilk değil kuşkusuz ama toplum içinde varoluş mücadelesi veren bireyin kendisiyle ve dünyayla çatışmasını çarpıcı, sinematografik görüntülerle anlatabilen gücü itibarı ile benzersiz.

Berlin-Aleksander Meydanı’nı okumak, geleneksel roman kurgusunu tercih edenler için pek kolay değil. Yaklaşık 500 sayfa boyunca yazar kahramanından yükselen çığlıklarla dünyaya, sisteme, hayatın eksik kalan sayfalarına itiraz ediyor, okuru çaresizliğiyle yüzleştiriyor, zihnine o ana kadar tanımadığı düşünce/duygu kırıntılarının tohumlarını usulca bırakıyor. Daha ne olsun dedirtecek türden ‘zor’ bir roman mı, evet ama iz bırakacağı kesin.

Görsel

Fassbinder televizyona uyarladı

Yüzyılın en önemli sinemacılarından Rainer Werner Fassbinder’in Berlin-Aleksander Meydanı’nı televizyon için 16 saatlik bir filme (diziye) dönüştürme çabasını romanı okuyanlar daha iyi anlayacaktır. Bu romanı bir kent kitabı olduğu, yeraltı dünyasını iyi anlattığı, sokak insanının dilini argo deyişlerle de aktarabildiği veya Avrupa’da yükselen faşizme direnen ruhu itibarıyla mı tercih etmişti? Muhtemelen bütün bu unsurlar yönetmeni cezbetmişti. İşte bunlar okuru da aynı nedenlerle çarpacaktır. Üstelik hiç tükenmeyen merak dürtüsünü sürekli diri tutarak. Dördüncü kitabın başında bakın anlatıcı ne diyor: “Franz Biberkopf’un başına gelenler bahtsızlığından değil. Okur olup bitenlere şaşırıp sorabilir: Ne var bunda? Fakat Franz Biberkopf okur değil ki! O ilkesinde bir hata yaptığının farkında. Ancak nerede bilemiyor. Ve çok üzülüyor. ”

Döblin, okura her şeye rağmen çarenin insanda olduğunu edebiyatın hakikatiyle hatırlatırken ruha jilet çizikleri atmayı ihmal etmiyor.

* Everest Yayınları

Yorum yapın

Kategorisi KİTAP