Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali

Onu dinlerken biraz evvel yürüdüğüm toprak yolun kenarına dizilmiş karabiber ağaçların dünyanın bütün dertlerinden habersiz mağrur salınışını düşünüyordum. Yumuşak sonbahar ışığının camlara vurduğu akvaryum gibi bir odada toplanmış ‘insanlığın’ milyonlarca yıllık garip yolculuğunu konuşuyorduk. Bana göre klasik bir arkeologdan çok daha fazla olan İsmail Gezgin, “İnsan bildiğini bilen tek varlıktır” diyordu. İki buçuk yıl önce ilk aleti yapan insanın hayvanlarla, tabiatla ilişkisiyle, ölümlü olduğunun bilinciyle ‘hikaye eden’ arasındaki bağı kavramayı çalışıyorduk. Bizler manayı arayan varlıklardık. Hayatın tılsımlı ve kıymetli olduğu hissini veren hikayeler uydurmak varoluşumuzu daha anlamlı kılıyordu. Mantık çerçevesinde açıklayamadığımız somut gerçekleri sınırların ötesine geçip tahayyül edebilme becerisine sahiptik ve doğrusu bu yeteneğimizi iyi kullanıyorduk.

 İsmail diyar diyar gezip çocuklara sırlı hikayeler üfleyen bir ‘masal anlatıcısı’ gibi kendini arayan insanın maceralarını anlatıyordu. Belki de söylediği gibi kendi yorumlarıyla hikaye ediyordu aslında. Hikayelerimizi sürekli gözden geçirip değiştirdiğimiz, günün gerçeğine uygun hale getirdiğimiz gerçeğinin canlı kanıtıydı sanki. Üst üste yığılan hikayeler çağlar boyu ruhumuzda derin katmanlar oluşturmuştu. Bizlerse ritüellerin, dinlerin, binlerce yıllık mağara resimlerinin, sembollerin, masalların, kalıntıların arasında kendimize aydınlık bir yol bulmaya çalışıyorduk. Anlatıcımız, “mitoloji toplumsal bütün bilinç dışı unsurları toplar” derken, kim bilir hangi antik kentten ziyaretimize gelen kelebek (ruh) camdan odanın içinde ahenkle dans ediyordu. Roma tanrılarından gen araştırmalarına, evrimsel psikolojiden psikanalize, şamanlardan Neolitik devrime, buğday uygarlığından ilkel insanın küçümsenmesine uzanan geniş bir coğrafyanın içinde dolaşıp duruyorduk.

Hayallerim çağlar arasında tedirgin serçeler misali sıçrıyordu. Bir an Atinalı bir erkeğin su katılmamış şaraba ekmeğini banarak kahvaltı edişini, kadının kızılcık otuyla süslenişini görüyor sonra ani ışık kırılmasıyla elli bin yıllık mezarda cenin şeklinde gömülmüş bir çocuk iskeletiyle ürperiyordum. İsmail büyük dinlerin temellerini anlatırken mitolojiyle olan ilginç bağlantılarından bahsediyordu. Bütün hikayeler uzak-yakın akrabaydı. İnsanlık tarihinin en ünlü mitlerinin toplu ölümlere neden olan mitler olmasına nedense hiç şaşırmamıştım.

MİTOLOJİK BİR HAYAT SÜRÜYORUZ

Hemen hepsinde de insanın tanrıya karşı işlediği suçlardan, cinsellikle ilişkilerinden bahsediliyordu. Çok sonradan yazılmış kutsal kitaplarda da bunlar vardı. Sanatla aynı ihtiyaçtan doğan mitosları, yazılı kültürle ve öncesinde mağaralara kazıdığı mitolojik resimlerden nasıl beslendiğini ve geliştiğini iyi yazılmış, kurgulanmış, yönetilmiş ‘tanrısal’ bir film gibi izliyorduk. Aslında mitolojik bir hayat sürdüğümüzü bilgiyle ve belki daha çok sezgiyle kavrıyorduk. Ve işin tuhafı mitosların dinsel geleneklerden ayrı tutulamayacağını, asırlardır hep aynı hikayeler üzerine kurulan ‘yeni mitlerden’ ibaret olduğu gerçeğine vararak idrak etmiştik. Sözcükler yetersiz kaldığında mitlerin, masalların, hikayelerin yüreğindeki sessiz öğretilere bakarak önümüzü görebiliyorduk.

Tanrılar dünyasının ‘felsefe bahçesinde’ toprak altından çıkardıkları buluntularla oynayan çocuklar gibiydik. Mitlerle öte dünyaya uzaktan endişe ve merakla bakan bütün ölümlü, kırılgan insanlar gibi ‘tanrısallığa’ ulaşmanın şifrelerini arıyorduk sanki. Her daim sorunlarla baş edebilmesi için insanlığa elini uzatan mitoloji, bizi zamansızlığın geniş çemberine dahil olan hakikatin özüne bakmaya zorluyordu. Sahipsiz, kimliksiz kalan insanı farklı ‘mucizevi’ tecrübelere taşıyan sanat, psikoloji, felsefe ve din gibi bir işlevi vardı sanki. Nesnel gerçeklerle ilgilenmiyordu, tarihi belgeleme çabası ve imkanı yoktu ama kaotik, parçalanmış duygu dünyamızın trajik yanını besliyordu. O kadim soruyu hep yeniden başka biçimlerde sorduruyordu belki hepimize; “Ya görebildiklerimiz, bildiklerimiz bu dünyanın somut gerçeğiyle sınırlı değilse”. İnsanlık tarihi boyunca sorulan bu yakıcı soru herkesin zihnini meşgul ediyordu.

İNSAN HİÇ DEĞİŞMİYORDU

Gümüşlük Akademisi’nin ışıklı salonunda İsmail’in deyişiyle insanlık tarihinin kültürlenme sürecinin miti olan meşhur ‘Gılgamış’ı dinlerken Mezopotamya hikayelerinin kendini yenileyen sihrini de düşündüm. Yazısız dönemde başlayan ve yazılı dönemde yaşamaya devam eden bu büyük ‘kahramanlık destanının’ geçmişteki izlerini sadece Neolitik ve Paleolitik çağlarda değil, Sümerlerde ve onlardan sonra gelen kültürlerde de görmek mümkün. Ve biz bütün bu farklı kültürlerin, pagan inanışların, mitosların, semavi dinlerin farklı dönemlerdeki görkemli tecrübelerine tanık olan Mezopotamya’nın kucağında yaşıyoruz.

Bunu biliyorsunuz elbet ama size daha iyi bir haberim var! Uygarlık tarihinin mihenk taşlarından biri olan, farklı kültürlere dair derin izler bırakmış Mardin’de bu yıl 17 Ekim – 19 Kasım arasında düzenlenecek olan Bienalin teması ‘Mitolojiler’. 3. Mardin Bienali’nin öncekilerden farkı bölgede yaşayanların yani bir bakıma yerel kültürün, kadim geleneklerin, kente dair hikayelerin, mitosların güncel yaşamla birlikte etkin bir rol oynayacak olması.

Mardin deyince ben ruhu dinginleştiren geniş Mezopotamya Ovasını, masalların diline tercüman olan taşın evrensel dilini, labirentimsi loş sokakları, evleri birbirine bağlayan tünelimsi ‘Abbaraları’ ve farklı dini sembollerle insanlığı aydınlatan ortak kültürü düşünürüm. Bir efsaneye göre oradan yolu geçen, en az yedi kez daha gidermiş o kızıl şehre. Saymaya korkuyorum ama her defasında beni oraya çeken gizemli bir bağ olduğunu biliyorum. Senelerdir zor koşullarda uluslararası, alternatif bir sanat etkinliği gerçekleştirmek için mücadele veren arkadaşım Döne Otyam’la bir şafak vakti ovanın üzerinde yükselen kırlangıçların gök kubbede sema edişlerini izlediğimizi hatırlıyorum. Sevinçle keder yan yana durmuş, kayısı rengi bulutların arkasından göz kırpıyordu. O an böyle düşünmemiştim ama artık anlıyorum. Yaşadıklarımız, beş bin yıllık kil tabletler aracılığıyla bize ulaşan Gılgamış mitindeki hikayelerin her çağın kendi kültürüyle yenilenip dönüşmesinden başka bir şey değildi. Her bakış onu kendi aynasında istediği gibi algılıyordu. İnsan hiç değişmiyordu. Yasak aşk, cinselliğin neden olduğu söylenen günahlar, ihanet, intikam, ‘ölümsüzlük’ arayışı, gurur, savaşlar, korku, iktidar mücadelesi, tutku, bilgeliğin sırrı yani bugünün modern edebiyatında, sanatında ne varsa görüp bildiğimiz hepsi ilk yazılı metinde vardı zaten. Bize düşen mitlerin ışığında bugünü, hayatımızı, inançlarımızı anlamlandırmaktı.

Bu defa Mezopotamya Ovası’nın beşiği Mardin’e gittiğimde, arkeolojik kalıntılarda, tapınaklarda, kiliselerde, camilerde, evlerde, dükkanlarda, atölyelerde birikmiş olan tılsımlara, muskalara, ikonlara, sembollere, giysilere, kitaplara, resimlere, bütün nesnelere mitolojinin zamansız hakikatiyle bakmayı deneyeceğim. Pazardaki bir tezgahta parlayan geleneksel bakır tasın pırıltısıyla, kilisenin vitraylı camlarından sızan mavi huzmenin arasındaki gizli bağı artık daha iyi görebiliyorum. En temel arzularımızın, ihtiyaçlarımızın, insanı büsbütün melankolik kılan fanilik korkusunun orada, tam da ‘mitolojilerin’ merhametli koynunda saklandığını biliyorum çünkü.

• Gümüşlük Akademisi’nde geçen atölye çalışmasında konuştuklarımız detaylı olarak Sanatın Mitolojisi başlıklı kitapta var. (İsmail Gezgin / Sanatın Mitolojisi – Sel Yayınları )

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Hatırlamak Acı Verir

aleksandar-hemon

Gençliğin taze ot misali kokan benzersiz bir iklimi vardır. Her bilinçsiz tecrübeyle varoluşun acı gerçekliğini hisseden ‘yeniyetme’, aslında hep biraz eksik kalacak olmanın müphem işaretlerini karın boşluğunda serçe çırpınışlarıyla hisseder. Bazen de ince jilet kesikleriyle. Büyümek zorunda kalmanın bilinen bir tedavisi yoktur. O amansız hastalık körpe yüreklerde, diri bedenlerde bir kez kendini gösterdi mi, hızla hücrelere sirayet eder. Ve geleceğe, yanlış hatırlandığı için iyi anlatılan hikâyeleriyle, geriye dönüşü olmadığı için tek seferlik mükemmel kusurlarıyla kalır. Bize rağmen kalır.

O tortunun dibinde puslu hayaller de vardır. Bir gün bir evim, ailem, param olacak gibi sıradan ‘hayat programı’nın sınırlarını aşan düşünceler yumağı ancak o serpilme sürecinde gençliğin derin vadilerinden hızla yuvarlanır. Bu yeniden doğum, benliği akıldan ziyade kalp yordamıyla keşfetmenin de yuvasıdır. Defterlere gelişigüzel kaydedilen itiraflar, günahlar, sorular, meraklar, kesif umutsuzluk hissi ve çaresizlik hep o ‘büyük yırtılma’ sırasında içeriden fışkırır.

Bu muğlak ruhu resmetmek de zordur. Sadece gençlik edebiyatı değil kastettiğim elbet. Bir rüyanın eksik parçalarını yazarın kendi gerçekliği ve kurgusuyla birleştirme sancısı daha ziyade. Çocuk ruhunun sıkıntılarını, ilkgençlik uyanışını en iyi anlatan yazarlardan Hermann Hesse, Bozkırkurdu’nun ölümsüz kahramanı Haller’e şu cümleleri söyletiyordu: “Ben size kendi içinizde var olandan başka bir şey veremem, ruhunuzdakinden bir başka galeriyi buyur edip çıkaramam önünüze. Size sunabileceğim tek şey, söz konusu adımı atmanız için bir fırsat, bir ilk vuruş, bir anahtardır. Kendi dünyanızı görebilmenize yardım edebilirim o kadar.” İlkgençliğin kaotik dünyasını anlatan hikâyeler, romanlar aslında bunu yapar, bu da iyi edebiyatın okura lütfudur. Birbirlerine incelikli halkalarla bağlanan sekiz uzun hikâyeden oluşan Aşk ve Engeller o ilk vuruşu sert ve çarpıcı bir anlatımla yapıyor.

Sürgün edebiyatı besliyor

Türkçeye üç kitabı çevrilen Aleksandar Hemon, 1992’de Amerika’ya göç etmiş bir yazar. Bruno’nun Sorusu, Hiçbir Yerdeki Adam ve Lazarus Projesi halihazırda yaşamakta olduğu ABD’de ve dünyada tanınmasını sağlamış. Hemon sürgün edebiyatından beslenen bir yazar değil belki, ancak aidiyet duygusuyla meselesi olan bütün göçmen yazarlar gibi kültürler arasında sıkışan bireyi kendinden hareketle anlatmayı tercih ediyor.

Theodor Adorno, göçmenlerin durumuyla ilgili şöyle diyordu: “Göç etmiş entelektüellerin her biri istisnasız yaralıdır, tahrif edilmiştir. Dili istimlak edilmiş ve tarihi boyutlarıyla kazınarak alçaltılmıştır.” Bu tespitteki ‘yaralı’ sıfatı Hemon’un çocuksu öfkesini, mizahının keskin yanını, akıllı cümlelerle saklamaya çalıştığı kederini anlatmaya yeter mi bilmiyorum ama edebiyatı açıkça unutarak hatırlamaya çalıştığını söylüyor okura. Hikâyelerinde saygı ve merhametle andığı Conrad, Rimbaud gibi ustalarla, alaycı bir tonla gönderme yaptığı kimi Bosnalı şair ve yazarları buluşturma tercihi onun modern çağın yazarı olarak da ‘arada kalmışlık’ hissini gösteriyor.

Hakkında çıkan yazılarda, röportajlarında ve bazı kitap kapaklarında Hemon’un “hayatını kurguladığı” şeklinde ifadelere rastladım. Doğrusu bu hem teknik olarak mümkün değil hem de anlatı sanatının tabiatına aykırı. Hemon, edebiyatın hayatın sıradanlığını ezen bir gücü olduğuna inanıyor, dolayısıyla murat ettiği şey, gerçeği büsbütün yok edip yeni bir ‘gerçeklik’ kurmak. Bunu “Arılar” adlı hikâyesinde kendine has koyu ironisiyle anlatmış zaten: “Babamın, gerçek olmadığını varsaydığı her şey karşısında derinden ve kişisel olarak gücendiğini söyleyebilirim. Ama hepsinden çok hakaret saydığı şey edebiyattı, başlı başına üçkağıtçılıktan oluşan bir kavram. Sorun sadece kelimelerden -ki onların gerçekliği de en iyi niyetle söylenirse güvenilmezdi- ibaret değildi, esas sorun bu kelimelerin asla olmamış şeylerin anlatılması için kullanılmış olmasıydı. Edebiyata ve onun düzmece doğasına duyduğu bu nefret, kitaplara gösterdiğim yoğun ilgi (bunun için annemi suçluyordu) ve onun da ilgisini çekmeye yönelik çeşitli çabalarım dolayısıyla daha da şiddetlenmiş olabilir.” Yazarın babasının bakışı böyle miydi bilemeyiz ama yazarlığın düşünceleri, duyguları kahramanlarıyla dönüştürmek olduğu söylenebilir.

Hem oyuncu hem acımasız

Aleksandar Hemon, Aşk ve Engeller’de sadece bir ergenin farklı coğrafyada geçen ‘absürt’ hikâyelerini anlatmıyor. Gerçeklerin arzuları yatıştıramayacağını bilen bir yazar olarak, olgunluğun zirvesinden gençliğin kayıplarına, hayallerine, umutlarına yazı sanatının ‘oyun’larıyla bakıyor. Evet, oyuncu ama bir o kadar da acımasız bir dili var Hemon’un. Edebiyatta sık kullanıldığı vakit fazla bulduğum galiz sözcükler bir yana, savaşın vahşetini, insanın zulmünü, kötülük dürtüsünü, kibri, nobranlığı, ilişkilerdeki eşitsizliği anlatırken dilinin keskinliği bana bir kahramanının “Unutamadığım şeyleri hatırlamak acı veriyor.” cümlesini hatırlattı.

Netice itibarıyla Balkanların güncel tarihiyle, yaşantısıyla ilgili hikâyeler onun yazma sebebi bana kalırsa. Aşk ve Engeller’e roman demek zor. Ancak işaretler, mekânlar ve isimlerle birleştirilebilen hikâyeler, kültürel çatışmaları, ötekileşmeyi, göçmenliği anlatırken kimi düşünsel tartışmalara zemin hazırlayan, okuru hüzünle tebessüm ettirebilen, kendine has bir edebiyat macerası yaşatıyor.

Bir hikâyede, “İnsan, hayatını tutarlılık üzerine kurar; bu düşüncesi olgularla desteklenmese bile daima aynı kişi olduğu, o gün ölüme mahkum olarak açan çiçeğin tohumunun uzak geçmişte bile tanınabileceği inancıyla hayatına yatırım yapar. O anda, çocukluk takıntılarımın içten kusursuzluğunu, hiperaktif hayal gücümün sayısız kaynağını açıklayamıyor, eskiden kim olduğumu tam çıkaramıyordum.” diyor anlatıcı. Edebiyatın kendini keşfetme yolculuğunun annesi olduğuna dair iyi bir tarif. Sadece bu sebeple bile okunmaya değer. 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Kaderini insanı anlatarak değiştiren bir yazar: Emile Zola

ResimGeçen hafta hayatın uğultusundan kaçıp saklandığım köyden dönerken limon bahçelerini anlatmak istiyordum. Dalında unutulup kurumuş olduğu halde bahar güneşinin ılık şefkatiyle gülümseyen limonların insana dertleri nasıl unutturduğunu, deliliği benzersiz romanlarla anlatan bir yazarla tarif etmeye çalışacaktım. Belli ki yine Türkiye’de yaşadığımı unutuvermişim.


Burada yaşarken ölümün anlamsızlığından ziyade, nedensiz ölümü sıradanlaştıranların aldırmaz tavırları canımı sıkıyor. 2010 yılında, üç kuruş para kazanmak için her sabah işe giderken sevdikleriyle hiç dönmeyecekmiş gibi vedalaşan insanların ölmesinin kader olduğunu söyleyebilen bir başbakanla, kendi siyasi duruşunun kurbanı olduğunu bildiği halde ‘kaderine kırgın’ taklidi yapan eskimiş bir siyasetçinin yönettiği bir ülkede limon bahçelerinin güzelliğini anlatmaya müsaade etmiyor hayat maalesef.

 

Zola, maden işçilerinin dramını 125 yıl önce yazdı…


Böyle zor zamanlarda sığınılacak en sağlam yer yine edebiyat. Birkaç gün önce yazıya hayatını adamış usta bir yazar, Çetin Altan ölümün bir kader olmadığını her zamanki zarif ve ironik üslubuyla hepimize hatırlattı. Çaresizliği, yoksulluğu, sosyalizmi, cesareti, korkaklığı, para için alçalmayı en iyi anlatan romanlardan biri olan Germinal’den bahsediyordu. Tek bir cümleyle yaşadığımız sefaleti anlatıyordu aslında: “Emile Zola, maden işçilerinin hayatını ve ilk grevleri nasıl başlattıklarını anlatan romanı 1885’de yazmıştı.” Bu cümleyi okuduktan sonra insanlığın varabildiği o ‘çağdaş’ yeri biraz düşünmek gerekiyor hakikaten. Yüz yirmi beş yıl sonra insanlar hâlâ yerin dibinde çalışırken ölüyor ve sadece gazete haberi olup hemen unutuluyorlar artık.

 

Romancı, bilim adamı gibi olmalıdır…


Zola, bilindiği gibi meşhur Dreyfus Davası’yla da hatırlanan bir yazar. Hayatın incelikli ayrıntılarını, insanın duygularını sırlı bir aynadan yansıtarak yazmayı seven romancının daha çok bu yönüyle hatırlanması beni biraz üzüyor. Onun sanatı hayatın kendisinden daha zengin, renkli ve baş döndürücüdür sanki. Gerçi yaşarken fazlasıyla sevilen, herkesin ilgiyle okuduğu bir yazar olabilmişti ama bu davanın haklı şöhreti, onun yazarlığını hep biraz gölgede bırakmış gibi gelir bana. Romancının bir bilim adamı gibi gözlem yapması, karakterleri bir kimyacının belli nesneleri bir imbiğin içine yerleştirir gibi tasarlaması, ardından insanın yararı adına bu deneyin sonuçlarını not etmesi gerektiğine inanan Zola, birbirine bağlanan yirmi romanda tam da bu söylediğini yapıyor. Onun edebiyatıyla tanışanlar bilir. Eğer anlattığı hikâye ilginizi çektiyse, yolda her gün karşılaştığınız insanlardan daha gerçek olan derinlikli karakterlerini sevdiyseniz romanlarından öyle kolayca uzaklaşamazsınız. Mutlaka sonradan hatırlayacağınız izler bırakır. Hayatın dar, tozlu, labirentimsi sokaklarında umudunu hiç kaybetmeden dolaşmak gibidir onunla uzun süren yolculuklara çıkmak. İnsanın en karanlık, acımasız, vahşi yanını size gösterip mutluluğun yaratılabileceğini hatırlatır her fırsatta.

 Resim


Düşmanlarını çok kızdırmıştı…


Germinal
’de de bunu yapıyor aslında. Maden işçilerinin zor hayatı ve ezilen bir sınıfın mücadelesi gibi pek çok okura hiç de ‘eğlenceli’ ve çekici gelmeyecek, politik mesajları itibarıyla klişeleşmeye müsait hikâyeleri yaşadığı döneme ve topluma dair olağanüstü gözlemlerle besleyerek hayatın kendisinden daha çekici hale getiriyor. Onu klasik yapan da bu özelliği bence. Tolstoy için hayat mimarı derler. Ben bu tanımın Zola’ya da çok yakıştığını düşünüyorum.


Bu kitabı yazmadan evvel maden ocaklarına inip elindeki not defteriyle onlarla konuştuğu, daha yakından tanıyabilmek için meyhanelerde sohbet ettiği söyleniyor. Çıktığı anda büyük tepkilere yol açan, özellikle zenginlerin okuduğu gazetelerin sert dille eleştirdiği roman, başarısını edebiyatını fikirlerine kurban etmemesine borçlu sanırım. Sosyalist olmayan bir yazarın yoksulların yaşam biçimlerini, çaresiz kaldıklarında ahlakı nasıl da kolayca unuttuklarını, açlıktan ölen insanlar için siyasetin hiç önemli olmadığını, burjuvaların kaba ikiyüzlülüğünü, aldırmazlığını, adalet için büyük bedeller ödemenin ne demek olduğunu, vicdanlı olabilmenin önemini tarafsız bir bakışla anlatması, hayatın sahici yüzüne bu kadar gerçekçi bir üslupla dokunması belli ki düşmanlarını çok kızdırmış.Malum Dreyfus davası, Fransa’da gelecekte daha önemli değişimlere de yol açacak biçimde toplumu ikiye bölmüştü. Hatalarını yalanlarla kapamaya çalışan orduya kafa tutmak hiçbir dönemde kolay olmasa gerek. Peki, o dönemde orduyu yönetenlerin, Zola’yı sürgüne gönderenlerin ismini bilen var mı? Has edebiyatı biraz da bu yüzden seviyorum işte, biz faniler gidiyoruz, o bütün sihriyle, gücüyle, varlık sebebiyle yaşamaya devam ediyor…

 


Gerçeklerden resim gibi romanlar yaptı…


Yazmak için ailesini hayal kırıklığına uğratarak okulu terk edip bir yayınevinde çalışmaya başlayan Zola’yı hayatı böylesine şehvetle anlatmaya iten en güçlü dürtünün ne olduğunu bu yazıyı yazarken düşündüm ve kendi cevabımı buldum; gerçeği merak ediyordu o. Bozulmamış, el değmemiş, pek çok yazarın olduğu gibi anlatmaya cesaret edemediği gerçeği sözcüklere dönüştürmek gibi özel bir tutkusu vardı. Bir orospunun hayatını anlattığı Nana’yı yazarken yüksek sınıf fahişelerini, Germinal’i yazarken maden işçilerini ve onları küçümseyen burjuvaları,Meyhane’yi yazarken ‘alt sınıfın’ eğitimsiz insanlarını anlatmak, kendisine benzemeyen ötekilerin hayatından roman yapmak onu her şeyden çok heyecanlandırıyordu sanırım. Huzurlu bir hayatı seven yazarın evde ne yaşadığını kimse bilemez ama evlilik hayatını parçalamak pahasına hizmetçisi Jeanne’la iki çocuk yapıp, karısıyla yaşamaya devam etmesinin de ‘ötekilerin’ hayatına duyduğu o tuhaf zaafın rol oynadığını düşünüyorum doğrusu.


Claude Berri’nin senaryosuyla, renkleriyle, Zola’nın yakın dostu Cezanne’nın tablolarının hatırlatan resimleriyle romanın ruhuna sadık kalarak uyarladığı filmi izlemeyenlerin ve henüz romanı okumamış olanların tadını kaçırmamak için çarpıcı finalinden bahsetmek istemiyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim ; “Bu kapitalizmin ağzını burnunu kırmak istiyorum” diyen anarşist yazar dostumun bile ürpereceği türden bir sona okuru nefessiz bırakarak hazırlıyor Zola. Üstelik de roman boyunca kırılgan, imkânsız bir aşk hikâyesinin büyülü anlatımından hiç taviz vermeden yapıyor bunu…

 

 


Resim


Burjuvalardan nefret edenler…


Çözümün demokratik seçimlerle değil, anarşizmle, yakarak, yıkarak geleceğine inanan nihilist kahramanı Souvarin’e “sizler hiçbir zaman gerçek sosyalist olmayacaksınız, elinize para geçtiğinde o küçük burjuva kalabalığına katılmak isteyeceksiniz” dedirten yazar, burjuva hayatının sahte, yozlaşmış değerlerini de keskin cümlelerle eleştiriyor. Onlarca farklı karakter büyük trajedilerle akan geniş bir hikâyenin içinde hayatın acımasız yanlarını tartışırken, yazarın bir Tanrı gibi kendisini bütün sınıfların, değerlerin, ideolojilerin üzerinde görebilmesi Zola’yı benzersiz kılıyor bence.


İnsanı bazen derin bir merhamet duygusuyla, bazen acımasız bir baba, bazen de tutkulu bir âşık gibi anlatan Emile Zola, kaderini insanların gerçek hikâyelerini kurgulayarak değiştirdi. Germinal’i okuyanlar maden işçilerini örgütleyen Etienne’nin kasabayı terk ettiği günü gerçekçi bir şairin, aydınlık bakışıyla hatırlıyor ve muhtemelen sözcükler yaşadığı sürece de hatırlayacak: “Birbirlerini çok iyi tanıyacaklar, yasalar izin verince de sendikalar aracılığıyla birleşecekler ve sonra güçlü bir dayanışmanın ardından, birkaç bin aylağın karşısında milyonlarca insanın oluşturduğu emekçi ordusu durumuna geldiklerinde de yönetime el koyacak, söz sahibi olacaklardı. Şimdi nisan güneşi gökyüzünde, doğum sancıları çekerek toprağı ısıtarak bütün ihtişamıyla parlıyordu… Toprağın o verimli bağrından hayat fışkırıyordu… Arkadaşları yüzeye yaklaşmışlar gibi çok daha etkili biçimde vuruyorlardı kazmalarını artık. Canlılık veren, her yanından gençliğin fışkırdığı o sabah, gökyüzünde alevler saçan güneşin altında yüzen ova bu uğultuları barındırıyordu içinde. Topraktan insanlar bitiyordu, saban izlerinde yavaş yavaş, simsiyah, intikamcı bir ordunun tohumları atılıyor ve bu ordu, yakında bütün toprağı çatlatacak olan gelecek yüzyılların ürünleri için boy atmaya devam ediyordu”.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel

 

ResimBen insan denen karmaşık varlığın bilinçli gevezeliğinden, yüzeyde parlayan çiğ ‘çıplaklığından’ ziyade kırılma anlarını, ruhundaki yarılmaları, hayalinde yaşattığı yasak arzuları gölgeleyen karanlığını, kendisinden bile sakladığı zaaflarını merak ederim. Sevdiklerinin gerçekte kim olduğunu, kendi iç sesini samimiyetle bilmek isteyen ve hayatın hakikatine dokunmaktan ürkmeyen herkesin biraz benim gibi hissettiğini sanıyorum. Ama böyle hissetmekle, o hissi dile getirmek, sorgulayabilmek arasında derin bir uçurum var ve onun ucundan aşağıya bakmaktan ödümüz kopuyor aslında.

Bir iç dünyamız yokmuş, sanki sadece, görünenden, dile gelenden, miras aldığımız davranış kalıplarından ibaretmişiz gibi o siyah uçurumun üzerindeki tekinsiz asma köprüden geçip, karşı kıyının dikenli çalıları arasında dolaşamıyoruz. Yeryüzünün bu düz, tehlikesiz kıyısında, toplumun koyduğu kurallarla, ölçülerle, ahlaki değerlerle sürdürülen güvenli bir hayatın içinde rahat ediyoruz maalesef. Uğultulu ‘sosyal hayat’ karmaşasının ardında gizlenen ‘öteki hayatları’ merak etmenin tehlikesini içgüdülerimizle sezdiğimiz için kendimize bile soru sormuyoruz çoğu zaman. İnsan kendi aczini kabullenerek hayatını sürdürebilen tuhaf bir yaratık çünkü. “Hayır, ben onlardan birisi değilim” diyen çığırtkanların yüzüne bakın. Bazen en çok korkanların, gizlenenlerin onlar olduğunu görürsünüz.

Malum, geçtiğimiz hafta ‘istifa, komplo, namus, edep, aile, ahlak’ diye bağıran büyük koroyu hep beraber izledik. Onları seyrederken seviyesiz bir aptallığın kocaman adamları ne hale getirdiğini gördüm ve biraz üzüldüm hakikaten. Siyasi liderlerin gücü kötüye kullanmaması gerektiğinden bahseden, gücünü kötüye kullanmakla meşhur bazı yöneticiler, ‘özel hayat’ mefhumunun anlamsızlığından bahsediyordu. Tartışmaları ürpertiyle izlerken o insanları bu kadar nobran ve fütursuz yapanın ne olduğunu düşündüm. İki yüzlülük, siyasi hesaplar, menfaat ilişkileri, iktidar kavgası gibi sıradan kavramlar bu ‘yabancılaşmayı’ izah etmeye yetmez. Daha kesif bir çaresizlik vardı o konuşmalarda. Başkalarını ayıplar gibi yaparken aynada karşılaştıkları kendi görüntülerinden de ürküyorlardı aynı zamanda. Üstelik onların ‘öteki hayatları’ henüz teşhir edilmemişti. Biliyorsunuz değil mi, öfkeyi büyüten en güçlü dürtü korkudur aslında.

 

Resim 

Konusu, kadının şehvetli sapıklığı değil…

Öteki hayatların karşı konulmaz cazibesini en iyi anlatan romanlardan birisi bence Joseph Kessel’in, “Bu kitap kadar sevdiğim bir kitap yoktur yazdıklarımın arasında” dediği Gündüz Güzeli’dir. Buñuel de çok sevmiş olacak ki, 1928’de yayımlanan romanı 1967’de sinemaya uyarladı. Catherine Deneueve’in başrolünü oynadığı bu film, onun bir yazar olarak daha fazla tanınmasını da sağladı.

Benim sevdiğim ismiyle Gündüz Safası, yakışıklı, başarılı ve merhametli kocasıyla sıradan bir evlilik hayatı sürdüren bir kadının, hakkında kışkırtıcı hikâyeler duyduğu lüks bir randevuevine gidip, daha evvel bildiği hiçbir duyguya ve duruma benzemeyen değişik hazlarıyla acı veren bir hayata teslim olmasının hikâyesi. Kessel, önsözde bu romanı şehvetin klişeleşen çekiciliğini tekrar etmek için değil, şefkatli bir sevgiyle tutkunun dindirilemez istekleri arasındaki farkı göstermek için yazdığını söylüyor: “Bu çatışmayı, tek tük istisnalar dışında, uzun zamandır seven her erkek, kadın taşır benliğinde. İşlene işlene bayatlamış bir çatışmadır bu. Fakat bu çatışmayı, içgüdülerin var gücüyle ortaya çıkarabileceği bir şiddete eriştirmek için, müstesna bir durum şarttır bence. Çekici yanı için değil, bu yürekler acısı tohumu saklayan her ruhun dibine daha keskin bir neşter vurmanın tek çaresi olduğu için tasarladım onları. Gündüz Safası’nın konusu, Severine’in şehvetli sapıklığı değildir. Kocası Pierre’e karşı duyduğu ve bu sapıklıkla hiç ilgisi olmayan aşk ve bu aşkın trajedisidir.” Ben de Kessel gibi izahlı önsöz sevmem ama teslim etmek lazım; yanlış yorumlanmaya açık böylesine değişken mizaçlı bir romanın sadece şehvetin vahşetine, hoyratlığına, büyüsüne takılıp kalmadığını da kimse yazarın kendisinden daha iyi anlatamazdı.

 

O kutsal kasılma…

Gündüz Safası, Severine’in başka bir kişiliğe büründüğü vakit, evde çalışanların ve müşterilerin kendisine taktığı isim. O isimle yaşamaya başladığı saatlerde kocasına, bildiği hayatın alışkanlıklarına, değerlerine, ‘sıkıcı’ insanlara büsbütün yabancılaşır ve bundan garip bir zevk almaya başlar. Uykuyla uyanıklık arasındaki mahmurluğa benzer düşsel bir anda ortaya çıkan kişilik savaşını unutulmaz cümlelerle tasvir eden yazarın başarısı, romanı cinselliğin gücüne hapsetmemesinde saklı bence.

Daha önce varlığından bile haberdar olmadığı, ‘farklı tenle yaratılmış’ o kaba adamların otuz frank karşılığında kendisine sahip olması gerçeğiyle kim olduğunu unutan –ya da hatırlayan- Severine, yazarın söylediği gibi gerçekten kocasına âşıktır aslında. O evde tanıştığı, ilerde kendisine tutulacak, öğleden sonraları tutkuyla beslenen dipsiz bir şehvet açlığıyla seviştiği serseri Marcel bile engel değildir kocasına olan bağlılığına. O kabuklu duyguların çelişkisini basitçe anlatıyor Kessel: “Madam Anais’in evinden içeri girer girmez Pierre’in hayali siliniveriyordu. Pierre’e karşı duyduğu sevginin en sarsılmaz göstergesiydi bu. İçini dayanılmaz acıyla burkan bu sevgi, Severine’i artık Madam Anais’e haftada üç değil, her Allahın günü sürüklemeye başladı.” Kitabı hatırlamak için tekrar okurken finali bile tahmin edilemez böyle ‘absürd’ bir hikâyeyi inandırıcı kılmanın ne kadar zor olduğunu da düşündüm. Bir de “ilkbaharda yeryüzünü ıslak bir ürperişle sarsan o kutsal kasılmayı, her hayvan gibi tanımak kendisinin de hakkıydı” diye anlatılan kurgu bir karakterin her toplumda, her dönemde, her coğrafyada kınanmasının ne kadar anlamsız olduğunu… İnsanlar ayıpladıkları, küçümsedikleri gerçek veya kurgu karakterlerin ‘edepsizliklerini’ neden önlenemez bir merak duygusuyla okuyor, iştahla onlardan bahsediyor ve hiç unutmuyor sizce?

 

Resim 

 

Yaşama taklidi yapmak…

Bu sorunun makul ve pek makul olmayan muhtelif cevapları vardır herhalde. Ben yine Kessler’in harikulade anlatımıyla cevap vermeye çalışayım: “Orada her gün geçirdiği iki saat, günün öbür saatlerinden ayrı, kendi içine gömülü bir süre oluşturuyordu. O demlerde Severine kendi kendisini bile unutuyordu. Kısa bir süre için açılıp el dokunulmamış hallerine hemen dönüveren o garip çiçekler gibi, vücudu kendi sırrıyla baş başa kalıyordu o zaman.”

Ben sadece Kessel’in sözünü ettiği ‘vücudun’ değil ruhun da kontrolsüz bir arzuyla kendi sırlarıyla yüzleşebileceği kirlenmemiş bir mahremiyet kumaşına ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Hiçbir zaman tek bir hayatımız olduğunu düşünmedim. Tam da bu yüzden sırları ifşa olanların hikâyelerine ‘sefilce’ düşkünüz. Orada kendi hayatlarımızdan tanıdık izler buluyoruz çünkü.

Sabahları sevdiğiniz veya sever gibi yaptığınızla vedalaştıktan sonra elinizi yatakta bıraktığı ılık boşluğa koyup aslında onun ‘kim olduğunu’ soruyor musunuz bazen kendinize? Eğer yaşama taklidi yapmıyorsanız, o tehlikeli çukura düşmek pahasına bu yakıcı soruyu sorabilmeniz gerekiyor bazen. Hayır, öyle gündelik hayatın içinde gülünç duran felsefi bir sorudan bahsetmiyorum. Asla tam olarak vakıf olamayacağımız bu basit sorunun cevabı da insanın kıvrımsız, sade hikâyelerinin arkasındaki sırlarında saklı.

Uzakta geçirilen saatlerin melankolisini, şehvetini, suçluluğunu, isterisini, ‘günahını’ taşıyan yakınlarımız, onların yakınları olan bizler, gündüzün mahrem izlerini vücudumuzdan, yüzümüzden, ruhumuzdan nasıl öyle kolayca silebiliyoruz. Silebiliyor muyuz gerçekten? Bahsettiğim ‘gizliliğin’ mutlaka şehvetli bir ihanete ihtiyacı yok. Bazen toplantı masasının üzerine düşen umutsuz bir bakış, buğulu hayaller hediye eden küçük bir not, mahcup bakışlarıyla akılda kalan bir yabancı, çok uzun zaman bekletilen bir mektup, ürpertici, kısacık bir dokunuş, onunla dünyanın en ucuna kadar yürüyebilme hülyası bile ‘öteki hayatların’ tedirginliğini hissettirmiyor mu? Yaşanamamış hikâyelerin acısı, özlemi insanları birbirine bağlar. Peki, o ‘yakınlık’ günah değil mi?

Kessel, “Zevksizliğe nasıl dudak bükülüyorsa, sahte utancı da hor görmeyi bilmeliyiz. Toplum düzeniyle ilgili şikâyetlere aldırmam ama ruh hakkında yanılmak üzüntü verir bana” diyor. Size vermiyor mu?

 

Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel

Ben insan denen karmaşık varlığın bilinçli gevezeliğinden, yüzeyde parlayan çiğ ‘çıplaklığından’ ziyade kırılma anlarını, ruhundaki yarılmaları, hayalinde yaşattığı yasak arzuları gölgeleyen karanlığını, kendisinden bile sakladığı zaaflarını, yakıcı çelişkilerini merak ederim. Sevdiklerinin gerçekte kim olduğunu, kendi iç sesini samimiyetle bilmek isteyen ve hayatın hakikatine dokunmaktan ürkmeyen herkesin biraz benim gibi hissettiğini sanıyorum. Ama böyle hissetmekle, o hissi dile getirmek, sorgulayabilmek arasında derin bir uçurum var ve onun ucundan aşağıya bakmaktan ödümüz kopuyor aslında.

Bir iç dünyamız yokmuş, sanki sadece, görünenden, dile gelenden, miras aldığımız davranış kalıplarından ibaretmişiz gibi o siyah uçurumun üzerindeki tekinsiz asma köprüden geçip, karşı kıyının dikenli çalıları arasında dolaşamıyoruz. Yeryüzünün bu düz, tehlikesiz kıyısında, toplumun koyduğu kurallarla, ölçülerle, ahlaki değerlerle sürdürülen güvenli bir hayatın içinde rahat ediyoruz maalesef. Uğultulu ‘sosyal hayat’ karmaşasının ardında gizlenen ‘öteki hayatları’ merak etmenin tehlikesini içgüdülerimizle sezdiğimiz için kendimize bile soru sormuyoruz çoğu zaman. İnsan kendi aczini kabullenerek hayatını sürdürebilen tuhaf bir yaratık çünkü. “Hayır, ben onlardan birisi değilim” diyen çığırtkanların yüzüne bakın. Bazen en çok korkanların, gizlenenlerin onlar olduğunu görürsünüz.

Malum, geçtiğimiz hafta ‘istifa, komplo, namus, edep, aile, ahlak’ diye bağıran büyük koroyu hep beraber izledik. Onları seyrederken seviyesiz bir aptallığın kocaman adamları ne hale getirdiğini gördüm ve biraz üzüldüm hakikaten. Siyasi liderlerin gücü kötüye kullanmaması gerektiğinden bahseden, gücünü kötüye kullanmakla meşhur bazı yöneticiler, ‘özel hayat’ mefhumunun anlamsızlığından bahsediyordu. Tartışmaları ürpertiyle izlerken o insanları bu kadar nobran ve fütursuz yapanın ne olduğunu düşündüm. İki yüzlülük, siyasi hesaplar, menfaat ilişkileri, iktidar kavgası gibi sıradan kavramlar bu ‘yabancılaşmayı’ izah etmeye yetmez. Daha kesif bir çaresizlik vardı o konuşmalarda. Başkalarını ayıplar gibi yaparken aynada karşılaştıkları kendi görüntülerinden de ürküyorlardı aynı zamanda. Üstelik onların ‘öteki hayatları’ henüz teşhir edilmemişti. Biliyorsunuz değil mi, öfkeyi büyüten en güçlü dürtü korkudur aslında.

 

Konusu, kadının şehvetli sapıklığı değil…

Öteki hayatların karşı konulmaz cazibesini en iyi anlatan romanlardan birisi bence Joseph Kessel’in, “Bu kitap kadar sevdiğim bir kitap yoktur yazdıklarımın arasında” dediği Gündüz Güzeli’dir. Buñuel de çok sevmiş olacak ki, 1928’de yayımlanan romanı 1967’de sinemaya uyarladı. Catherine Deneueve’in başrolünü oynadığı bu film, onun bir yazar olarak daha fazla tanınmasını da sağladı.

Benim sevdiğim ismiyle Gündüz Safası, yakışıklı, başarılı ve merhametli kocasıyla sıradan bir evlilik hayatı sürdüren bir kadının, hakkında kışkırtıcı hikâyeler duyduğu lüks bir randevuevine gidip, daha evvel bildiği hiçbir duyguya ve duruma benzemeyen değişik hazlarıyla acı veren bir hayata teslim olmasının hikâyesi. Kessel, önsözde bu romanı şehvetin klişeleşen çekiciliğini tekrar etmek için değil, şefkatli bir sevgiyle tutkunun dindirilemez istekleri arasındaki farkı göstermek için yazdığını söylüyor: “Bu çatışmayı, tek tük istisnalar dışında, uzun zamandır seven her erkek, kadın taşır benliğinde. İşlene işlene bayatlamış bir çatışmadır bu. Fakat bu çatışmayı, içgüdülerin var gücüyle ortaya çıkarabileceği bir şiddete eriştirmek için, müstesna bir durum şarttır bence. Çekici yanı için değil, bu yürekler acısı tohumu saklayan her ruhun dibine daha keskin bir neşter vurmanın tek çaresi olduğu için tasarladım onları. Gündüz Safası’nın konusu, Severine’in şehvetli sapıklığı değildir. Kocası Pierre’e karşı duyduğu ve bu sapıklıkla hiç ilgisi olmayan aşk ve bu aşkın trajedisidir.” Ben de Kessel gibi izahlı önsöz sevmem ama teslim etmek lazım; yanlış yorumlanmaya açık böylesine değişken mizaçlı bir romanın sadece şehvetin vahşetine, hoyratlığına, büyüsüne takılıp kalmadığını da kimse yazarın kendisinden daha iyi anlatamazdı.

 

O kutsal kasılma…

Gündüz Safası, Severine’in başka bir kişiliğe büründüğü vakit, evde çalışanların ve müşterilerin kendisine taktığı isim. O isimle yaşamaya başladığı saatlerde kocasına, bildiği hayatın alışkanlıklarına, değerlerine, ‘sıkıcı’ insanlara büsbütün yabancılaşır ve bundan garip bir zevk almaya başlar. Uykuyla uyanıklık arasındaki mahmurluğa benzer düşsel bir anda ortaya çıkan kişilik savaşını unutulmaz cümlelerle tasvir eden yazarın başarısı, romanı cinselliğin gücüne hapsetmemesinde saklı bence.

Daha önce varlığından bile haberdar olmadığı, ‘farklı tenle yaratılmış’ o kaba adamların otuz frank karşılığında kendisine sahip olması gerçeğiyle kim olduğunu unutan –ya da hatırlayan- Severine, yazarın söylediği gibi gerçekten kocasına âşıktır aslında. O evde tanıştığı, ilerde kendisine tutulacak, öğleden sonraları tutkuyla beslenen dipsiz bir şehvet açlığıyla seviştiği serseri Marcel bile engel değildir kocasına olan bağlılığına. O kabuklu duyguların çelişkisini basitçe anlatıyor Kessel: “Madam Anais’in evinden içeri girer girmez Pierre’in hayali siliniveriyordu. Pierre’e karşı duyduğu sevginin en sarsılmaz göstergesiydi bu. İçini dayanılmaz acıyla burkan bu sevgi, Severine’i artık Madam Anais’e haftada üç değil, her Allahın günü sürüklemeye başladı.” Kitabı hatırlamak için tekrar okurken finali bile tahmin edilemez böyle ‘absürd’ bir hikâyeyi inandırıcı kılmanın ne kadar zor olduğunu da düşündüm. Bir de “ilkbaharda yeryüzünü ıslak bir ürperişle sarsan o kutsal kasılmayı, her hayvan gibi tanımak kendisinin de hakkıydı” diye anlatılan kurgu bir karakterin her toplumda, her dönemde, her coğrafyada kınanmasının ne kadar anlamsız olduğunu… İnsanlar ayıpladıkları, küçümsedikleri gerçek veya kurgu karakterlerin ‘edepsizliklerini’ neden önlenemez bir merak duygusuyla okuyor, iştahla onlardan bahsediyor ve hiç unutmuyor sizce?

 

Yaşama taklidi yapmak…

Bu sorunun makul ve pek makul olmayan muhtelif cevapları vardır herhalde. Ben yine Kessler’in harikulade anlatımıyla cevap vermeye çalışayım: “Orada her gün geçirdiği iki saat, günün öbür saatlerinden ayrı, kendi içine gömülü bir süre oluşturuyordu. O demlerde Severine kendi kendisini bile unutuyordu. Kısa bir süre için açılıp el dokunulmamış hallerine hemen dönüveren o garip çiçekler gibi, vücudu kendi sırrıyla baş başa kalıyordu o zaman.”

Ben sadece Kessel’in sözünü ettiği ‘vücudun’ değil ruhun da kontrolsüz bir arzuyla kendi sırlarıyla yüzleşebileceği kirlenmemiş bir mahremiyet kumaşına ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Hiçbir zaman tek bir hayatımız olduğunu düşünmedim. Tam da bu yüzden sırları ifşa olanların hikâyelerine ‘sefilce’ düşkünüz. Orada kendi hayatlarımızdan tanıdık izler buluyoruz çünkü.

Sabahları sevdiğiniz veya sever gibi yaptığınızla vedalaştıktan sonra elinizi yatakta bıraktığı ılık boşluğa koyup aslında onun ‘kim olduğunu’ soruyor musunuz bazen kendinize? Eğer yaşama taklidi yapmıyorsanız, o tehlikeli çukura düşmek pahasına bu yakıcı soruyu sorabilmeniz gerekiyor bazen. Hayır, öyle gündelik hayatın içinde gülünç duran felsefi bir sorudan bahsetmiyorum. Asla tam olarak vakıf olamayacağımız bu basit sorunun cevabı da insanın kıvrımsız, sade hikâyelerinin arkasındaki sırlarında saklı.

Uzakta geçirilen saatlerin melankolisini, şehvetini, suçluluğunu, isterisini, ‘günahını’ taşıyan yakınlarımız, onların yakınları olan bizler, gündüzün mahrem izlerini vücudumuzdan, yüzümüzden, ruhumuzdan nasıl öyle kolayca silebiliyoruz. Silebiliyor muyuz gerçekten? Bahsettiğim ‘gizliliğin’ mutlaka şehvetli bir ihanete ihtiyacı yok. Bazen toplantı masasının üzerine düşen umutsuz bir bakış, buğulu hayaller hediye eden küçük bir not, mahcup bakışlarıyla akılda kalan bir yabancı, çok uzun zaman bekletilen bir mektup, ürpertici, kısacık bir dokunuş, onunla dünyanın en ucuna kadar yürüyebilme hülyası bile ‘öteki hayatların’ tedirginliğini hissettirmiyor mu? Yaşanamamış hikâyelerin acısı, özlemi insanları birbirine bağlar. Peki, o ‘yakınlık’ günah değil mi?

Kessel, “Zevksizliğe nasıl dudak bükülüyorsa, sahte utancı da hor görmeyi bilmeliyiz. Toplum düzeniyle ilgili şikâyetlere aldırmam ama ruh hakkında yanılmak üzüntü verir bana” diyor. Size vermiyor mu?

 

İlgili not: Can Yayınları, bu harika kitabı yendien yayımladı…

 

Resim

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann

ImageBir yazarın anlatı sanatında yaptığı kaotik, gizemli, heyecanlı, tehlikeli yolculuğu, çıplak hayat hikâyesinde dolaşmak yerine eserlerindeki incelikli ayrıntılarla izleyebilmek okuru için ayrıcalıktır. Belli belirsiz sezdiği ‘varoluş sebebini’, melankolisini, çaresizliğini hikâye edebilen yazarın ruhu derinden sakatlanmış olsa bile onu büyük yazı sanatına dönüştürebilmişse hayatını kitaplarıyla kurgulamaya tenezzül etmemiş demektir çünkü. Hayat hikâyelerinin farklı versiyonlarını edebiyatın sihriyle bütünleştiren, benzersiz tarihî anlatılara tercüme eden yazar kuşkusuz böyle vasat bir yönteme başvurmayacaktır.

    Thomas Mann’ın okuduğum ilk kitabı olan Venedik’te Ölüm’den, Türkçeye nihayet çevrilmiş olan ve kimilerince başyapıtı olarak kabul edilen Doktor Faustus arasındaki o uzun mesafede okuduğum her hikâyesi, novellası, romanı bana onun kendini edebiyatla nasıl tekrar tekrar inşa ettiğini hatırlattı. Ona göre sanatçı, sıradan insanın tersine (kitaplarının hemen hepsinde sanatçıyla ‘diğerleri’ arasındaki farkı anlatır) tanık olduklarını, özünde sakladıklarını kendini aldatarak hikâye etme sabrına, inadına, tutkusuna sahip olmalıdır. Şimdiyle geçmiş ve gelecek arasındaki sınırları silik çemberde, tecrübeler ne kadar yıkıcı olursa olsun, onlardan yeni  ‘hayatlar’ inşa edilebilir. Böylece toplumsal ve bireysel çürümeleri hikâyeleştiren ‘sanatçı’ estetiğin hazzını kutsallaştırarak, toplumdan kendini soyutlar. Büyük burjuva kültürü ve gelenekleriyle yetişmiş olan Mann’ın edebiyata bakışı esas itibarıyla bu çerçevede şekillenmişti.

    Yaşadığı dönemin koşullarında bile aristokrat aile yapısı nedeniyle ‘tutucu’ ve geleneksel bir yazar olduğu söylenen Mann, “Benim aradığım, beni ilgilendiren, önem verdiğim; ahlâki olan, geleneksel olan ve ahlâk tonu ağır basan, ahlâka bağlı sanat olmuştur.” dese de eserleri kendi dili ve bakışlarıyla ona rağmen bu söylemi reddediyor. Doktor Faustus’ta arkadaşının hikâyesini yazan anlatıcının, besteciyi mahvetmekle itham edilen kadına söyledikleri Mann’ın ahlâk ve din algısına dair iyi bir örnek: “Tanrı korusun! Benim kendi kendime hatırlattığım bir şey vardır; o da Tanrı’nın şu sözüdür, ‘Öç benimdir, karşılığını ben vereceğim’. (Eski Ahit, ‘Yasa’nın Tekrarı’). Bilirim ki Tanrı, bir suçun cezasını,  suçun kendisiyle birlikte verir; onun içinde öylesine ıslatır, yumuşatır ki, biri diğerinden ayırt edilemez hale gelir. Mutluluk ile cezası aynı şey olur.”

Image

Nobel Ödülü Büyülü Dağ’a verilmeliydi

Onu evrensel bir yazar yapan Buddenbrooklar (1929) nedeniyle kendisine Nobel ödülü verilmiş ancak dönemin eleştirmenleri ödülün Büyülü Dağ (1924) nedeniyle verilmesi gerektiğini söylemiş. Mann, Hitler’in yükselişinden sonra Amerika’ya göç edip Doktor Faustus’u yazmış ve kitap hemen her yerde bir başyapıt olarak karşılanmış.

    Roman, okuru besteci Leverkühn’ün kılcal damarlarında dolaştırırken, Nazi Almanya’sını sorguluyor ve Alman ulusunun düştüğü korkunç durum karşısında nasıl sarsıldığını geleceği öngören cümlelerle anlatıyor: “Ah Almanya, sen batmaktasın ve ben hâlâ senin umutlarını hatırlıyorum! Bir önceki, görece daha hafif sayılacak çöküşünden; Reich’ın sona ermesinden sonra uyandırdığın (ama belki de paylaşamadığın) dünyanın sana bağladığı umutları kastediyorum; taşkın hareketlerine, içine düştüğün tümüyle delice, umutsuzca, meydan okurcasına kabaran sefaletine (…) rağmen birkaç yıl boyunca, bir dereceye kadar hak etmiş gibi göründüğün umutların…”

    Mann, savaştan sonra ülkesini terk ettiği için Almanlar tarafından eleştirilmiş. Sonradan Amerikan vatandaşı olan yazarın, komünist avına çıkan McCarthy’nin kurduğu komitede yargılanması onun için ağır bir darbe olmuş. Dolayısıyla hayatının son döneminde yazdığı Doktor Faustus, bir iç yolculuğu anlatan Büyülü Dağ’dan ve kendi deyişiyle “19. yüzyıla bir veda” niteliği taşıyan, burjuva geleneğine tanıklık eden ‘tarihçi’ bir yazarın bir ailenin çöküşünü anlattığı Buddenbrooklar’dan biraz farklı.  O hemen her kitabında yaptığı gibi yine sanatla ve ‘sanatçılık’ algısıyla hesaplaşmak istemiş ama bu kez ‘sıradan olanla’ sanatçı arasındaki kapanmaz mesafeyi, müziğin ve edebiyatın buluştuğu noktadan daha ileriye götürerek faşizmle zehirlenen toplumun kültürel çürüyüşü üzerinden anlatmayı tercih etmiş.

    19. yüzyılın büyük romancısını okurken hissettiğim, bu formda, içerikte ve derinlikte romanı yazabilmenin bu çağda ve gelecekte artık neredeyse imkânsız oluşu. Anlatıcının müzikle sözün şiirli birlikteliğini anlattığı bölüm Mann’ın edebiyatı bilgiyle birlikte estetik bir bütünlük içinde görebilen algısını da gösteriyor: “Edebiyatın tümünde söz ve müziğin birbirini bulması, birbirini buradaki gibi desteklemesi elbette çok nadir rastlanan bir şeydir. Burada müzik, bakışlarını kendine çeviriyor, kendine bakıyor. Seslerin teselli vererek birbirine böyle el uzatması, her şeyin birbirine dönüştürerek, birbirine yaklaşarak birbiriyle örülmesi düğümlenmesi- işte hepsi budur. Ve Adrian Leverkühn bu işin genç ustasıdır.”

    Unutmamak lazım: Doktor Faustus, tıpkı Buddenbrook ailesi gibi ahlâken de çöken, ilişkileri nefretle, bastırılmış arzularla, kıskançlıkla örülmüş, çocuklarının intiharlarıyla ölümün ‘kuruttuğu’ bir ailenin ‘babası’ olan Thomas Mann tarafından yazıldı. O edebiyatını şekillendiren ‘sanatçının varoluş trajedisini’ romanlarına aktarırken aslında büyük bir dramın kahramanı olan Mann,  zaaflarını sanatına ne kadar yansıtmıştı? Okur bunu kendisiyle ve yaşadığı çağla hesaplaşan büyük bir romancının kahramanı Adrian’ın ‘ruhsal karanlığının derinliklerinde’ has edebiyatın hazzını tadarak keşfedecektir.

‘Bu bir sanatçının hayatıydı’

Bölüm başlarında, “Az önce kapattığım bu bölüm de benim zevkime göre biraz fazla uzun oldu; okurumun sabrının tükenmekte olduğunu dikkate almamda yarar var gibi geliyor bana.” türünden ironik cümlelerle uyarsa da, roman Türkçede yeniden yazılmış gibi tınlayan harikulade çevirisiyle koca bir yüzyılın içinden akıp okuruna ulaşıyor.

    Kitabın başında besteci Adrian’ın hayatını yazmaya karar veren çocukluk arkadaşı bize sesleniyordu: “Bu bir sanatçının hayatıydı. Benim gibi sade bir adamın payına, onu bu kadar yakından izlemek düşüncesi, içimdeki insan hayatına ve kaderine dair bütün duygular, insanca var olmanın bu sıra dışı biçimine odaklandı.”

    Thomas Mann, etrafındakilere, okuruna karşı pek merhametli bir yazar olmadı belki ama bize ‘insanca var olmanın’ her halini yeri doldurulamayacak romanlarla anlattı. Doktor Faustus da diğer eserleri gibi ‘sıradan’ olanın sınırlı vaktinden sıyrılıp kendi zamanının çok ötesinde yaşamaya devam edecektir.

Thomas Mann – Doktor Faustus  Can Yayınları 

Image

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos

ImageÖlüm haberini okuduğumda korkunç bir ürpermenin ardından imzası olan görüntüler üşüştü zihnime. Onları puslu çerçevelerin içine yerleştirmeye çalışırken kazanın ayrıntılarını okudum. Beni sarsan sadece yetmiş altı yaşında bir adamın, sevdiğim bir yönetmenin hayatını sonlandıran motosiklet çarpmasıyla caddenin ortasına savrulması değildi. Benzeri bir kazayı altı yaşındayken geçirdim. Sabahın erken saatlerinde okul yolunda sevdiğim bir şarkıyı mırıldanarak yürürken motosikletli bir adam bana çarpmış ve aynı şekilde beyin kanaması tehlikesiyle hastaneye götürülmüştüm. Sanırım büyük travmalar yaratan korkuların, acıların tohumu yaşadığımız sürece benliğimize yerleşiyor ve son âna kadar bize eşlik ediyor. Onu hayalimde öylece tek başına yerde yatarken gördüm ve o ilk şoku atlattıktan sonra biraz gaddar ve bencil bir arzuyla yanına oturup bu garip ‘son’u konuşmak istedim. Ömrünü sinemaya adamış, filmlerin sonunu bilerek hep ‘açık’ bırakmış usta bir yönetmen, eminim kendi sonuna dair ‘filmler’ çekmişti. Böylesini hayal eder miydi bilmiyorum. Edebilse bile hikâyeyi böyle çekmeyeceğine eminim. O sertliği, vahşeti, şiddeti doğrudan göstermekten ziyade hayatın şiirini görüntülerin diline tercüme etmekten hoşlanıyordu çünkü.

O gece ne zamandır izlemeyi isteyip nedense her defasında garip bir dürtüyle ertelediğim son filmiZamanın Tozu’nu buldum ve bir süre öylece pencerenin önünde oturdum. O “insanlar bugün filmleri hatırlamak için değil unutmak için seyrediyorlar” diyordu. Karanlığın içinden elmas yüklü şilepler geçiyordu. Sisli Manzara filminde babalarını aramak için sonu olmayan bir yolculuğa çıkan çocuklar dumanlar arasında kayboluyordu. Küçük kız “korkuyorum” diyordu, oğlan “korkma, sana bir hikaye anlatacağım” diye teselli ediyordu kardeşini: “Başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi.” O filmin sonunda sis yavaşça dağılır, çocuklar ufukta bir ağacın gövdesine sarılırlar. Ben o son kareyi değil de nedense karların üzerinde can çekişen yaralı ata ağlayan çocuğu görüyordum sürekli. Güçlü imgelerin de travmalar gibi hafızamızda, kalplerimizde derin yarıklar açtığını biraz şaşırarak hatırladım.

 

Image
“Bu ölüm anlamlı olsun”

Filmi ertesi gece kristal kar tozlarının çatılardan, sis üfleyen kara bacalardan, telaşla koşturan ‘kimsesiz paltolardan’, kedilerin ıslak yüzlerinden, sıska, kuru ağaçlardan, düşlerimdeki ceylanların gövdelerinden savrulduğu bir vakit seyretmeye başladım. Açılış sahnesi, “Hiçbir şey son ermedi, ermez de. Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikâyenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi geri gelen hikâye” cümleleriyle başlıyordu. İçimde bir şeyler daha kırılıp döküldü. Onun hikâyesi bitti sanıyorduk, hâlbuki daha yeni başlıyordu. İzlediğim film üçlemenin ikincisiydi. Üçüncüsünü Öteki Deniz’i (The Other Sea) tamamlayamadı ama hikâyeleriyle, görüntüleriyle her defasında ‘son’ sandığımız yerde bizi yeni bir başlangıcın beklediğini gösterdi.

Film, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında geçiyor. Yunanistan’daki solcular Doğu Bloku ülkelerine göç ediyor. Yönetmen üç karakter aracılığıyla bu yüzyılın kırılma anlarını anlatıyor aslında bize. Berlin duvarının yıkılması gibi simgesel olaylarla birlikte, aynı kadını hayatlarının sonuna kadar seven iki adamın hikâyesini de izliyoruz. Yunanlı bir kadın, Yunan ama sürgünde doğmuş Amerika’da yaşayan bir adam ve bir Alman Yahudi’si şair. Angelopoulos, Türkiye’ye geldiğinde yönetmen Yüksel Aksu’yla yaptığı söyleşide, şair Jakop’un intiharını anlatmış: “Sevdiği kadın onu terk ediyor aynı zamanda. Ve ona hiçbir şey kalmıyor artık. Ne düşler, ne sevdiği kadın, ne de başka bir şey… Bir şiir vardır. O şiirde, ‘“Tanrım, bize ölümü ver ama bu ölüm anlamlı olsun, bir ritmi olsun, bu ölümde anlamlı bir şeyler olsun yani boşuna yaşamış olmayalım’ şeklinde bir ifade var. Yani solcu bir Yunan’ın intiharını anlatıyor Jakop’un ölümü.”

 

Senaryo bir araç…

Bize anlatma şansı olsaydı böyle ölmenin de anlamlı olduğunu söyler miydi bilmiyorum ama yaşadığı sürece umudu her şeye rağmen yitirmemek gerektiğini, muhteşem görüntülerle, ona nedenleri, her daim sorulan ‘uzun planlarla’ anlattı. Zamanın Tozu diğerlerinden farklı olarak daha konuşkan ve biraz daha ‘akışkan’ bir film. Bir Avrupa ve dünya hikâyesi çünkü. Kahramanları İngilizce, Almanca ve geriye dönüşlerde Rusça konuşuyor. Bu filmde uzun sekanslar olmadığı için hayal kırıklığına uğrayan izleyicilere tahmin ettiğim gibi bir cevap vermiş: “Her filmin kendine has özellikleri var. Her film kendi biçimini dayatıyor. Kimi filmler plansekanslarla ilerler, kimileri daha kısa olur. Yani insan ben böyle yapacağım diye karar verdiği için öyle olmuyor. Öyle olması gerektiği için sonunda öyle oluyor. Ben senaryoları yazıyorum ama senaryo bir araç, ben ona birebir uymuyorum hiçbir zaman.” Bitirmeyi başardığı son film, sadece ona has dilinin ötesinde film yapmak isteyen yeni kuşaklara ders niteliğinde izlenmeli bence. Yetmiş yaşını aşkın bir yönetmenin ilkelerinden, duruşundan, sinemaya bakışından ödün vermeden değişen dünyaya nasıl uyum sağladığını da gösteriyor.

Böyle hissettiğim için Dan Fainaru’nun derlediği röportajlardan oluşan kitabı okudum ve sevdiğim bir yönetmen hakkında yanılmadığımı anlayınca, sabah uyandığında dünyanın karla temizlendiğini görüp sevinen çocuklar gibi hissettim. ‘Yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu olan sinema’ hakkındaki düşüncelerini, içimizde aradığımız soruların cevaplarını, kendi deyişiyle “Bergman’ınki gibi işkence çekmeyen karakterlerini, çocukluğunu, çalışma yönetmelerini, oyuncularla ilişkilerini, kuytuda kalmış duygularını, keskin düşüncelerini” onu daha bugünden özleyerek okudum. Bu dünyaya onlardan çok gelemeyeceğini kavrayacak kadar yaşadım çünkü.

 

Image
“Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuk”

Gabriel Schulz 1998’de Sonsuzluk ve Bir Gün üzerine yaptığı söyleşide, ona zaman algısını sormuş. Cevabıyla karnımın altındaki kuşların kanat çırptığını duydum: “Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur. Filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler. En önemli soru şudur: ‘Yarın ne kadar sürecek?’ Ve cevap: ‘Sonsuzluk ve Bir Gün.’ Talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşırız.” O çektiği her filmle geleceğin hayallerini, ütopyalarını, geçmişin düşünceleriyle, hatırlarıyla taşıdı seyircisine.

Sanırım Angelopoulos’u sevenler pek çok özelliğinin yanı sıra bahsettiği ‘zamansız ve mekânsız’ ruhuyla hatırlayacak. O filmlerinde de insanların, ülkelerin, düşüncelerin ‘sınırsızlığını’ anlattı. Hikâyelerini kendi deyişiyle uzun cümleler yazan yazarlar gibi ifade etmeyi tercih etti. Anadilimizin ‘tek gerçek kimlik kartımız’ olduğuna inandığı için ülkesini şiddetle eleştirmesine rağmen, kültüründen, yaşadığı coğrafyadan, dilinden hiç kopmadı. Hikâyeleri, anadili, topladığı imgelerden yaptığı resimler onun hakiki yuvası oldu.

Bu kitapta onu doğru hissedebildiğimi gösteren itiraflar, beni en az filmleri kadar çarptı. O manzaraların, puslu resimlerin Yunanistan’da olmadığını söyleyenlere, “Aslında onlar yoktur. Ben Yunanistan’ı karış karış dolaştım. Bu yolculukta hoşuma giden yerler keşfettim; bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy. Bunları bir kolaj biçiminde topluyorum. Bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum. Böylece hayalimi tuvale yansıtıyorum” diye cevap veriyor ve sonuna şu basit cümleleri söylüyor: “Ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim, kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum. Sürekli olarak kendime sorduğum bir soru var: Kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim?”

 

“İnsan hep aynı filmi yapar”

Theo Angelopoulos, bir gün tutuklanıp ortadan kaybolan, aylarca eve dönmeyen babasının gidişiyle ilk büyük hayal kırıklığını yaşamış ve o sırada ilk şiirlerini yazmış. O zamandan beri şiirin hayatındaki gücüne içtenlikle inandığını söylüyor. Kendi anı depomuza girip gerçek hayatta başımıza gelen bazı olayları yeniden yaşadığımızı düşünüyor. “Eserlerim çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin o özel anıları, o zamanın duygu ve halleriyle doludur. Bence yaptığımız her şeyin tek kaynağı küçüklüğümüzde yatar” diyor ve benim de sanatta inandığım o prensibi net bir dille itiraf ediyor: “Bence insan hep tekrar tekrar aynı filmi yapar.”

Angelopoulos’un hemen her filminde bir yoluculuk vardır ve dediği gibi merkezine koyduğu ‘hayali bir baba figürünün arama’ hikâyesiyle genişler. O çocuk tam olarak o olamasa da biz hep ondan bir parça görüyoruz. İşte şiirin hayatı kutsal kılan bu formu beni hakikaten çok etkiliyor. Filmleri duygusal ve entelektüel birikiminin toplamı olsa da, o her defasında, göçmenleri, mültecileri, sevdiklerine kavuşamayanları, yoksulları, diktatörlerin ezdiği halkları, dünyanın iyiliğini, kötülüğünü, çaresizliğini, umudunu, hayatla ölüm arasındaki sınırları anlatsa da onu sinema yapmaya iten, son âna kadar içinden söküp atamadığı melankolisiydi.

Bu özelliği onu karamsar değil yaratıcı bir insan yapmış sadece. Bir hayalperest olduğu halde ütopyalarının dünyayı değiştirip daha ileri götüreceğine inancını hiç kaybetmemiş. Hayatının sonuna doğru siyasetle, genellemelerle uğraşmayı bırakıp bireyin mücadelesini önemsediğini söylüyor.

Image

Bunları yazarken, onu tıpkı son filminin, son karesindeki yaşlı adam gibi karlar içinde ‘sonsuzluğa’ koşarken görüyorum. Penceremin önündeki kuşların minik başlarına yastık tüyleri misali yumuşakça düşen karlara baka kalıyorum. O, zaman tozlarının berraklığını yitirip ansızın geri gelmesi gibi beliriveriyor önümde. Her çekiminin son filmi olabileceğini anlatıyor. Sonra kahvede konuşan iki ihtiyardan bahsediyor. “Önümüzden geçip giden güzel kadınları seyrediyoruz. Bir kadın uzaklarda kayboluyor. Biri diğerine ‘böyle daha ne kadar devam edeceğiz’ diye soruyor. Yanındaki ‘sonuna kadar’ diyor.” Filmlerinde anlattığı annesini, babasını, dostlarını, ölülerini çok özleyen ve nihayet onlara kavuşan küçük Theo’nun yüzüne bakıyorum. “İşte, sinema benim için böyledir” dedikten sonra filmindeki kimsesiz küçük çocuklar gibi bir ağaca sarılarak sisler arasında usulca kayboluyor.

Yorum bırakın

Filed under KİTAP

Bir sarı yaz sabahında Magris’le uzaklaşmak…

 

ImageŞehrin en kalabalık, uğultulu, neşeli, hafızasız, korunmasız, müstehcen, kanlı, şefkatli meydanında durmuş, daha bir gün öncesinde yaşananlara rağmen hayatın olanca sıradanlığıyla akıp gidebilmesinin kadim sırrını düşünüyordum. Havadaki yanık pamuk şekeri kokusu, enselerdeki saç diplerini ısıtan ılık güneş, sarı yazın kristal tozları mahallenin serserileri gibi aynı yöne doğru volta atan güvercinleri bile uysallaştırmıştı sanki. Simitçi olduğu yere çöküvermiş duman lekeli parmaklarının ucundaki sigarasını tüttürüyordu. Genç bir çiftin dünyanın geri kalanını unutmuş gibi heyecanla öpüşmesi hoşuma gitti. Bakışlarım hemen duvar dibine dizilmiş polislerle buluştu. Bilmedikleri bir dilde seyircilere hiddetle nutuk atan sarhoş kızı seyrediyorlardı. Onların zihni de büsbütün uyuşmuş gibiydi.

Okulu kırdıkları her hallerinden belli olan çocukların çimlere boylu boyunca uzanıp berrak gökyüzünü seyre dalmalarında hayatın sevecenliğini hatırlatan bir rahatlık görünce ben de gevşedim. Birbirlerine her fırsatta değişik pozlar veren Japon turistlerin yapay bir kaydetme tutkusuyla cıvıldaşmalarını bile sevimli buldum. Kafası bozuk tekir, bacağıma sürtünerek beni oyununa davet etti. Genç bir erkek alçak demirlerin üzerine tünemiş kitap okuyordu. Başımı hafifçe eğip kapağı görmeye çalışınca utangaç bir tebessümle yüzüme bakıp “Biraz sonra Samsa’yla buluşacağım gelmek ister misin” diye dalgasını geçti.Kafka’nın ‘Dönüşüm’ isimli hikâyesinde dev bir böceğe dönüşen Gregor Samsa’dan bahsediyordu. Etrafında olup bitenlere, hayata yabancılaştığını ima eden o şakayı bilerek mi yaptı tam anlamadım ama oğlanın hınzır enerjisini sevdim. “Yok, sağol ben Claudio’yla buluşmayı planlıyorum, mikrokozmoslarımızı keşfedeceğiz, gelmek ister misin” deyince önce derin bir sessizlik oldu, sonra gülüşmeye başladık. Nasıl kışkırtıcı, mahzun bir sarı yaz sabahı, derken içli kumrular gibi dem çektim.

Daha bir gün önce onun yaşlarında başka genç bir erkek, hiç görmediği masum insanları öldürmek için kendini de parçalamıştı. Ama hakikat oracıkta, hayatın sıradan kutsallığında, parçalanamayışında, tekliğinde, insanı, zamanı, mekânı, vicdanı, hafızayı, tarihi birbirine görünmez bağlarla birleştiren kâinatın mükemmelliğinde gizliydi. Orada, hiç tanımadığım bir gençle şakalaştığım o meydanda, bana sonsuzmuş gibi görünen bir ânın içinde küçücük ama değerli bir kum tanesiydim. Hepimiz birer hiçtik aslında. Ona dev bir böcek gibi uyanmanın, çekip gitmenin, geçmişi, geleceği, beğenmediğimiz ‘ötekileri’, bizi sevmeyenleri yok saymanın acıyı dindiremediğini tam tersine büyüttüğünü anlatabilmeyi isterdim. Tekâmül edememiş yaralı ruhların ayrıntıların içinde boğulduğunu ve belki de bu yüzden her zaman hayatın basit gerçeklerindeki derinliği göremediğimizi de…

‘Dünya belirsiz bir boşluktur’

Genç arkadaşımla vedalaştıktan sonra bulduğum ilk banka oturdum. Beethoven’in son kuartetleriyle hastane randevumu beklerken, güzel anlatılmış hikâyelerin insanı iyileştirdiğini hatırlatan kitabını okumaya devam ettim. Claudio Magris, ‘uydurmayı’ da seven ama daha ziyade gördüklerini edebiyatın incelikli diline dönüştürerek yazmayı seçmiş bir denemeci aynı zamanda. Ben onu ‘Mikrokozmoslarla’ keşfettim ve daha ilk sayfalarda ‘gerçeğin büyücüsünü’ çok sevdim. Doğduğu ve yaşadığı toprakları anlattığı kitabın ilk bölümü San Marco Kafesi’nde yazıyla ve bir varlık olarak insanla ilişkisini tarif ediyor gibiydi: “Yazı yazan insan kutsal topraklarda olmadığını ve oraya hiçbir zaman ulaşamayacağını bilir, ama yine de çölün içinden inatla o yönde ilerlemeye devam eder. Kafede oturmak seyahate çıkmak, trende, otelde veya yolda olmak gibidir, insanın yanında pek bir şey olmaz, hiçbir şeye kibir dolu izler bırakılamaz. O tanıdık anonimlik içersinde insan saklanabilir, egosundan bir kabukmuş gibi kurtulabilir. Dünya yazının inatla içine işlediği belirsiz bir boşluktur.”

Magris, sevdiği yazarları, sıradan insanların hikâyelerini zamanı altın tozuna batırıp çıkartarak ebedileştirmeyi seven bir yazar. İnsanın dış dünyayla içersi arasında yakaladığı ahengi kelimelerin sihirli tınısına dönüştürmekten müthiş bir haz duyuyor sanırım. Bu yüzden akıllıca kurgularla oynamak yerine gördüklerini edebî donanımıyla, ustalıkla kullandığı diliyle, tarihî, kültürel birikimiyle buluşturabiliyor.

Image

Zamanı öldürmek…

Onu Abdülhamit’in yaptırdığı hastanenin bahçesinde, saçları omuzlarına dökülmüş yaşlı bir kadın gibi gülümseyen asırlık bir salkımsöğüdün altında okumaya devam ettim. Sayfaları çevirirken zamanın sisli perdesi usulca yırtıldı. Önümden uysal bir nehir gibi akıp giden denizin güneşle oynaşan pullarına bakakaldım. Arkamdan tekerlekli iskemlesinde büyükannesini şefkatli sözcüklerle teselli eden kadının mırıltılarını işitebiliyordum. Magris’in kitabına dönünce onun görebildiği gerçekliğin içinde dolaşmaya başladım: “Madonna Della Scala civarındayız. Harabe halindeki çiftlik evleri, akşamları kuşlar gibi hışırdayan yüksek kavaklar, akağaçların, akasyaların ve dik otların arasında bulunan eski bir köşk, ismiyle Baruffi’nin o hüzünlü gözlemini doğrular. Villa Pasatempo- Meşgale Köşkü. O uyumlu üç heceli kelimede derin, ölümcül bir endişe yankılanır. Gövde boyunca kayarak inen altın reçineli, yüksek ve hülyalı ağaçların, zamanın geçmesini engellemeleri veya en azından daha yavaş geçmesini sağlamaları gerekir. Hâlbuki orada yaşayan Verrualı iki hanımefendinin, zamanın hızlı geçmesini, hatta geçmiş olup sonuna yaklaşmış olmasını istedikleri anlaşılır. Belki de asıl ilk günah budur; sevmeyi ve mutlu olmayı, zamanı, ânı bir an önce tüketme, bir an önce bitirme saplantısı olmadan sonuna kadar yaşamayı becerememek. Michaelstader, buna razı olmayı becerememek, derdi. İlk günah, hayatı zapt eden, geçişi sırasında alıp götürdüğü her saati dayanılmaz hissettiren ve hayatın zamanını yok etmek, bir hastalık gibi zamanı daha hızlı geçirmek zorunda bırakan ölümü takdir eder; zamanı öldürmek, intiharın nazik bir şeklidir.”Kitabı kapatıp hafızama hızla akan kum saatini ters çevirince zamanı taammüden öldürdüğüm yıllara geri döndüm. Saatleri hoyratça tüketirken gençliğin saflığıyla hayatı hiç bitmeyecek sanmasının huzurunu düşünce çokbilmiş bir rahibin sorduğu soruyu hatırladım. Küçük bir çocuğa, “hayatının son beş dakikasını ne yaparak harcamak isterdin” diye soran din adamına çocuk omuzlarını silkip “hiiiç, yine oynamaya devam ederdim, ne yapmalıydım ki” diye cevap vermiş. Hiç büyümemek de güzeldir, dedim kendime.

Hayatın geometrisi…

Parka doğru yürürken Magris’in ‘evrenin bütünlüğüne’ yazarak uyum sağladığını fark ettim. KitabınaMikrokozmos ismini koyması boşuna değil. Ulaşılacak bir hedef olmadığı zaman insanın seve seve kaybolacağından ama o başıboş dolaşmaların bile bir düzen olduğundan bahsediyordu. Tabiatı tasvir ederken, insanı anlattığında, tarihin labirentlerinde, edebiyatçıların hayatında dolaşırken hayatın geometrik gizeminden pek uzaklaşmıyor. Ona göre kiliselerin meyhanelerden farkı yok mesela. Her ikisi de eski bir resim karşısında veya bir bardak şarapla birazcık dinlenmek isteyen gezginlere açık ve onların yola devam etmelerine yardımcı oluyor. Magris, kaotik dünyanın içinde ‘düzeni’ ve ‘karmaşayı’ aynı anda yaşamayı ve kavramların, farklı hayatların birbirlerinin üzerlerine sarmaşık gibi tırmanmalarını seviyor. Dolayısıyla o puslu resmin içindeki aydınlığı görebilen ‘sıradan insanların’ hikâyelerini aktarıyor genellikle. Bir başrahibin ‘yüzyıllardır ölü olan, aynı zamanda süsünden dolayı kendini sevdiren, saydıran ve şefkatle gülümseten’ Latincede ne bulduğunu anlatıyordu: “O simetride her şey vardı, ifşa edilen gerçeklere ve iyi şaraba, mevsimlerin geçişine, alışkanlıklarla geleneklerin değişimine, azizlerin hayatlarının yapıcı hikâyelerine ve olgunlaşan buğday tanesinde gizli efsaneye de, kar tanesinin geometrik billur yapısına ve bir hiç haline gelmesine de yer vardı.”

Claudio Magris gibi bir yazar, benim gibi ‘aşırılıklara’ biraz meyilli, fazla dengeli, uyumlu düzenin kıyısına kaçanları olağanüstü kelime sezgisiyle, ironisiyle, yumuşatıyor. Tireste’de bir parkta büstünü gördüğü şair Umberto Saba’yı anlatırken özlemini çektiği dünyanın da edebî bir portresini çiziyordu sanki: “Saba içinde kadim merhamet, bilgelik, çok parlak bir zekâ, sadelik ve hayatın ‘uyumsuz seslerini’ birlik ve uyum içinde yaratan ıstırap dolu yaşam sevgisini de içinde taşır. O ıstırap dolu sevgi, ölüm içgüdüsünün kaçınılmaz biyolojik ve tarihî zaferine rağmen zevk prensibinin yorulmak bilmeyen teyididir. Saba, masumiyetin gücüne sahiptir. Bu masumiyet, berrak ama bulanık, şefkatli ama acımasızdır, bir çiçeğe hayran kalan ama böceği ezen çocuğun masumiyetine benzer; zarafeti ile de, azgınlığı ile de hayatın bütününü kabullenenlerin vahşi masumiyetidir.”

Onun zihnimde çınlayan cümleleriyle ihtiyar çınarların altında yürürken meydandaki çocukları, vahşetin içindeki masumiyeti, hayatın tekrarlanan saplantılarını, tutkularını, acılarını, zıtlıklarını, çelişkilerini, korkularını düşündüm. Sonra anısızın boğazı okşayarak geçen yelkovan sürüsünün hayatı kopya eden desenlerine baktım. Kozmosun mükemmelliğine bir anlam veremeyince galiba rahatladım.

 

 

Yorum bırakın

Filed under KİTAP